AB’ye giden yol?..

AB’ye giden yol?..
“Size bağlı, nereden istiyorsanız oradan geçer. Bana sorarsanız reformlardan geçer. Ama bir başka yol, daha kısa bir yol, daha kolay bir yol biliyorsanız oradan geçer. ”21
Baba, uyanık adamdı. Yılmaz’ın 7 bakanı ve 30 kadar milletvekiliyle Diyarbakır çıkarması sırasında sarf ettiği “Avrupa’nın yolu Diyarbakır’dan geçiyor” sözlerine hem destek hem köstek olabilecek bir gönderme yapmayı ihmal etmiyordu. Ona göre reformlardan geçerdi AB’nin yolu. Ama, “Diyarbakır’dan geçer” diyen Yılmaz da kendine göre haklıydı.
Apo konusunda özellikle MHP giderek zora giriyordu. Ortaklarının bu konuda aşmaları gereken bir sıkıntıları yoktu. Çok rahattılar. Yılmaz kalkıp Diyarbakır’ı adres gösterebiliyordu. Ecevit’in ise kritik bir kaygısı yoktu. İki ortağın rahatlıklarının faturası da MHP’ye kesiliyordu. Yılların teröristi yakalanmış, yargılanmış ancak adaletin hükmü yerine getirilemiyordu.
Bu dönemde asıl tartışılan konu, idam cezasının kaldırılıp kaldırılmamasından çok, PKK’nın elebaşına verilen idam cezasının infaz edilip edilmeyeceğiyle ilgiliydi. Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal çıkmazına saplanmıştı hükümet. Şiddetle ve acil olarak çıkış yolu arıyordu. Bu yollardan en önemlisini askere çıkardılar. Ancak, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, zamanında yaptığı bir açıklamayla hükümetin sorumluluğu kendilerine yükleme girişimini boşa çıkardı. Sınıf arkadaşlarına verdiği yemekte konuyu değerlendiren Genelkurmay Başkanı, sorumluluğun siyasîlerde olduğunu açık şekilde ilân etti:
“Cumhurbaşkanı ve Başbakan’la görüştük. Bana Apo’yu sordular. Ben, “Biz tarafız, kayıplarımız var, çok eziyet çektik. O nedenle, bize sorduğunuz zaman vereceğimiz cevap asılmalı olur” dedim. Ama, ülke menfaatleri ne gerektiriyorsa siyasîler ona göre karar versinler. Biz, verilecek her türlü karara saygılıyız. Aslında bu işi bizim üzerimize ihale etmek istiyorlar. Yani, asker, “asın” dedi, biz de “astık” ya da “asmayın” dediler, o nedenle “asmadık” demek için.
Asker, “top hükümette” diyor. Böylelikle, hükümetin uzatma gerekçelerinden en önemlisini ortadan kaldırıyordu. İki bin yılına Öcalan’la ilgili “iç hukuk” süreci tamamlanarak girildi. Öcalan’ın avukatları, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’na “karar düzeltme” isteminde bulunmuşlar, o da kısa zamanda bu istemi reddetmişti. Böylece, Öcalan kararı kesinleşmiş oldu. Artık süreç tamamen siyasi olarak işleyecekti. Konu, meclis gündemine gelmeden önce siyasi bir karar oluşturmak zorundaydı hükümet.
Öcalan’ın infazının gerçekleştirilip gerçekleştirilmemesi, kimilerine göre öyle sanıldığı gibi Avrupa ile ilgili değildi. Daha çok iç sorunlarla ilgiliydi. Hükümete bu konuda rapor veren kurumlar ve kişiler, Öcalan’ın idamına karşı çıkarken birinci sıraya Avrupa’nın endişelerini değil, çok hassas bir dengede duran ülke içi barışının yeniden bozulması ihtimalini yazıyordu. Bu çevrelere göre, Öcalan’ın idamının iç barışı bozacağına mutlak gözüyle bakılıyordu.
MHP, kararın bir an önce meclise sevk edilmesini, mecliste de konunun öncelikle görüşülmesini talep ediyordu. MHP’ye göre, eğer Avrupa beklenecekse, bunu Cumhurbaşkanı yapmalıydı. Oysa Cumhurbaşkanı, anayasanın 89’uncu maddesine göre kendisine onaylanmak üzere gelen yasaları 15 günden fazla elinde tutamıyordu.
Ankara kulislerinde MHP’nin Apo konusunda direnmeyeceği konuşuluyordu. Öte yandan, MHP sanki, “gerekirse hükümeti bozarız” havası vermeye de devam ediyordu.
Nefesler tutulmuş, 12 Ocak’ta liderler zirvesinde masaya yatırılacak idam konusunun nasıl bir sonuca bağlanacağı merak ediliyordu. MHP, zirvede beklenenin aksine bir tutum sergiler, idama direnirse, Türkiye, Öcalan’ın idamını değil hükümetin bozulup bozulmaması meselesini tartışacaktı artık. Fakat, tüm bu gergin havanın sunî bir medya mizanseni olduğu aşikârdı. MHP, direnmeyecek, Apo da asılmayacaktı. Bunu bilenler biliyordu. Zaten danışıklı dövüş oyunu da “bilmeyenler” için yapılıyordu. Zirve öncesi MHP’nin önünde üç yol vardı. Birincisi, 12 Ocak zirvesinde dosyanın meclise gönderilmesi konusunda direnmek. Diğer ortaklar, bunu kabul etmediği takdirde de koalisyondan çekilmek. İkinci yol, dosyanın meclise hemen gönderilmesi konusunda yine ısrarlı olmak, bu görüşünü kamuoyuna da ilân etmek. Ama, bunu bir hükümet sorunu haline getirmemek, bu görüşünü saklı tutarak koalisyonu yine uyumlu biçimde sürdürmek. Üçüncü yol ise, uzlaşmaya varmak. “Ülkenin ve milletin menfaatleri bu yolda ise biz de acımızı yüreğimize gömüp buna uyarız, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı belli oluncaya kadar dosyanın bekletilmesine onay veririz” 22 demek…
Konu hassastı. Muhalefet için “yumuşak bir karın”dı. Özellikle de FP, bu noktadan vuruyordu. FP, bir süredir MHP’yi Apo konusunda sıkıştırıyordu. 12 Ocak Zirvesi öncesinde ise, “Apo için her türlü yasal desteği sağlarız. Hükümeti boz, DYP’yle arkandayız” çağrısında bulundu. Üstelik bu çağrı, “cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık” önerileriyle süslenip oldukça cazip hale getirilmişti. MHP bu teklife cevap vermedi, hükümeti de etkilemedi. Ancak, FP’nin kendi içini fena karıştırdı. “FP’nin Doğu ve Güneydoğu kökenli milletvekilleri, hem Öcalan’ın idamı, hem de MHP’li cumhurbaşkanı ve başbakan önerileri nedeniyle parti yönetimine baş kaldırdı. Birçok Doğu ve Güneydoğu kökenli FP milletvekili, MHP’li bir cumhurbaşkanı için kesinlikle oy kullanmayacaklarını, gerekirse boş oy vereceklerini belirterek, ‘‘Öcalan’ın idamı bölgede terörü yeniden canlandırır. Bölgede barışın sağlanması konusunda yıllar sonra ortaya çıkan tarihî bir fırsat kaçar’’ şeklinde bir değerlendirmede bulundular. ” 23
Recai Kutan’ın MHP’yi hedef alan manevraları, Baba’yı da kızdırmıştı. Demirel, Öcalan’ın idamı konusundaki “Hak edenler idam edilmeli, Apo meselesinde karar, şehit analarının istediği şekilde olmalı. Dosya bir an önce meclise gelmeli ve hukukî prosedür tamamlanmalı” açıklamalarından rahatsız olduğu Kutan’ı “İkimiz de hem mühendis, hem de DSİ yöneticisi olarak yıllarca bu bölgede görev yaptık” hatırlatmasının ardından, “Bak Recai, bu meseleleri en iyi iki kişi bilir, bir ben, bir de sen’’ diyerek uyardı. . Demirel’e göre, Kutan’ın konuya bu şekilde yaklaşımı çözümsüzlüğe neden olacak, sorunları daha da tırmandırcaktı. 24
12 Ocak Liderler Zirvesi, güya “Bahçeli’yi ikna zirvesi”ne dönüşmüştü.
Ve gözyaşlarının gölgesinde yapılan zirve amacına ulaştı. Terörist başının idam kararı başbakanlıkta meçhul bir tarihe kadar buz dolabına kaldırılacaktı.
Bunda, zirveden önce Cumhurbaşkanı Demirel’in Bahçeli’yle bir saati aşkın başbaşa görüşmesi, yine Başbakan Ecevit’in isteğiyle MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’un Devlet Bahçeli’ye verdiği brifingin ve Genelkurmay başta olmak üzere çeşitli güvenlik birimleri tarafından hazırlanan idamın artıları ve eksilerinin sıralandığı raporların etkisi ne kadar oldu bilemiyoruz. Ama, şu bir gerçekti: Devlet Hoca, Devleti ya zaten biliyordu, ya da yeni ve ağır tecrübelerle öğreniyordu.
Karşılıklı restleşmelerle tırmanan idam gerginliği zirvede, “Öcalan’ın ölüsü mü yoksa dirisi mi daha tehlikeli olur?” sorusuna aranan cevabın “ölüsü” olduğunu ortaya koydu. Bahçeli ikna edilmişti. Ama kolay olmamıştı bu iş. Su böreği ve şöbiyet tatlısıyla desteklenen zirve, kamuoyuna açıklanacak “ortak metin” yüzünden hayli uzamış, yedi saati aşkın bir süre devam etmişti.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: