31 Mart Vak’ası’ndan Sonra İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin Karşı Propoganda Çabası

31 Mart Vak’ası’ndan Sonra İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’nin Karşı Propoganda Çabası

 

Abdülhamid’in, Kamil Paşa’nın Arap İzzet’in ve İngilizlerin istedikleri olamadı. İstanbul’a giren Hareket Ordusu, beş saat devam eden şiddetli bir müsademeyi müteakip İstanbul’u eline geçirdi. Abdülhamid’i hallettirdi ve Sultan Reşad’ın Padişahlığını ilan eyledi.

Bütün bu 31 Mart Vakası etrafında dönen hadiseler esnasında garip bir siyasi tahavvül husule gelmişti. Abdülhamid’e düşman olan İngilizler, Abdülhamid dostu gelmişken Abdülhamid’e dost olan Almanlar da Abdülhamid’e düşman olmuşlardı. Bu da İstanbul’daki Alman Sefiri Baron Marşal’ın vaziyeti iyi takdir etmesinden ileri geliyordu. Sefir, çoktan beri Abdülhamid’ten ümidini kesmişti. 31 Mart Vakası’nda asi askerlerin idaresiz, itaatsiz ve zaptüraptsız bir halde dolaşmalarını gören Alman Sefiri, onların yakın âkıbetlerini tayin etmekte güçlük çekmemiş ve Alman Başvekili Bülow, Türkiye sularına harp gemileri gönderilmesi için Almanya İmparatoru’nu iknaya çalışırken Baron Marşal, buna hiç lüzum olmadığına dair mütemadiyen Alman hariciyesine raporlar göndermişti.

31 Mart hadisesi hariçten bu tesirler hasıl ederken memleket dahilindeki istibdat ve hürriyet taraftarları onu kendi kafalarına göre tefsire kalkışmışlardı. Bunların mahiyetini anlatmak için o hadise üzerine Rusya hududuna yakın bir mahalden Doktor Bahaddin Şakir Bey’e gönderilmiş olan bir mektup neşrediyoruz. Müstebidlerin, hürriyetperverlerin, okumuşların ve cahillerin böyle bir hadiseyi nasıl telakki ettiklerini pek güzel tasvir eden bu mektupta deniliyordu ki:

“İstanbul’daki müessif vakalardan Rusya tarikiyle haberdar olduk. Pek ziyade merak ettik. Birtakım cahiller “eyvah hürriyet elden gitti” diyerek mahsun oldular. Fakat ben “korkmayınız, sonu hayırlıdır, yarın öbür gün ne güzel haberler alacağız, görürsünüz!” dedim. Herkes bir dereceye kadar müteselli oldu.

Fakat bir gün sonra Batum’dan hain, müstebit Hacı Ali Paşa geldi. Yanında bir Rus gazetesiyle istibdat taraftarı olan bir Akvam Gazetesi getirdi. Bunları kahvede açıp okumağa başladı ve “işte, dedi, gazeteler yazıyor, Sultan Hamid yine kuvvet buldu. Ahmet Rıza’yı ve mebuslardan otuz kadarını öldürdüler. Ve diğerleri deliklere gizlendiler. Nüfuz Padişahın eline geçti.”

Bu haberi duyan duymayana haber verdi. Herkes müteessir oldu. Ben ise herkese:

-“Korkmayınız, kat’iyen bir şey yoktur. Hacı Ali Paşa, müstebittir. İlaveli söylüyor, İnşallah muzafferiyet bizdedir!” diye teselli vermekte devam ediyordum. Nihayet bana da gazeteler geldi. Ahaliyi kahveye çağırarak haberleri okudum. Abdülhamid’in muhasarada olduğunu, Selanik’e nefyedileceğini bildirdim. Umumi ahali bu haberleri alkışladı. Aradan iki saat geçtikten sonra deli Hüseyinoğlu Ahmet ile mücadeleye giriştik. Ben söyledim, o söyledi. Herkes bize bakıyordu. Düşmanlarımız cemiyete karşı tecavüzkârane lisan kullanmağa başladılar. Abdülhamid gibi adam olmaz, onun bize yaptığı hizmetler çoktur. Abdülhamid’e karşı hiç kimse bir şey yapamaz dediler.

Ben onların bu sözlerine çok kızdım. Ağzıma geleni söyledim, söylemedik laf bırakmadım. “Siz hürriyete layık değilsiniz siz Acemistan’a gidiniz. Siz İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’ndensiniz, anlaşıldı… dedim. Burada cemiyet aleyhinde bulunanların hepsi İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti’ne mensupturlar. Bunlardan başka birtakım cahil rezil hocalar var ki bunlar da kahvelerde söylemediklerini bırakmıyorlar. Şerait meselesini açtılar. Eski kafalı adamlar başta, beyaz sarık gördüler mi, onlar ne söylerse inanırlar. Bu hocalardan birisi diyordu ki:

“İslâmla Hristiyan arasında müsavat olur mu?

Bu hocanın Fatih medresesinde tahsil eden bir oğlu var. İsmi Hafız Halim Efendi’dir. Hoca oğlundan gelme bir mektup çıkarıp okudu. Ben de yavaş yavaş yanına giderek dinledim. Bu mektupta deniliyordu ki:

“Bir zabit, askere hitaben bir nutuk söyledi. Ey Arkadaşlar, dedi. Yarın, İttihat ve Terakki Cemiyeti bütün hocaları, mollaları süngüden geçirecek. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ve Mebusan Meclisi’nin maksadı namazı ortadan kaldırmak, herkesi cünup gezdirmek, tahareti menetmek, kadınlardan tesettürü kaldırmaktır. Bundan sonra Müslümanların taharet için hamama gitmelerine de müsaade olunmayacaktır.”

Ben bunları işitince fena halde kızdım. “Efendi, Efendi, dedim. Bu gibi mektupları okuyup halk arasında fesat sokanların derhal hapse tıkılmaları için İstanbul’dan telgraf geldi.” Bunu söyleyince hoca derhal mektubu cebine koydu ve kalkıp gitti. Allah böyle mutaassıp hocaları kahretsin.

Hareket Ordusu, İstanbul’da harb ederken belediye civarında yaralanan Abdülhamid’in zabitlerinden birisi yaralı olduğu halde kaçıp buralara kadar gelmişti. O da fesat çıkarmak üzere iken kaçtığı için yakalanıp Trabzon’a gönderildi. Abdülhamid’in hal’i haberi buraya gelir gelmez bütün Lazistan ahalisi son derecede memnun oldu. Herhangi bir köyde işe yarar tüfek varsa silahlar atıldı. Üç gün üç gece şenlik yapıldı. Yaşasın şanlı ordumuz, batsın istibdat ve taassup.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: