14’LERİN HABERLEŞMELERİ

14’LERİN HABERLEŞMELERİ
14’ler biribirleriyle haberleşiyorlardı. Türkiye’deki olaylar yakınen takip ediliyor, Brüksel’deki koordinasyon merkezinden (Orhan Kabibay ve Numan Esin tarafından) 14’lere bilgiler aktarılıyordu.
Bu haberleşmelere ait bazı örnekler şöyle:
14’ler bu haberleşmenin yanında zaman zaman birbirlerini ziyaret ediyorlar, görüşüyorlardı. Nihayet 18 Temmuz 1962 günü Belçika’da Brüksel’de 14’ler bütünüyle bir araya gelmeye karar verdiler. Nitekim öyle de oldu. Bu toplantıya içimizden Japonya’da bulunan Muzaffer Özdağ katılamadı. Ben birkaç gün önce Tripoli’den uçarak Roma üzerinden Brüksel’e ulaştım. Kabibay’a telefon ederek beni meydandan almalarını rica ettim. Kabibay telefonda:
“Meydandan ayrılma, Erkanlı ile Akkoyunlu seni almaya geliyorlar” dedi. Ben onları beklerken meydanda gördüğüm manzara ile ülkemin insanlarını kıyas ettim. Bu insanlar şen şakrak benim ülkemde kan davaları insanların arasında husumet, üzgünlük ve çile bu iki toplumdaki farklı hayat beni düşündürdü ve çok üzdü. Erkanlı ile Akkoyunlu geldiler. Mütemadiyen çehreme bakıyorlardı. Demek ki üzüntüm çehreme vurmuştu. Meydandan doğruca Kabibay’ın evine gittik. Arkadaşların bir kısmı gelmişler. Münir Köseoğlu, Rıfat Baykal, Mustafa Kaplan Numan Esin, Muzaffer Karan’da oradaydılar. O gün Türkeş’ten telgraf almıştık. Toplantıya birkaç gün gecikebileceğini ifade ediyordu. Biz de bu ara iki arkadaşımızın Türkiye’ye gidip gelmesini kararlaştırdık. Sanıyorum Türkiye’ye durumu öğrenmek için giden Erkanlı ile Baykal oldu. Cumhurbaşkanı Gürsel’le de görüşmüşler. Gürsel kendilerine: “Geç kalmayın erken gelin ihtilalde beraber olalım.” teklifinde bulunmuş ve ilave etmiş:
— Bu sefer elimden İsmet İnönü de kurtulamayacak.
Arkadaşlar iki gün içinde döndüler. Biz toplantının açılması için hala Türkeş’i bekliyorduk. Toplantı resmi olarak Türkeş’in gelmesiyle başlayacaktı. Aramızda liderlik yarışması vardı. Bu yarışma Türkeş ile Kabibay arasındaydı. Kulisler devam ediyordu. Bir sabah Erkanlı Akkoyunlu ve ben bir gazinoda çay içiyorduk. Ben kendilerine şunları söyledim:
— Muhterem yarbaylarım toplantı için Türkeş’i bekliyoruz. Türkiye’de M.B.K. çalışmalarında birlik ve beraberliği oluşturamadık ve birbirimizle açıkça soyunarak konuşamadık. Kader rüzgarı 14 kişiyi bizleri bu topraklara getirdi. Gelin bu toplantımızda Türkiye’de yapamadığımızı yerine getirelim yani açık ve soyunarak konuşalım.
Erkanlı ve Akkoyunlu benim bu sözüm üzerine ikisi de aynı şeyi söylediler:
— Ahmet ne yazık ki bu toplantımızda da soyunarak konuşamayacağız.
Başımı birden masaya vurdum ve çocuklar gibi ağlamaya başladım. Bir müddet öyle kaldım. Beni lavaboya götürerek elimi yüzümü yıkadılar. Bir müddet sonra sakinleştim. Devleti idare edenler, toplumu idare edenler açık kalplilik, dürüstlük, doğruluk bütün bunların hepsini içine alan Allah rızası için neden hareket etmezler de yalanı iftirayı malzeme olarak kullanırlar.
Yine bir gün Türkeş ve Özdağ hariç 12 kişi bir aradaydık. Türkeş bekleniyordu. Muzaffer Özdağ çocuğu dünyaya geldiği için toplantıda bulunamayacaktı. 12 kişi aramızda sohbet ediyorduk. İçimizden Erkanlı:
— Arkadaşlar lütfen beni dinleyin, bir faraziye ortaya koyuyorum. Türkeş geldiğinde toplantımız başlayacaktır. Şayet Türkeş bu toplantıda “Arkadaşlar ya beni lider seçersiniz aksi taktirde ben hepinizi terk ederim” derse cevabınız ne olur?
Ve bana dönerek sordu:
— Ahmet bey bu durum karşısında ne yaparsınız?
Cevap verdim:
— Eğer Türkeş sizin dediğinizi yaparsa derhal kendisini terk eder meseleyi 13 kişi olarak yürütürüz
Toplantıda hazır olan arkadaşlar aynı cevabı verdiler. O gün öğle yemeği için bir lokantaya gitmiştik. Hepimiz 12 kişilik bir masadaydık. Henüz yemeğe başlamamıştık. Erkanlı ayağa kalktı:
— Arkadaşlar, yeni bir faraziye ortaya koyuyorum. Türkeş geldiğinde 14’lerin oyu ile lider seçilirse tutumunuz ne olur?
12 arkadaşın her biri bu soruya cevap veriyordu. Sıra Şefik Soyuyüce’ye gelmişti. O cevaben şöyle dedi:
— O taktirde ben Türkeş’i şeklen takip eder, kalben takip etmem.
Diğer arkadaşlar:
— Oyumuzla seçilen bir kimseyi lider kabul eder ve itaat ederiz.
Sıra Erkanlı’ya gelmişti. O da aynen Şefik Soyuyüce’nin verdiği cevabı verdi:
— Şeklen takip ederim, kalben takip etmem.
Bulunduğumuz lokanta camekanlı bir lokantaydı. Sıra bana gelmişti:
— Arkadaşlar, soruyu cevabı bırakın, bakın Türkeş geliyor, diye dışarıyı işaret ettim.
“Yok yok” diyorlardı… “Kapıya geldi” dedim. Hepsi kapıya baktılar.
— Arkadaşlar özür dilerim, yanlış görmüşüm. O gelen Türkeş değilmiş, dedim.
O sırada yanımda oturan Dündar Taşer:
— Şakanın zamanı mı, ciddi ol….
Ben sözüme devamla:
— Arkadaşlar gelen Türkeş olmadığı gibi bir kişi de değil iki kişiymiş. Bunlardan biri Şefik Soyuyüce ikincisi de Orhan Erkanlı’dır.
Sabah ki faraziyede Türkeş için ortaya koydukları hareketin aynısını şimdi kendileri yaptılar. Türkeş’i oyunuzla seçseniz bile biz onu takip etmeyiz diyorlar. O halde sabahki faraziyeye verdiğimiz cevaplar geçersizdir. 14’lerin ekserisi beni haklı buldu. Nihayet Türkeş geldi. 13 kişi olarak Brüksel’in Tenboş otelinde toplandık. Orhan Kabibay ile Alpaslan Türkeş liderlik için yarışıyorlardı. Toplantıda ilk sözü Türkeş aldı:
— Arkadaşlar içinizde en kıdemli olan benim. Türkiye’ye intikal ederken 14’lerin lideri ben bulunayım. Türkiye’ye intikal ettikten sonra demokratik usulle aramızda lider olacak arkadaşı seçer, yeni bir düzenlemeye gideriz.
Ben söz aldım:
— Albayım, bu beyanınız bize bir dikte midir, yoksa teklif midir?
Cevap verdi:
— Bu bir tekliftir.
Bunun üzerine fikrimi söyledim:
— O halde müzakere edelim…
Bu müzakereler ve konuşmalar sırasında Muzaffer Karan söz aldı:
— Türkeş, bu güne kadar senin gayeni anlamış değilim. Sen önce gelecek için tutumunu açıklığa kavuştur. Senin ne yapmak istediğini öğrenelim…
Bunun üzerine Türkeş öfkelendi ve Muzaffer Karan’a bağırarak:
— Muzaffer böyle bir soruyu buradaki arkadaşların her biri tek tek sorabilir. Bu onların haklarıdır. Fakat sen bana böyle bir soru soramazsın. Çünkü seninle uzun bir geçmişimiz var. Beni bugüne kadar tanıyamadın da şimdi mi tanıyacaksın?
Karan ayağa kalktı. Yumruklar havada savruluyordu. Ciddi bir şekilde kavgaya başlamışlardı. Aralarına girdik ve ayırdık. Vakit geceydi. Ben Türkeş’i aldım, beraberce dışarıya çıktık. Brüksel’in sokaklarında dolaştık da dolaştık.
Ertesi gün aynı otelde yaptığımız toplantıda birlik ve beraberlik sağlanamadı; “14’lerin her biri ancak kendini temsil edebilir; hiç kimse 14’leri temsil edemez” noktasında birleşildi. Ve böylece bu toplantıda 14’ler alınan kararla tarihe gömüldü…
Toplantı kapanmadan önce söz aldım. Ve Hayal Ülke şiirini okudum.

HAYAL ÜLKE
Akdeniz
Bu gece
Ya ben senin
Ya sen benim gibisin
Vatan giden
Yol üstündesin de Akdeniz
Söyle:
Neden kapalı kapıların?
Görmek istiyorum
Duymak istiyorum sesini
Yoksa gözlerimde mi kusur?
Ben mi göremiyorum ötesini?
Her zaman
Pembe, mor
Gül bahçesi ufuklar
Şimdi,
Bir zindan kapısı misali
Bir hayal ülkesidir
Bir hayal,
Dün gezdiğim, gördüğüm yerler
Elazığlar, Bingöller,
Duyarım her gece rüyamda
Dersim’li kızın hıçkırığını
Denizli’li bacım gelir
Bir demet çiçekle avucunda
Ağlar ağlar
Her akşam
Sabahlara dek başucumda.
Bozkırlara inerim de gece yarısı
Dinlerim,
Toprakla ekinlerin konuşmasını
Neden sessiz? Bu gece
Neden
Antalya’lar, Konya’lar
Kükreyip yerlerinden

YUNUSLAR, MEVLANALAR
Aşıyorlar Toros’u
Sabahın seherinde
Hay haylarla
Hey heylerle
Kudümlerle neylerle
İçerek kana kana
Akdeniz’in suyunu
Barbaros’un elinden
Tırmanıyorlar göğe
Allah’a giden merdivenlerden
Bağırıyor ak saçlı bir ihtiyar
Muş Ovası’ndan
Kars’tan
Erzurum’dan bir dadaş
Yaaa işte böyle arkadaş
Gece yarısı uykuda iken Anadolu
Dolaşırım,
Dağından dağına
Köyünden köyüne
Erirken gözümde damla damla karların
Ey Anadolum
SENİ KUCAKLARIM
SENİ KOKLARIM
SENİ İÇERİM
Yudum yudum.
Dinlerken türküsünü
Çoban kardeşlerimin yaylalarda
Güneş
Ansızın güneş doğuverirde
Sen ey hayal ülke
Birden kayboluverirde
Cevap vermezsin
Artık sesime
Ufuklar gökler
Bir zindan kapısı misali
Kapanır tekrar
Tekrar
Ve tekrar üstüme.
Bu şiiri o andaki heyecan ve güzellikte bir daha okuyamadım. Hemen herkes ağlıyorlardı. En çok ağlayansa Dündar Taşer’di. Türkeş de ağlıyordu. Ve tabii şiiri okuyanda… O toplantı gözyaşlarıyla kapandı…
Artık Avrupa’dan görev yaptığımız ülkelere dağılıyorduk. Brüksel’den ayrılırken Alpaslan Türkeş, ben, Numan Esin, Rıfat Baykal, Mustafa Kaplan beş kişi bir toplantı yaptık. Türkeş, İsviçre’ye ve Londra’ya uğrayacağını söyledi. Biz dört kişi Brüksel’den Madrit’e intikal edecektik. Öyle de oldu. Türkeş, İsviçre’ye ve Londra’ya uğrayıp Madrit’te bize mülaki oldu.14’ler 6 ve 8’ler olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Bunlardan birinci grup Alpaslan Türkeş, Ahmet Er, Numan Esin, Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal, Mustafa Kaplan’dan teşekkül eden gruptu, 6 kişiydi. 2. grup ise Alb. Orhan Kabibay başkanlığında 8 kişilik bir gruptu ve şu isimlerden teşekkül ediyordu: Orhan Kabibay, Orhan Erkanlı, Dündar Taşer, Münir Köseoğlu, İrfan Solmazer, Muzaffer Karan, Şefik Soyuyüce, Fazıl Akkoyunlu,
Biz Madrit’de Mustafa Kaplan, Numan Esin, Rıfat Baykal ve ben Türkeş’i bekledik. Nihayet Türkeş birkaç gün içinde Madrit’e geldi. İlk buluşmamız ve toplantımızda kendisine sordum:
— Albayım bildiğiniz gibi 14’ler 6 ve 8’ler olmak üzere ikiye ayrıldı. Şimdi kendi adıma soruyor ve öğrenmek istiyorum. Benim sizin yanınızda yer almam sizi memnun etti mi?
Bu sorum üzerine güldü, neşelendi; “Nasıl memnun olmam Ahmet’ciğim” dedi.
“O halde gidin Orhan Erkanlı’ya ve Şefik Soyuyüce’ye teşekkür edin” dedim ve kendisi gelmeden önce Brüksel’de yaptığımız toplantıları ileri sürülen faraziyeleri ve bunlara verilen cevapları anlattım. Devamla:
— Sizin Brüksel’de ilk toplantıda yaptığınız konuşma bizi ilk faraziyedeki verdiğimiz cevaba aldığımız karara bağlayacak nitelikte idi. Gerçi beyanlarınız Erkanlı’nın o faraziyede ileriye sürdüğü ifadelere uymuyordu ama, ona yaklaşık ifadeler kullandınız. Hayırlı olsun.
Çalışmalarımızda ve hayatımızda yeni bir dönem başlıyordu. Alpaslan Türkeş Hindistan’dan gönderdiği mektubunda Brüksel toplantısını ve sonuçları üzerinde görüşlerini bildiriyordu. Bu, dokuz numaralı bildiride yer almıştı.
TÜRKİYE’DEKİ FAALİYETLER
Türkeş, Türkiye’de ki faaliyetleri Vecihi Öğütçüoğlu vasıtasıyla yürütüyordu. Daha sonra Fuat Azgur da ona eklendi. Faaliyetleri Türkeş bizzat yönetiyordu. Bu faaliyetlerden benim, Numan’ın Muzaffer’in, Rıfat’ın bir parça bilgisi vardı. Kaplan’ın bilgisi olduğunu sanmıyorum. Türkeş bizim bilgimiz dışında Türkiye’deki çalışmalarda başka isimlerde bulmuş olabilir. Türkeş’ten rahatsız olduğumuz en önemli husus, arkadaşlarına karşı ketumiyetidir. Zaten kendiside bu huyunu saklamıyordu:
— Sakalımın bir tek teli benim düşüncelerime ve niyetime agah olsa onu yolar atarım.
13 Kasım 1960’ta 14’ler olarak Türkiye’den ayrıldık. İki yıl sonra yurda dönerken 6’lar ve 8’ler olmak üzere iki gruba bölünmüş olarak döndük. Ancak Türkiye’de devamlı temas ve müzakereler sonunda bir araya geldik. İçimizden üç kişi C.H.P.’ye girdi. Ve 1965 seçimlerinde milletvekili oldu. Bunlar Orhan Kabibay, Orhan Erkanlı, İrfan Solmazer’dir. Partiye girdikleri gün İsmet İnönü’nün bir beyanatı oldu:
— C.H.P.’ye 27 Mayıs’la ilgili olarak vuku bulacak olan taarruzlara partimize yeni giren bu arkadaşlar cevap vereceklerdir.
Bu, İsmet İnönü’nün siyasi bir oyunuydu. Zaten birlikten, beraberlikten yoksun olan eski M.B.K. üyeleri 14’ler birbirlerine karşı daha da husumet içinde olacaklardır. Bu beyanı radyodan Mustafa Kaplan’la beraber dinlemiştik ve C.H.P.’ye giren arkadaşlarımıza da acımıştık. Bir ara tabii senatörler aramızdaki soğukluğu giderebilmek için bir yemeğe davet ettiler. Bu yemek Muzaffer Yurdakuler’in evinde verildi. Aradaki soğukluğun giderilmesi pek mümkün olmadı. Yemekte arkadaşların ısrarı üzerine “Hayal Ülke” şiirini okudum. Brüksel’deki okuduğum zamanki heyecanı ve duyguyu yakalamak mümkün olmadı ve bu şiiri Sıtkı Ulay Paşa’ya ithaf ettim. Sıtkı Paşa hislendi, heyecanlandı ve şöyle bağırdı:
— Ulan şu Halk Partisi bizi kullandı, kullandı. Paçavra gibi kenara atıverdi.
Ve biraz ileride oturan Kamil Karavelioğlu’na seslenerek bağırdı:
— Öyle olmadı mı Karavelioğlu?
NOT: Sıtkı Ulay Paşa’nın konuşması yumuşatılarak ifade edilmiştir. Mustafa Kaplan’ın Sıtkı Ulay Paşa’ya verdiği cevap ise yumuşatılması mümkün görülmediğinden hatıraya geçirilemedi.
Bizimle görüşmek isteyen asker ve sivil birçok insan vardı. Yurt dışına çıkarken Cumhurbaşkanı Gürsel basının kendisine yönelttiği soruya cevap olarak, “14’ler beş para etmez” diye beyanda bulunmuştu. Yurda dönerken verdiği beyanatta ise “milli kahramanlar” diye övüyordu. Sürgüne giderken hain idik, yurda dönerken milli kahraman.
Türkiye’ye döndüğümüz zaman ordu içinde ihtilal faaliyetleri cuntalar devam ediyordu. 11’ler, 22 Şubatçılar… Talat Aydemir’in ordu içindeki faaliyetlerini haber alıyorduk. 11 hava subayının ordudan ihracı T.S.K.’nde memnuniyetsizlik uyandırmıştı. Dün İsmet Paşa’ya toz kondurmayanlar bugün İsmet Paşa’ya karşı cephe almışlar. Talat Aydemir ordu içinde teşkilatlanıyordu. Bir gün tanıdığım üsteğmenlerden birkaç subay Talat Aydemir’in ihtilal ve ihtilal sonrası programına ait bir sayfalık bir metin gösterdiler. Kendilerine şu cevabı verdim:
— Koca bir devlet bu bir sayfalık metinle idare edilemez…
İhtilal hazırlığı içinde olan grupların husumet odağı eski iktidarın devamı olan ve Ragıp Gümüşpala’nın kurmuş olduğu daha doğrusu Cemal Gürsel tarafından Ragıp Gümüşpala’ya kurdurulmuş bulunan Adalet Partisi’ydi. Benimle görüşen bu subaylar benim tutumumu Talat’a aktarmışlar. Kendisinin mesajını bana ulaştırdılar:
— Ahmet Bey’e selam söyleyin hareketimizi desteklemiyor bari bizi kösteklemesin.
Talat Aydemir’in etrafındaki bazı subayları tanıyorum. Bunların içinde Bahtiyar Yalta’yı hürmetle anmak isterim. Dürüst, cesur, bilgili, vefakar bir dost.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: