1 Mayıs Eyleminin Anatomisi

TİP’in yayın organı ÇARK BAŞAK:

“1 Mayıs Eyleminin Anatomisi”

1 Mayıs 1977 eylemi çok yönlü, girift bir olaydır. Tek boyutlu bir şema ile basitleştirilemeyecek kadar girift. Ayrıca, tek başına ele alınacak, yalnızca o günle sınırlı bir olay değildir. Daha geniş ve daha uzun süreli bir operasyonun ve bir sürecin bir halkasıdır.

Ekonomik durumun sıkıştırması ve büyük burjuvazinin baskısıyla erken seçimini kabul etmek durumunda kalan Demirel ve Milliyetçi Cephe ortakları seçim stratejilerini korku ve terör üzerine oturttular. Zaten, büyük sermaye sınıfını egemenliğini ve çıkarlarını korumak yolunda, işçi sınıfını, emekçi kitleleri, tüm demokratik güçleri sindirmek ve geriletebilmek için iki yıldır kaba kuvvet baskıları, silahlı saldırlar, cinayetler günde güne tırmandırılıyordu. Kendi yarattıkları bu kargaşa ve dehşet ortamının sorumluluğunu sürekli solculara yükleyerek, kendi deyimleriyle “son Türk devleti”nin tehlikede olduğunu, Türkiye Cumhuriyetinin “beynelmilel komünizm”in tehdit ettiğini iddia ederek kamuoyunda, halk kitlelerinde korku yaratmaya bu koru yoluyla da onları Milliyetçi Cephe etrafında toparlamaya çalışıyorlardı. Politikası bütünüyle iflas etmiş, ulusal ekonomiyi geçit vermez bir dar boğaza sürükleyip saplandırmış büyük sermaye sınıfları ve onların Milliyetçi Cephe iktidarı için ellerinde anti komünizm ticaretinden başka kullanabilecekleri bir koz kalmamıştı. Ama bu çabaları onlar açısından pek başarılı olmuyordu; çünkü MHP’nin, ülkücülerin, komandoların yaptıkları apaçık ortadaydı; yer yer MSP’li Akıncıların ve AP gençlik kolların da aynı saldırı ve cinayet furyasına katılmaktan geri kalmadıkları gözden kaçırılamıyordu.

Demirel ve ortakları 1 Mayıs mitingini kendi yararlarına nasıl kullanabileceklerini hesapladılar. 1 Mayıs mitinginde kanlı olaylar çıkar, insanlar ölürse bunun sorumluluğunu işçi sınıfına, solculara yüklemek kolay alacaktı. Ve bu noktadan hareketle, genel olarak saldırı, cinayet ve anarşi ve terör ortamını solcuların yarattığı iddiaları geçerlilik, inandırıcılık kazanacaktı. anti komünizm kampanyası kolayca körüklenebilecekti. Halk korkuya, yılgınlığa düşecek ve Milliyetçi Cephe, bu korkuyu ve 1 Mayıs mitingini seçim stratejisinde başlıca malzeme olarak kullanabilecekti.

Bu seçimlerde ABD’nin hesaba katılması gereken bir etken olduğu geçerli bir varsayımdır. ABD Türkiye’nin iç politikasına hiçbir zaman ilgisiz olmamıştır ve bu seçimlerde bu “ilgi”nin çok daha güçlü ölçüde kendini duyurmayacağı düşünülemez. ABD’nin sermaye sınıflarından yana ağırlığını koyacağı da üzerinde durulmasını gerektirmeyecek kadar artık herkesçe bilinmektedir. Ancak partiler düzeyinde bu ağırlığın ne yönde işleyeceği üzerinde durulabilir. ABD’nin başını çektiği emperyalizmin ve işbirlikçisi yerli büyük sermayeni gözdesi AP’nin seçimlerde tek başına iktidar olabilecek kadar oy alması beklenmemektedir; Milliyetçi Cephe koalisyonunun da, pek işe yaramadığından, seçimlerden sonra tekrarı istenmemektedir. Yerli büyük sermayenin ve ağababası ABD’nin ve emperyalist ortaklarının gözü bir AP–CHP koalisyonundadır. Zaten tek başına iktidar olabileceği kuşkulu olan CHP’nin daha da geriletilmesiyle bu sonuç elde edilebilir. CHP, anarşi, aşrı sol, komünizm suçlamalarına çok duyarlı olduğunu göstermiş; Meclis’deki ve Meclis dışı kitlesel gücünü MC’ye karşı tam seferber etmekten geri durmuştur. 1 Mayıs gösterilerinde çıkarılabilecek olaylar, CHP’yi daha ürkütmek, soldan geri çevirmek için kullanılabilirdi. Öyle de oldu.

ABD’nin Türkiye’nin iç politikasına ve bu seçimlere duyduğu “ilgi”nin bir parçası ve aracı olarak elbette CIA da var. CIA’nin içimizde olduğu, olayların tertiplenmesine katıldığı Dışişleri Bakanınca açıklandı. CENTO’ya bağlı bir komisyon aracılığıyla ABD, Türkiye, İran vb. gizli örgütlerinin birlikte çalıştıkları öteden beri biliniyor. Bu seçim döneminde bu gizli örgütler işbirliğinin faaliyette olduğu kuşku götürmez. Bu ortaklaşa faaliyetin yukardan beri belirttiğimiz çizgi doğrultusunda olduğu da kuşku götürmez.

Bu seçim stratejisi çerçevesi içinde bir de büyük burjuvazinin DİSK üzerinde öteden beri planladığı ve uygulamaya koyduğu bir operasyon var. iki yönlü bir operasyon: Bir yönüyle, DİSK’in sosyalist içeriğinin boşaltılıp ehlileştirilmesidir. Bunun, somut yöntemi ve uygulanışı sosyalistlerin örgütten dışlanması ve DİSK’in sosyal demokrat çizgiye çekilmesi, CHP’lileştirilmesidir. Öteki yönüyle de, DİSK’i, fırsatlar kollayıp veya çıkartıp, hepten güçsüzleştirmek, gözden düşürmek, eritip yok etmektir.

DİSK üst yönetimi operasyonun birinci yönünün çizgisine çoktan geldi oturdu. Bunu bir yıl öncesi açıklardık, tahlilini yaptık, sırası geldikçe üzerinde durduk. Bu hizaya geliş süreci içinde DİSK üst yönetimi, operasyonun ikinci yönüne de fırsat sağlayıcı, açıklar veren bir yola girdi. Sosyal demokratlaşma, yani ehlileşme süreci içinde DİSK üst yönetimi gittikçe pasifleşti, militan sendikal mücadeleden uzaklaştı. İşçi tabanında çalışarak, işçileri DİSK ilkelerine kazanıp örgütleyerek değil, devrimcilikle, ilericilikle hiç ilgisi olmayan sendika yöneticileriyle anlaşıp sendikalarını DİSK’e alarak büyüme yolunu seçti. “Sendika aristokrasisi” niteliğindeki bu sendikalar yöneticileri DİSK üst organlarını oluşturdu. DİSK ve ona bağlı sendikalar grevlere karşı tavır almaya başladılar. Ya, kararı alınmış grevleri başlatmıyorlar, ya da başlamış grevleri desteklemiyorlardı. Grevler için gereli fonları oluşturmak yerine, gazete satın almak, inşaatçılığa yönelik DİSK – Kent gibi projeler oluşturma uğruna milyonlar harcıyorlardı. 16 Eylül olayı DİSK üst yönetimini tutumunu tüm boyutlarıyla açığa vurdu. MC iktidardan düşürülüp yerini halkçı bir iktidar alıncaya kadar sürdürüleceği büyük bir tantanayla ilan edilen “Büyük Yas” kararından üç gün içinde vazgeçildi; örgütüne, yöneticilerine güvenip direnişe geçen işçiler yüzüstü bırakıldılar, işten atıldılar. Bunların yeniden işe alınmaları konusunda DİSK üst yönetimi ciddi girişimlerde bulunmadı, patronlar üzerine ağırlığını koymadı.

Bütün bu ters gelişimlerin sonucu, DİSK üst yönetimi DİSK kitlesinden, özellikle bu kitle içindeki en diri, sağlam ve sağlıklı öğelerden koptu. Bir boşluk ve bu boşluğu doldurma gereği doğdu. DİSK üst yönetimi bu boşluğu ücretli kimi personeli kadrosuyla ve bir öğrenci örgütünü kendisine yandaş yapmak suretiyle doldurmayı seçti.

Söz konusu personel kadrosunun ve öğrenci örgütünün DİSK üst yönetimi açısından boşluğu doldurmaktan gayri bir başka işlevi daha vardı. DİSK hareketini, örgütünü ehlileştirme ve CHP’lileştirme, TİP’e ve TİP’lilere karşı mücadeleyi de zorunlu olarak içeriyordu; çünkü TİP ve TİP’liler bu ehlileştirme ve CHP’lileştirme operasyonunun “başarı” ile yürütülmesine engeldiler. Hem devrimciliğe, sosyalizmi kimseye bırakmayan, bu konularda TİP’in ilerisinde olduğu iddiasıyla büyük laflar edip TİP’e karşı kesin tavır alan, hem de CHP’yi destekleyen elemanlara ihtiyaç vardı. Sağa, sosyal demokrasiye kaymayı bilimsel sosyalizm edebiyatı örtüsüyle perdelemek gerekiyordu. Ücrete bağlanıp alınan kadro ve DİSK’e yandaş yapılan öğrenci örgütü bu ihtiyaca cevap verecek, bu işlevi yerine getirecekti. Getiriyor da.

Ama DİSK üst yönetiminin, kendisiyle DİSK kitlesi arasında doğan boşluğu ücretli personel alarak ve bir öğrenci örgütünü yandaş alarak doldurma girişimi, burjuvazinin DİSK üzerindeki planının ikinci yönünü uygulamaya koymasını kolaylaştırıyordu. Burjuvazi DİSK’i bu zayıf halkasından vurmak imkanını elde ediyordu. Bir süre önce bir sağcı gazetede çıkan yazı dizisi ve seçim dönemi başlayalı beri AP sözcülerinin verdiği bazı demeçler bu doğrultudadır.

DİSK’i bir öğrenci örgütünün peşine takmak, onu öğrenci örgüt ve grupları arasındaki çekişmelere bulaştırmak sonucunu verecekti. Bu kaçınılmazdı, nitekim öyle de oldu. Bugün varolan tüm öğrenci örgütleri ve grupları, temsil etmek iddiasında oldukları görüşler her ne olursa olsun, ne denli işçi sınıfından ve onun sosyalizm davasından söz ederlerse etsinler, hepsi – istisnasız – işçi sınıfının ve onun politik hareketinin dışındadırlar. Onun için de işçi sınıfının örgütlü, disiplinli politik mücadelesinden kopukturlar, ona ters düşen bir mücadele anlayışı ve yöntemleri içindedirler. DİSK’i bir öğrenci örgütünün peşine takma ve bunun sonucu öğrenci grupları arasındaki çekişmelere bulaştırma, burjuvazinin DİSK üzerinde planladığı iki yönlü operasyonun ikinci yönünün uygulanabilmesine kapıyı açıyordu.

DİSK üst yönetimi 1 Mayıs gösterisini bu sapmalarla malul olarak hazırladı. Bir yandan da bu gösteriyi, CHP ile bütünleşmesinin bir gövde gösterisi yapmak istedi. CHP’nin bir üst yetkilisi DİSK’in 1 Mayıs mitingine katılacaklarını açıkladı. Bu, CHP’nin kendi dışındaki bir kitle örgütünün toplantısına ilk katılmasıydı. O güne kadar CHP kendi düzenlediği toplantılar dışındaki toplantılara katılmayı, hatta bu tür toplantıları desteklemeyi ısrarla reddetmişti. CHP’nin bu jestine karşılık olarak, DİSK üst yönetimi de yürüyüşü geçen yılınkinden daha geç saatte başlatmak, mitingi de daha geç saatte yapmak yoluna gitti, 1 Mayıs’ta aday yoklamalarına katılan CHP’liler mitingde bulunabilsinler diye. Bu da yetmedi, yürüyüş ve miting öngörülen sürenin de ötesine uzatıldı. Oysa olayların çıkması olasılığının yüksek olduğu, hatta çıkması beklendiği bir ortamda yürüyüşün ve mitingin sürüncemede bırakılmadan, düzenli bir tempoda yapılıp bitirilmesi gerekirdi.

DİSK üst yönetimi, yandaşı yaptığı gençlik örgütüne 1 Mayıs mitinginde birinci planda yer veri. “Yaşasın DİSK, Yaşasın İGD” ve “DİSK, DİSK-İGD” sloganları durmadan tekrarlanıyordu. Bu sloganlar DİSK ile İGD’yi aynı düzeyde aynı önemdeymiş gibi gösteren sloganlardı. Oysa, işçi sınıfının yüz binleri kapsayan bir sendikal konfederasyonu ile bir avuç öğrencinin oluşturduğu bir örgüt aynı düzeyde, aynı önemde sayılabilir, gösterilebilir miydi? Mitingin hazırlanışında da İGD’lilere birinci derecede görev verilmişti. Pankartların çoğunu İGD’liler hazırlamış ve bu yüzden yer yer işçiler ve işçi temsilcileri itirazlarda bulunmuşlardı. Miting görevlileri arasında İGD’liler de alınmış, onlardan da ekipler hazırlanmıştı. Buna ne gerek vardı? İşçiler elbette kendi mitinglerini kendileri hazırlayacak ve koruyacak güçte ve nitelikteydiler. Geçen yıl bunu kanıtlamışlardı.

İGD ile işçi sınıfından kopuk diğer gruplar, özellikle Maocular arasında güçlü bir gerilim ve sürtüşme vardı. Bu durum mitingden önceki günlerde daha da şiddetlenmişti. Bir taraf, “mitinge mutlaka geleceğiz”; öbür taraf, “sokmayız, gelirseniz ezeriz” tavrındaydılar. DİSK üst yönetiminin İGD’yi baş tacı etmesi yüzünden, 1 Mayıs gösterisine ilişkin olarak İGD ile diğer gençlik grupları arasında oluşan bu karşı karşıya gelme durumu, ister istemez DİSK ile sözü geçen gruplar arasında bir karşı karşıya gelme durumuna dönüştü. Bu durumun patlaması ve olayların zincirleme başlaması için bir kıvılcım yeterdi.

Maocuların dünya çapında ve yurdumuzda izledikleri strateji, kullandıkları mücadele yöntemleri bilindiğine göre; her iki düzeyde de, işçi sınıfı hareketine karşı emperyalizmle, faşist, gerici güçlerle aynı çizgide eylemlerde bulunduklarına göre, 1 Mayıs gösterisinde de olay çıkarmaya yönelecekleri belliydi. Ne var ki, 1 Mayıs gösterisi öncesinde gençlik grupları düzeyinde gergin, karşılıklı meydan okuma durumu oluşturulmamış olsaydı, Maocular, geçen yıl “Demokratik Özgürlükleri Savunma Mitingi”nde yaptıklarından daha fazlasını yapmaya kalkışmak cesaretini bulamazlardı.

MC iktidarı ve onun hizmetindeki “örtülü güçler” için bu durum bulunmaz bir nimetti. Artık MHP’nin komandolarını, ülkücüleri, akıncıları vb. ortaya salmaya gerek yoktu. Bunlar, sahneden çekildiler. Kısa süre önce Türkeş partililerine ve müritlerine başka örgütlerin toplantılarına gitmeme emrini verdi. Bu gergin durumda, bu karşı karşıya gelişte bir yerden bir kıvılcım nasıl olsa parlardı veya parlatılırdı. Arkasını getirmek kolaydı. Sular İdaresinin duvarı üzerinden, Continental Otelinin ve diğer binaların üst katlarında, damlarından uzun menzilli silahla patlatılır, beyaz bir Renault’tan ateş açılır, bir başka otomobilin bagajındaki pankartlar altından silahlar çıkartılıp dağıtılırdı.

1 Mayıs’tan önce MİT’in hazırladığı ve açıklanması istenen bir rapordan söz ediliyor. Hürriyet gazetesinde Maocu grupların 1 Mayıs önceki hazırlıklarına ve 1 Mayıs günü ve sonrası davranışlarına ilişkin uzun bir yazı çıktı; böyle bir rapordan veya bilen bir kaynaktan edinilmiş bilgilere dayanıyor olmalı. Neler olabileceği biliniyormuş, ama hiçbir önleyici tedbir alınmamış. Neden alınsın? MC’nin ekmeğine yağ sürecek bir durumu önlemek için MC’nin tedbir almasını beklemek safdillik olmaz mı? Öyle bir durum oluşmuş ki, MC bir taşla kaç kuş vurabilecekti. Hem işçi sınıfı hareketine vurabilir, hem CHP’yi geriletebilir, hem anti komünizm ticaretini körükleyip alevlendirebilir, hem korku ve yılgınlık yaratma stratejisin güçlendirebilirdi. Demirel her halde sevincinden ellerini ovuşturmuştur.

1 Mayıs katliamında MC’nin, ajanların, Maocuların ve goşistlerin rolü her ne olursa olsun, DİSK üst yönetimi, yanlış tutum ve davranışlarından ötürü, sorumluluktan sıyrılamaz. Büyük sermaye ile onun iktidarları; açık, gizli güçleri her zaman, işçi sınıfının ve demokratik güçlerin düzenlediği gösterilerde tertiplere girişme, olaylar çıkarma peşindedirler. Bunun sonucu yaralanmalar, can kayıpları da olabilir. Ama bu olgu, gösteriyi düzenleyenlerin yaptıkları yanlışlar için bir mazeret teşkil etmez. 1 Mayıs yürüyüşü ve mitingi, yüz binleri bulan işçilerin ve işçi sınıfının safında yer almış emekçilerin, aydınların, gençlerin, kitle örgütlerinin dayanışma ve birlik eylemiydi. Onlar oraya perde arkasında olup bitenlerden habersiz, DİSK yönetimine güvenerek gelmişlerdi. Hareket onların hareketiydi. DİSK üst yönetiminin bu kitle hareketini, ne CHP’nin gövde gösterisi görünümüne büründürmeye çabalamaya, ne de öğrenci grupları arasındaki gerilim ve çekişmeye bulaştırmaya hiçbir hakkı yoktu. 1 Mayıs kitle hareketi, DİSK üst yönetimince kendi amacından saptırılmak, kendi niteliğinden kaydırılmak istenmişti.

Türkiye İşçi Partisi 1 Mayıs hareketine, ona katılan kitleye sahip çıkar, savunur. Türkiye İşçi Partisi’nin işçi sınıfımıza karşı sorumluluğu vardır. Bu sorumluluğundan dolayı, DİSK üst yönetiminin DİSK’i kuruluş ilkelerinden saptırma, sosyalist içeriğinden boşaltıp sosyal demokratlaştırma çabalarını, sosyalist harekete karşı aldığı düşman tavrı ve örgütsel eylemlerinde uyguladığı yanlış yöntemleri açıklamayı ve işçilerimizi uyarmayı işçi sınıfının partisi olmanın görevi bilir.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: