ALPASLAN TÜRKEŞ’İN ZİYARETLERİ

ALPASLAN TÜRKEŞ’İN 1987 YILININ EYLÜL AYI İÇİNDE RIFAT BAYKAL’LA KÖYÜ ZİYARETLERİ


1987 yılının Eylül ayı içinde Türkeş ve Baykal hanımlarıyla birlikte köye geldiler. Türkeş bu gelişinde bana şunları söyledi:
— Teşkilatımızdan mektuplar, telgraflar, telefonlar alıyorum. Yeniden partinin başına geçmemi istiyorlar. (O tarihlerde M.Ç.P. Genel Başkanı Abdülkerim Doğru idi.) Arkadaşlarını da davet et. Gelmek isteyenleri getir. Gelmek istemeyenlere de ısrar etme. Siz ve Ahmet Er gelirseniz bizim için yeterlidir. Diğerleri gelmezse gelmesinler. Fakat Ahmet Er’i muhakkak getir diyorlar. Gel gidip partiyi teslim alalım.
Gerçekten bu mealde mektuplar ben de alıyordum. “Türkeş’siz Ahmet Er’i, Ahmet Er’siz Türkeş’i tanımıyoruz” mealindeki mektuplar bana da geliyordu. “Albayım” dedim ve devamla:
— Bana müsaade edin ben kalayım. Siz devam edin.
Çok ısrar etti. En son Rıfat’la ikisini uğurladık. 10 yıl önce birbirlerine küsmüş oldukları eve 10 yıl sonra barışmış olarak döndüler. Bu beni çok sevindirmişti. Birbirimizden hoşnut olarak ayrıldık. Fakat birbirimizle görüşmüyorduk. Bu ara Manisa’da Ülkücü gençlerden Ethem Söylemez, Nizam-ı Alem Dergisi’ni yeniden çıkarmaya başladı. Aylık bir dergiydi. Türkeş bu derginin Ülkücüler tarafından okunmasını yasaklamıştı. Tabii bu yanlış bir hareketti. Kendisine de bu yanlışlığı arz etmiştim. O tarihlerde M.Ç.P.’nin şubeleri açılıyordu. Bu konuda bana uzaktan yakından mektupla, telefonla veya bizzat gelerek danışanlar oluyordu. “Efendim, Genel Merkez’den bize ilçe teşkilatını kurmamız için mektup geldi. Kuralım mı, kurmayalım mı?” diye soran herkese iki kelimelik cevabım vardı; bunu şu anda çok kişi hatırlar:
— Aklınızı kullanın.
“Kurun” veya “kurmayın” demiyordum; çünkü bende bu davanın Ülkücülük’le hiç alakası olmayan insanlar tarafından işgal edilebileceği kuşkusu vardı. Çünkü hareket Türkeş’in bizzat ifade ettiğine göre kontrolden çıkmıştı. 90-91’li yıllarda partide hizmet veren genç arkadaşlarımızın sıkıntıya düştüklerini haber alıyordum. Bu haber Ahmet Kayhan Efendi Hz. Babamız’a kadar ulaşmıştı. Bana emir verdi:
— Git efendiye söyle bu gençleri sıkmasın. Onların sözlerine ciddi olarak kulak versin.
Bu bir emirdi. Türkeş’i telefonla aradım. Kendisiyle görüşmek istediğimi arz ettim. Müsait olmadığını görüşemeyeceğini beyan etti. Bu görüşme aramızda 1992 yılının Haziran ayı içinde oldu. Ondan sonra da artık bir daha birbirimizle görüşemedik. Bu ara Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları partiden ayrılmak hususunda müzakereler yapıyorlarmış. Yalnız Yazıcıoğlu ile görüştüm. Diğer arkadaşları görmedim. Kendisine şunları söyledim:
— Her zaman için istifa edebilirsiniz. Ama biraz sabredin, büyüklerimize danışalım.
Konu Ahmet Baba’ya götürülünce, şu tavsiyede bulundu:
— Biraz daha sabredin, sıkıntınızı biliyorum. Sıkıntınız kalmazsa istifa edin. İstifadan sonra kurultaya gidin. Kurultaydan çıkan karara göre hareket edin.
Bana döndü:
— Ahmet, sen de bu gençlerin yanında ol!…
Tabi bu bir emirdi. Söylenenler bir bir tatbik edildi. Bu olaylardan sonra Ahmet Kayhan Baba Türkeş’e mükerreren “Artık bu işi bırak evine çekil!” uyarısında bulunmuş ve fakat bu husus dikkate alınmamış. Bu bilgileri bana bizzat Ahmet Kayhan Baba’mız aktarmışlardır. Ben de 1992 yılı Hacc’a gitmiştim. Oradan Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının partiden istifa etmiş olduklarını öğrendim.
İstifadan sonra olaylar şöyle gelişti: Önce kurultaya gidildi. Kurultayda alınan karar yeni bir parti kurulması istikametinde çıktı ve ardından 99 kişilik bir Kurucular Murulu listesiyle parti kuruldu. B.B.P. ivaz, garez, menfaatten uzak, korkudan azade, hür bir iradeyle Allah dostlarının mütaalası, müsaadesi emri alınarak kurulan bir partidir. Bana öyle geliyor ki, Cumhuriyet tarihinde hiçbir partinin kuruluşu B.B.P.’nin ulviyetine ulaşamaz. Bir fikrin, bir hareketin doğru veya yanlışlığı, haklılığı veya haksızlığı maddi sonuçları ile ölçülmez. Kur-an’a ve Sünnet’e uygun olup olmaması ile ölçülür. Ameller niyete bağlıdır.
Gerek gençlik ve meslek hayatımda, gerekse 27 Mayıs 1960 İhtilal Hareketi’nin öncesinde ve sonrasında, gerek yurtdışı sürgün hayatımda, gerek siyasi hayatımda gördüğüm müşterekler var. İnsanlar çok değişken oluyorlar. Devlet idaresine talip olan insanların kendi toplumlarını tanımalarını zaruri görüyorum.
Türk Milleti’ni maddi ve manevi yapısıyla, engin kültür ve ahlaki değerleriyle yüzde yüz tanıyan bir lider çıkmamıştır. Ancak bu milleti bir oran dahilinde tanıyanlar çıkmıştır. Mustafa Kemal Atatürk Türk Milleti ile en buhranlı bir dönemde karşı karşıya gelmiş, Türk Milleti’nin yüksek değerlerini bizzat müşahede etmiştir ve Kurtuluş Hareketi’nden sonra Türk Tarihi’ni uzmanlara inceletmiştir. “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözü şu gerçekle eş değerdedir:
“Sahabe–i Kiram’dan sonra İslam’a en büyük hizmeti yapan Türk Milleti’dir.”
Devlet yönetiminde bulunan, millete hizmet veren, sivil ve asker her birimin, Büyük Türk Milleti’nin maddi ve manevi yüksek değerlerini tanıması bilmesi zaruridir. Ülkemizin içinde bulunduğu sıkıntıların sebeplerinden birisi belki en büyüğü budur.
12 Eylül 1980 İhtilali’nde bir kısım siyasiler tutuklanmıştı. Ben de o tutuklananlar arasındaydım. Siyasi partilerin yöneticileri de tutuklanmışlardı. Tutukevinde iki önemli olayı binaen ve konumuza açıklık getirmesi bakımından okuyucularıma sunuyorum.

 

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: