12 EKİM 1975 KISMİ SENATO VE MİLLETVEKİLİ ARA SEÇİMLERİ

12 EKİM 1975 KISMİ SENATO VE MİLLETVEKİLİ ARA SEÇİMLERİ
12 Ekim 1975 kısmi senato ara seçimlerinde ben ve Hasan Çulhaoğlu Elazığ’dan senatör adayı idik. Ben Ankara’dan Malatya’ya kadar uçakla Malatya’dan Elazığ’a da arabayla gidecektim. Malatya Havaalanı’nda beni karşılayacaklardı. Bu hususta Elazığ İl Teşkilatı’yla yaptığımız telefon konuşmasında, “Malatya Havaalanı’na beni almaya gelin” dedim. Elazığ “Efendim, sizi Malatya Havaalanı’nda kırk elli araba ile karşılayacağız” dedi. Kendilerine,” Ben bir arabaya sığarım. Birden fazla arabayla gelirseniz. Aynı uçakla Ankara’ya geriye dönerim” dedim. Görüştüğüm kişi Elazığ M.H.P. Merkez İlçe Başkanı İbrahim’di; Hafızam beni yanıltmıyorsa soyadının da Baykendi olduğunu sanıyorum. İbrahim Bey benim kırk elli arabayı azımsadığımı zannetti:
— Efendim o halde atmış yetmiş arabayla karşılamaya çalışalım.
Telefonda durumu tek tek anlatmaya çalıştım:
— İbrahim Bey bir tek araba yeter. İkinci bir arabayı görürsem aynı uçakla geri dönerim. Beni iyi anlayabildiniz mi?
Gerçekten ertesi gün Malatya’ya uçaktan indiğim zaman beni karşılayan bir tek araba gördüm. Arabamızla Malatya’ya uğradık, oradan da Elazığ’a geçtik. Elazığ’da İl Teşkilatı İlçe Başkanları’yla bir toplantı yapıp seçim çalışmalarıyla ilgili bir program yaptık. İl Teşkilatı, “Parti çalışmalarımız için bütün ilçelere gideriz. Yalnız Karakoçan’a gidemeyiz. Sizin de gitmenizi uygun görmeyiz. Nahoş durumla karşılaşabiliriz.” dedi.
Bütün detayları tespit ettikten sonra ertesi gün buluşacağımız saati de belirledik. Merkez İlçe Başkanı İbrahim Bey’i kenara çektim:
— Ben sabahleyin namazdan sonra Karakoçan’a gideceğim ve ildeki programa yetişeceğim. Arzu edersen gelebilirsin.
Memnuniyetle kabul etti. Karakoçan’da İlçe Teşkilatımız da yoktu. Dediğimiz saate yola çıktık ve erkenden Karakoçan’a ulaştık. Karakoçan’a girdiğimiz zaman 7–12 yaş arasında 40–50’ye yakın çocuk avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı:
— Türkeş’in Allah’ı var, Türkeş’in Allah’ı var, Türkeş’in Allah’ı var.
Aziz okuyucularım, Karakoçan’da İlçe Teşkilatımız yoktu. Bizim Karakoçan’a gideceğimizi, bırakın Karakoçan’ın bilmesini M.H.P. İl Teşkilatı’nında haberi yoktu. Şimdi içinizden bana soruyorsunuz: “Şu halde sabahın erken saatlerinde bu minnacık çocukları oraya kimler getirdi?”
Bunu ben de bilmiyorum. Ancak cipteki hoparlörden arkadaşlar yayın yapıyorlardı, milli marşlar çalıyorlardı ve Genel Başkan Alpaslan Türkeş’in bu yayında ismi geçiyordu. Bunlar muhtemelen Kur’an Kursu öğrencileri olabilir. Az sonra şehrin yaşlılarıyla tanıştık. “Haftaya gelin, biz size meydanda bir kürsü hazırlayalım. O kürsüden halka hitap edin” dediler. Gerçekten bir hafta sonra meydanda bir kürsü hazırlamışlar. Hasan Çulhaoğlu ile beraber konuşma yaptık.
Bizim Karakoçan’ı ziyaretimizden bir hafta sonra Başbakan Demirel 2000 arabalık bir kafileyle Elazığ’dan Bingöl’e giderken Karakoçan’a uğramak istedi. Kendisine taşlı sopalı saldırı oldu. Fakat partililerin ısrarı üzerine geniş güvenlik tedbirleri altında Karakoçan’a girebildi. Bu olay 12 Eylül 1980 İhtilali’ndeki mahkemelere de intikal etmiştir. Buraya kadar anlattıklarımın yorumunu okuyucularıma bırakıyorum.
Elazığ’da seçim çalışmaları ile ilgili olarak ilde toplanmıştık. Ansızın içeriye bir ihtiyar çıktı geldi. Bu ihtiyarın çok ilginç halleri vardı. Adı Mustafa idi. Sultan kelimesini de ben ilave etmiştim. Aramızda “Mustafa Sultan” diye anılıyordu. Bir hak dostu olduğunu anlamıştık. Kendisi Elazığ’ın Sivrice İlçesi’ne bağlı bir köyden idi. Sohbetler için mahallelere köylere beraber gidiyorduk. Gece gündüz yanımızdan ayrılmıyordu. Bir gün Elazığ’ın bir merkez köyüne gitmiştik. Köy meydanında oturmuş sohbet ediyorduk. Ben bu sohbette özet olarak şunları söylemiştim:
— Bir insan kendi çocuğunu sevdiği kadar başkalarının da çocuklarını sevmelidir. Ancak bu sevgi yumağı içinde birlik ve beraberliğe ulaşabiliriz.
Bu sözüm üzerine köylülerden birisi dedi ki:
— Efendim, ben başkasının çocuklarını kendi çocuğum kadar sevemem.
Bu söz üzerine Mustafa Sultan ayağa kalktı ve topluluğa hitap etti:
— Arkadaşlar, ben hemen şuracığa kadar gidip geleceğim. Ben gelinceye kadar lütfen kimse ağzını açmasın ve konuşmasın.
Ve az ileride oynayan bir grup çocuğun yanına doğru yürüdü, gitti. Orada oynayan küçücük çocuklardan birini kucağına aldı, geriye döndü, yanımıza geldi. Çocuğun eli yüzü toprak, saçı başı dağınık, ayakları çıplaktı. Mustafa Sultan topluluğa dönerek sordu:
— Bu çocuk kimin?
Az önce benim konuşmama itiraz eden kişi titrek bir sesle cevap verdi:
— Hacı babacığım o çocuk benimdir.
Bu cevap üzerine Mustafa Sultan’ın bütün topluluğa söylediklerinin altını çizerek ifade ediyorum:
— EFENDİ BU ÇOCUK SENİN İSE O ÇOCUKLAR DA SENİNDİR. O ÇOCUKLAR SENİN DEĞİL İSE BU ÇOCUK DA SENİN DEĞİLDİR.
Mustafa Sultan’ın bu sözlerinde Ayet–i Kerime’lerin Hadis–i Şerif’lerin açıklaması vardır. Bu Anadolu insanının ilmi, irfanı, feraseti. Ah aydınlarımızda da olsa.
Bir başka gün de yine Elazığ’ın merkez köylerinden birine ve köyün en yoksul ailesine haber vermeden bir grup arkadaşla iftar yemeğine gittik. Yanımıza mütevazi hazır yiyecekler almıştık. Köye ve eve vardığımız zaman iftar saati başlamıştı. Evine gittiğimiz aile çok sevinmişti. Sofralarında tuz ve ekmekten başka hemen hemen hiçbir şey yoktu. “Komşunuz açken tok uyumayınız” emrine ey müslümanlar kaç kişi uyuyoruz?

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: