Âhilik

Âhilik

Asıl adı Şeyh Nâsırûd-din Mahmud el-Hoyî olan Âhi Evren tarafından kurulan Âhilik Teşkilatı, kaynağını fütüvvet kurumundan alır. Fütüvvet, kelime olarak, “soy genişliği, mertlik, gençlik, yiğitlik, delikanlılık” mânasına gelir. Aslı Arapçadır ve “feta” kelimesinden türemiştir. Feta kelimesi Arapça’da tekil bir kelime olup; delikanlı, yiğit, eli açık, iyi huylu anlamlarına gelir. Çoğulu, fıtyandır.
Fütüvvet, halk arasındaki yaygın deyimiyle “delikanlılık”tır. Fütüvvetnameler ise, delikanlılığın el kitabıdır. Âyetlerde ve hadislerde Allah’ın emirlerine riayet eden, adaleti gözeten nefsinin isteklerine karşı koyan delikanlılar, potansiyel olarak mevcut bulunan enerjilerini Allah’ın istediği yöne doğru kanalize ettiklerinden dolayı övülmüşlerdir. Züleyha’nın menfur emellerine karşı koyan Hz. Yusuf, putları kıran genç Hz. İbrahim, feta; delikanlı, yiğit olarak adlandırılmışlardır. Buna benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Bütün bu düşüncelerden hareketle, ilk devir ahlakçıları ve mutasavvıfları, gençlere Kur’ân’da anlatılan bu delikanlılık örneklerini hatırlatarak, onları bu şekilde delikanlı olmaya yönlendirmişler ve bir nevi bunu terbiye metodu haline getirmişlerdir. Bu hususla ilgili olarak fütüvvetnameler yazılmıştır.
Fütüvvet, İslamın ilk asırlarından itibaren Kur’ân-ı Kerim âyetleri ve hadisler doğrultusunda anlaşılmış ve anlatılmıştır.  İslam ülkelerinde değişik zaman ve yerlerde muhtelif adlarla fütüvvet teşkilatları ortaya çıkmıştır.  Fütüvvet teşkilatı, özellikle Emevîler döneminde devletten bağımsız bir şekilde organize olmuş ve kurumsallaşmıştır. Abbasi Halifelerinden Halife Nâsır li-Dinîllah (575-621 h. /m. 1180-1225), Fütüvvet teşkilatının gücünü anladığından bunları birleştirmiş, kayıt altına almış ve organize etmiştir. Halife Nâsır’ın bu uygulaması, fütüvvet hareketinin önemli bir dönüm noktasıdır. O’nun bu davranışı fütüvveti resmileştirmiş ve devletin resmi güçleri arasına sokmuştur. Bu durumun hem devlete, hem de teşkilata önemli katkıları olmuştur.  Halife Nâsır li-Dinîllah, ilk iş olarak devrin tasavvuf büyüklerinden Şihabü’d-Din Sühreverdî’yi (539-630h. / m. 1145-1234) bu teşkilatın başına geçirmiş ve O’na bir fütüvvetname yazdırmıştır. Sühreverdi, fütüvvetnamesiyle fütüvvet haraketini teşkilatlandırarak, giyimlerini, kuşamlarını ve törenlerini şekillendirmiştir. Fütüvvete girecek olan kişinin mutlaka bir kardeş tutması gerekir.
Nâsır, fütüvvet teşkilatını kontrol altına aldıktan sonra bu düşünceyi yaygın hale getirmek için gayretlere girişti. Bu sebeble etrafa elçiler gönderdi. Nâsır, Şihabü’d-Din Sühreverdi ile Evhadü’d-Din-i Kirmâni’yi fütüvvet libası giydirmesi için, Anadolu Selçuklu Sultanı’na gönderdi. I. Alaeddin Keykubat da fütüvvet şalvarını giyerek törenle kurumun bir üyesi oldu.  Evhadü’d-Din-i Kirmâni, Âhiliğin kurucusu ve pîri olan Âhi Evren’in kayınpederi ve şeyhi idi. Sultan bu teklifi gayet hoş karşıladı ve fütüvvet libasını giydi.
Evhadü’d-Din-i Kirmâni, Anadolu’da bu düşüncenin yaygınlaşmasında önemli bir rol oynadı. O’nun yolunu takip eden talebesi Âhi Evren bu düşünceyi kendi katkılarıyla zenginleştirerek daha orijinal bir hale getirdi. Tabir caizse, Fütüvvet Teşiklatı’nın Anadolu versiyonu olan Âhiliği kurarak yönlendirdi. Âhilik Teşkilatı daha çok esnaflar arasında yayıldı. Âhi Evren, insanları üretime teşvik ediyordu. Çünkü bir çok problemin işsizlikten kaynaklandığına inanıyordu. Böylelikle göçebeler halindeki Türkmenler’in de yerleşik hayata geçmesine zemin hazırlıyordu.
Âhi Evren lakaplı Şeyh Nasirü’d-Din Mahmut el-Hoyî, adından da anlaşılacağı gibi Azerbaycan’ın Hoy şehrindendi. (570h. /m. 1175) tarihinde Hoy’da doğmuştur. İlk tahsil devresini Azarbaycan’da tamamlamış, bilahare Maveraünnehir’e geçmiştir. Burada Fahreddin-i Razi’den istifade etmiş, Ahmed-i Yesevî’nin talebelerinden feyz almıştır. Âhi Evren, bir hac seyahati esnasında Evhadü’d-Din Kirmâni ile tanışmış ve ona intisap etmiştir. Daha sonra, hocasıyla birlikte Anadolu’ya gelen Âhi Evren, Kayseri’ye yerleşmiş ve burada bir deri işleme atölyesi kurmuştur. Alaeddin Keykubat tarafından sevilen ve takdir edilen Evren, Konya’da, Mürşidü’l-Kifaye ve Yezdan Şnaht gibi eserlerini yazarak Sultan’a takdim etmiştir.
Bu esnada; Alaeddin Keykubat, büyük oğlu II. Gıyaseddin Keyhüsrev’e güvenmiyor, O’nun yetersizliğine inanıyordu. Bunun için küçük oğlunu veliaht tayin etti. Ancak II. Gıyaseddin, bu olaya sinirlenerek babasını zehirletti ve O’nun yerine geçti. Bu durum bütün bir ülkede hayal kırıklığına sebebiyet verdi. Bu olaya en başta Âhiler tepki gösterdiler. Sadrazam Sadettin Köpek bu durumdan yararlanarak II Gıyasedin’i tahttan indirmek üzere bir örgüt kurdu. Kendisi tahta geçmeyi planlıyordu. Âhiler, II. Gıyaseddin’e karşı oldukları gibi, Sadrazam Sadettin Köpek, ‘e de karşıydılar. Köpek, Ahi Evren’in yakın dostlarından Kemaleddin Kamyar’ı ve bir Âhi dostu olan vezir Tac’üd-Din’i öldürmüştü. Ayrıca Harezmli askerlere de kötü muamele yapıyordu.
II. Gıyaseddin, kendisine karşı girişilecek olan hareketi haber alarak Sadettin Köpek’i öldürttü. Bunun üzerine bir ihbar furyası başladı. Âhiler de bu teşkilata yardım ettikleri ihbarıyla tâkibata alındı ve bir çok âhi tutuklandı. Âhi Evren de tutuklananlar arasındaydı.
II. Gıyaseddin’den sonra yerine oğlu II. İzzeddin Keykavus geçti. Keykavus, babası zamanında tutuklananları serbest bıraktı. Âhi Evren de beş yıl bir tutukluluk haya-tından sonra serbest bırakılanlar arasındaydı. Denizli’ye gitmesine müsade edildi. Burada bahçevanlıkla meşgul oldu. Âhi Evren, daha sonra Konya’ya döndü. Konya’ya dönüşü Mevlevîler tarafından hoş karşılanmadı. Mevlevîler, otoriteden tarafa bir tavır takınırken tabanı Türkmenlerden oluşan Âhiler daha çok muhalefet durumundaydılar. Zaman zaman Türkmenler daha da ileri gidiyor, yönetimde ağırlığı olan Fars unsurlara karşı direnerek devletin Türkmen ağırlıklı olmasını istiyorlardı. Bunun neticesinde de, onlar isyancı olarak nitelendiriliyor ve haklarında takibat yapılıyordu. “Bu yüzden o devrin yarı resmi tarihçileri ve Mevlevî yazarlar bu Türkmen hareketlerini Harici, Şii, Bâtinî, ve hatta dinsizlerin devlete karşı isyanları olarak nitelendirmişlerdir. Bu hareketlerin, İran’da Selçuklular’a isyan eden Batinî mezhebi lideri Hasan Sabbah’la aynı paralelde gösterilmeye çalışılarak, geniş halk kitleleri arasında Türkmenler’e karşı kamuoyu oluşturma maksadı güdüldüğü görülmektedir.”
Âhilerin şii ve bâtınî olduklarına dair iddialar mesnedden yoksun bulunmaktadır. Bektaşîlik’te olduğu gibi Âhilik’teki On iki İmam sevgisini onların Şiiliğine delil olarak göremeyiz. “Bütün İslam Dünyası’nda fütüvveti yeniden teşkilatlandırıp, kendi şahsında birleştiren Nasır li- Dinîllah, Şiileri de bu organizasyona dahil edebilmek için şiilerin On iki imam akidesini kabullenmiş, ve bunu bütün fütüvvet ehline de benimsetmiştir. Dolayısıyla Anadolu Âhileri, genel olarak Sünnî ve Şafii olup, On iki İmam’a da samimi şekilde saygılı idiler”
Âhi Evren ve yandaşları, Anadolu’yu istila eden Moğollara karşı direndiler. Kayseri de birçok âhiye ait iş yeri bulunuyordu. Kayseri’yi istila eden Moğollar burada güçlü bir Âhi savunmasıyla karşılaştılar. Mevlevîler Moğollar’dan yana bir tavır içerisindeydiler. Bunda onlara İslamı tebliğ etme düşünceleri de önemli bir rol oynuyordu. Hatta Mevlana’nın gayretleri neticesinde müslüman olan Moğol komutanlar vardı. Âhilerin direniş sebeblerinden birisi de, mal ve mülklerini Moğol yağmacılarından korumaktı. Âhiler, Kayseri’nin savunmasında, ihanete uğramaları neticesinde Moğollar tarafından kuşatılarak kılıçtan geçirildiler. Âhi Evren, tutuklu olması sebebiyle bu katliamdan kurtuldu.
O sırada, Selçuklu yönetiminde iktidar mücadelesi sürüyordu. II. İzzeddin Keykavus’la Rukned-Din Kılıçarslan arasında saltanat kavgası cereyan ediyordu. Âhiler kendilerini serbest bırakan İzzeddin Keykavus’u tutuyorlardı. Moğalların Rukned-Din Kılıçarslan’ı desteklemesi üzerine Rukned-Din tahta geçti. İzeddin taraftarları ve bu arada Âhiler yenide bir katliama tabi tutuldular.
Kırşehir Emirliği’ne Nureddin Caca tayin edilmişti. Âhiler ve Bektaşîler Nureddin Caca’nın yönetimini tasvip etmiyorlardı. Nureddin Caca’yı kabul etmediler. Bunun üzerine Nereddin Caca, çıkan isyanı bastırmak üzere harekete geçti ve Âhi Evren’in de aralarında bulunduğu bir çok Âhi kılıçtan geçirildi.
Âhi Evren, Hacı Bektaş’la gayet iyi dosttu. Birbirleriyle sık sık fikir alışverişinde bulunurlardı. Her ikisi de Horasan’dan gelmeleri sebebiyle hemşehriydiler. Hacı Bektaş, Kayseri’de Battal Mescidi’nde Ahi Evren’in evinde misafiri olmuştu. Ahi Evren’in Moğollara esir düşen karısı Fatma Bacı, esaretten sonra, Hacı Bektaş’ın yanına sığınmış ve orada yaşamıştı.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: