Apocular – Kuk Çatışması

KUK taraftarı Nusaybin Belediye Başkanı Hasan Yıldırım’a PKK tarafından yapılan silahlı saldırı.

30 Mayıs 1980 günü Nusaybin Belediye Başkanı Hasan Yıldırım’ın da içinde bulunduğu makam arabası, PKK’lılar tarafından uzun menzilli silahlarla taranmıştı. Saldırıya uğrayan araçta Belediye Başkanı Hasan Yıldırım, yara almadan kurtulurken araç içinde bulunan Gaip Başak, aldığı kurşun yaraları sonucunda sevk edildiği Diyarbakır Tıp Fakültesinde öldü. Nusaybin Belediye Başkanı Hasan Yıldırım’ın öldürülme emrini PKK MK üyesi M. Hayri Durmuş vermişti. Örgüt mensupları, M. Hayri Durmuş’tan aldıkları talimat gereğince KUK yanlısı PKK muhalifi Belediye Başkanını öldürmek istemişler fakat amaçlarına ulaşamamışlardır.

PKK ve KUK arasındaki çatışmalar Temmuz ve Ağustos 1980 yılında da devam etti. Her iki örgüte mensup birçok militan bu çatışmalarda öldü. Kanlı cinayetlerle biten çatışmalardan bazıları şöyleydi: 8 Temmuz 1980’de Mardin’deki çatışmalarda Nezir Abak, Hatip Seman, Sebahattin Aktaş ölmüş her iki taraftan bir çok militan yaralanmıştı. Yine 5 Ağustos 1980 tarihinde Nusaybin’de devam eden çatışmalarda ise Fevzi Aslan, Muzaffer Dursun, Cemal Çakır adlı kişiler ölmüştü. Yine her iki taraftarı da bir çok yaralı vardı.

Temmuz 1980’in başlarında Türk soluna mensup “Kurtuluş” adlı örgütün girişimiyle PKK ve KUK aralarındaki çatışmaları sona erdirmek için bir araya geldiler. Her üç örgütün merkez komite üyeleri günlerce toplantı yaptılar. Toplantıların sonucunda, ortak açıklama yaparak aralarındaki çatışmalara son verdiklerine dair bir açıklama yapmışlardı. Fakat her iki tarafta kısa bir süre sonra bu anlaşmaya uymamış, aralarındaki çatışmalara kaldıkları yerden devam etmişlerdi.

PKK–KUK çatışmaları 1980 sonrasında yurt dışında da sürdü. 1983 yılında Kuzey Irak’ın Hafdanin bölgesinde Irak komünist partisi destekli KUK militanları, sekiz PKK’lı militanı pusuya düşürerek öldürdü. PKK’nın buna cevabı uzun sürmedi. Onlarda Irak Komünist Partisi’ne ve KUK’a mensup 15’den fazla militanı gözlerini kırpmadan öldürdüler. Apocular–KUK çatışmasıyla ilgili olarak PKK lideri Abdullah Öcalan, “yaygın cinayetlere başlayan KUK, ilk eylemlerini PKK’ya karşı yürüttüğünde arkasında KDP vardı.” diyerek, I–KDP’yi suçluyordu.

Öcalan Marksist yazar Yalçın Küçük’e bir röportajda T–KDP/KUK hareketini “ajan–provokatör örgüt” olarak nitelendirip şu suçlamalarda bulunuyordu:

I–KDP’nin aslında Türkiye’ye yansıması vardı. Bu da T–KDP idi. bu partinin daha 1972’de Dervişe Sado öncülüğünde MİT’in Diyarbakır Müsteşarlığı’na bağlandığını biliyoruz. Ve bu partinin içinden Sterka Sor adıyla çıkan bir provokatör örgütün Haki Karer’in şahadetinde kullanıldığını biliyoruz. Ayrıca KUK diye oluşan organizasyona, bize karşı şiddetli bir savaşım içinde görev verdirildiğini biliyoruz. Açık ki MİT, bundan habersiz değildir. Bu sefer yalnız T–KDP’sini değil, Irak KDP’si de, hatta diğer parçadakiler de dahil hepsini birleştirerek, Türk işbirlikçi partisi durumuna getirmek istiyor.

Apocular–KUK çatışmalarıyla ilgili olarak PKK’nın kurucu kadrolarından, 11 yıl PKK davasından cezaevinde yatan, örgütün yayın organı Özgür Halk dergisi başta olmak üzere bir çok legal ve illegal yayın organlarında yazılar yazan bir dönem PKK’nın ideologluğuna soyunan M. Can Yüce, “Doğu’da Yükselen Güneş” adlı PKK’yı yücelttiği, Apo’yu ilahlaştırdığı kitabında 12 Eylül öncesi KUK’la olan çatışmalardan da bahsediyor. “KUK Saldırısı ve Bizim Tavrımız” başlıklı bölümde şunları anlatıyordu:

Saldırı hazırlıkları öteden beri sürüyordu. Özgürlük Yolu, DDKD ve KUK kendi aralarında, Ulusal Demokratik Güç birliği (UDG) adında bir ittifak protokolü imzalamış ve kamuoyuna açıklamışlardı. Bu ittifakın görünürdeki hedefi, sömürgecilikti. Ancak bunun öyle olmadığı biliniyordu, anti–sömürgeci söylemlerin aldatmacadan öte bir anlamı bulunmuyordu. Daha sonra pratikte ve belgeleriyle açığa çıkıp kanıtlandığı gibi, UDG, PKK’ya karşı oluşmuş, oluşturulmuş bir saldırı silahıdır. 1980 yılının yaz aylarında, UDG’yi oluşturan grupların ittifakları bozuldu ve bunun üzerine birbirine üstünlük sağlamak için aralarındaki gizli ilişkileri ittifak etmek durumunda kaldılar.

KUK’un yayınladığı bir bildiri, Özgürlük Yolu ve DDKD’nin PKK’ya karşı kendilerini kullandığını, kendilerine verdikleri sözleri yerine getirmediklerini ima ediyordu. UDG’nin anti–sömürgeci bir oluşumdan çok, PKK karşıtı bir oluşum olduğunu açıkça itiraf ediyordu. İlginçtir, KUK bu itirafı yaptığında, PKK ile çatışmaları devam ediyordu. Pratikte de ortaya çıktı ki, UDG’nin sömürgeciliğe, gericiliğe ve faşist güçlere karşı bir tek eylemi yoktur. Ancak PKK’ya karşı sayısız silahlı–silahsız eylemi olmuş, yoğun bir karalama kampanyası yürütmüştür. UDG’nin oluşumunda sömürgeciliğin CHP kanadının, TKP’nin oradan Sovyet bloğunun parmağı olduğu söylenebilir. Dolayısıyla UDG’yi sıradan bir oluşum olarak değerlendirmemek gerekir. Amaçları PKK’yı ortadan kaldırmak, tasfiye etmektir. UDG, 1980’li yıllarda oluşturulan “SOL BİRLİK” gibi devrim karşıtı oluşumların bir ön örneği konumundaydı. Kısacası KUK saldırılarının bir ayağı, UDG denen karşı–devrimci oluşuma dayanıyordu.

Elbette KUK saldırılarını, salt UDG ile açıklamak yetersiz kalır. KUK, KDP’den ayrılan bir grup. Türkiye KDP’nin MİT’le sayısız ilişkisi vardı. Dervişe Sado ile birlikte KDP’nin büyük ölçüde MİT’in denetimine girdiği bilinmektedir. Öte yandan Irak KDP içinde meydana gelen gelişmelerden de doğrudan etkileniyordu. Dolayısıyla 1970’li yılların ikinci yarısında, siyaset meydanında boy gösterdiğinde arkasında açığa çıkmamış, karanlık denebilecek ilişkiler vardı. İçinde tartışmalı, şüpheli unsurların varlığı da biliniyordu. Birçok sol güç de bu durumdan haberdardı. Ancak öte yandan KUK, ilk söylemlerinde sosyalizme özel vurgu yapıyor, radikal sözler, sloganlar dile getiriyordu. Daha çok KDP’nin tabanı üzerinde örgütlenmiş, ilişkileri geri sosyal ve siyasal bağlara dayanıyordu. Bir yandan da Güney Kürdistan’daki yandaşlarından destek alıyor ve besleniyordu.

Başkan Apo ve PKK, başından beri KDP ve onun bir uzan tısı olan KUK’a karşı ihtiyatla yaklaşmış, ardındaki karanlık ilişkileri dikkatle izlemiştir. İlk başlarda PKK’ya karşı düşmanca bir tutumları yoktu. Zaten çoğu slogan ve söylemi PKK’dan aşırmışlardır. KUK daha çok Mardin, Ceylanpınar kısmen Diyarbakır alanlarında, aynı zamanda PKK’nın çok hızlı geliştiği, tabanda kök saldığı alanlardır. KUK, bu durumu yakında görüyor ve mutlaka durdurmak istiyordu. İdeolojik gücü ve politik çalışmalarıyla bunu yapamazdı. Geriye silahlı saldırıya geçmek kalıyordu. PKK’yı durdurmak, tabanında yaşanan zemin kaymasını önlemek için ülke çapında silahlı saldırı hazırlığına başladılar.

Öte yandan KUK, Mardin gibi bölgelerde en gerici feodallere, aşiretçi yapılara dayanıyordu. Örneğin Derik’te “Temeller” olarak anılan genci güç ile KUK arasında sıkı bir ilişki vardı. Temeller’in ise, PKK’ya karşı düşmanca bir tutumu söz konusuydu. Dolayısıyla KUK saldırısının dayandığı güç, aldığı genci ilişkiler ve geri sosyal yapının da etkisini kaydetmemiz gerekiyor.

Bir de içindeki ajan–provokatör unsurlara işaret etmek durumundayız. Bunların KUK saldırısında çok önemli bir rolü olmuştur.

KUK saldırısının zamanlaması da ilginç ve düşündürücüdür. PKK’ya karşı dört bir yandan saldırılar var. Sömürgeci güçler operasyonlarını yoğunlaştırmış, her gün onlarca kadro ve sempatizanı yakalıyor, işkenceden geçiriyordu. Hilvan’da Süleymanlar yeniden baş kaldırmış, 6 işçiyi kaçırarak katletmişti. Siverek’te Bucak’la çatışmalar sürüyor, devlet güçleri de bu çatışmada daha doğrudan yer alıyor, kitleleri tarayarak toplu katliam sinyallerini veriyorlardı. Antep’te DHB, Dersim’de HK saldırılarını aralıksız sürdürüyorlardı. DKDD ve Özgürlük Yolu, geliştirdikleri UDG ile PKK’ya saldırmaya hazırlanıyorlardı. KUK böyle bir ortamı kendi saldırıları için en uygun ve elverişli bir ortam olarak değerlendirdi, belli bir hazırlıktan sonra saldırıya geçti.

KUK’un neden olduğu çatışmalarda, PKK’nın en küçük bir sorumluluğu yoktur. PKK; çok planlı ve çalışmalarını baltalamayı hedefleyen karşı–devrimci bir saldırı ile karşı karşıya kalmıştı. PKK’nın yaptığı ise, tamamen kendini korumak olmuştur. Çok ilginçtir, KUK’un PKK’ya yönelik saldırgan eylemlerinden başka devlet güçlerine, faşistlere, gericilere karşı tek bir eylemi yoktur. Onlar silahlarını sadece PKK’lılara, yurtsever Kürdistanlılara karşı kullanmışlardır. Bugün bu gerçek bütün çıplaklığı ile ortada ve belgelidir.

KUK saldırıları, mücadelemize pahalıya mâl oldu. Özellikle Mardin bölgesinde güç ve enerjimizin boşa akmasına, otuzun üzerinde insan kaybına yol açtı. Dolayısıyla 1980 yılının bu kritik aşamasında KUK, sömürgeciliğe muazzam bir destek sunmuş oldu. Hiç kuşkusuz halkımız, tarihte bu uğursuz rolü oynayan KUK gibi hareketleri layık olduğu yere göndermiş, bir biçimiyle hesabını sormuştur…

 

KUK–PKK çatışmalarıyla ilgili PKK’nın bakış açısını ayrıntılı bir şekilde anlatan M. Can Yüce “Önderim, ilahım, kişiliğimi, şahsiyetimi borçlu olduğum Apocu ruhumu şekillendiren adam Başkanım” dediği PKK lideri Öcalan’ın 15 Şubat 1999’da Türkiye’ye iade edilmesinden sonra, 31 Mayıs 1999’da İmralı’daki mahkemede yaptığı savunmada PKK’nın yıllarca savunduğu görüşlerin tam tersi bir siyaset izlemesi karşısında, PKK’yı ve Öcalan’ı yerden yere vuran yazılar yazdı ve kitaplar yayınladı.

Apo’nun savunmasından bir ay önce Nisan 1999’da “Doğu’da Yükselen Güneş” adlı iki ciltlik bir kitabı yayınlanan Yüce; bu kitapta ise PKK’nın siyasi tarihini ve mücadelesini yüceltiyor “Önderim, İlahım, Başkanım” dediği Öcalan’a büyük methiyeler diziyordu.

Bu kitabın yayınlanmasından kısa bir süre sonra Apo’nun İmralı’daki savunmasını hem Apo’nun intiharı olarak değerlendiriyor, hem de PKK yönetimini ağır bir dille eleştiriyor, hakaretlerde bulunuyordu. M. Can Yüce’nin, Apo’yu “tasfiyecilikle”, “karşı–devrimcilikle”, “ihanetle” suçlamadan önce yayınlanan “Doğu’da Yükselen Güneş” adlı kitabında Apo’yla ilgili sözlerinden bazıları şöyleydi:

Bizi yaratan Başkan Apo.” “Apoculuk evrensel bir ideolojidir.” “Apocu Özgürlük Öğretisi, 21. yüzyılın insanlık ve çağımızın en temel sorunlarına çözüm getirme iddiasında olan devrim ideolojisi, teorisi ve pratiğidir.” “Apo Sosyalizmi, Apocu Özgürlük Öğretisi, olgun sosyalizmin devrimci temsilini yakalayan ve bir bölge devrimi olan devrimci pratiği ile bu iddiada olduğunu doğrulayan bir ideolojidir.

Öcalan ile ilgili bu sözleri yazan M. Can Yüce, Öcalan’ın İmralı’daki savunmasından sonra, bir grup arkadaşıyla birlikte “yolumuza devam ediyoruz” başlıklı küçük bir kırmızı broşür yayınlayarak Öcalan’ı eleştirmiş, daha sonra bu eleştirilerini Mahsum Hayri Pir müstehar ismini kullanarak (bu isimlerden Mahsum (soyadı Korkmaz) Mart 1986’da Gabar dağında şüpheli bir şekilde öldürülmüştü. Hayri (soyadı Durmuş) ve soyadı Pir (adı Kemal) iki kişi PKK’nın öncü kadrolarından olup Eylül 1982’de Diyarbakır Cezaevinde ölüm orucunda ölenlerdir) “Bir Yanılsamanın Sonu” adlı 508 sayfalık kitapta sürdürerek Öcalan’ı “işbirlikçilikle”, “hainlikle”, “Kürt halkına ihanetle” suçlayan ithamlarda bulunuyordu. “Doğu’da Yükselen Güneş” diye tarif ettiği Başkan Apo’suna “Meğer Doğu’da Yükselen güneşimiz Öcalan koca bir yanılsamaymış. Hey–hat yanıldık, yanıltıldık, yanıltmanın aracı yapıldık” sözleriyle tepkisini ortaya koyuyordu. İşte Can Yüce’den Abdullah Öcalan’la  ilgili bazı sözler:

O’nu devrimci yurtsever ve sosyalist bir önder bildik, değerlerimizin temsilcisi, parti birliğinin simgesi, devrimin ve partimizin önderi gördük. Bu anlamda güvendik, bağlandık; bu o kadar ileri boyutlara vardı ki, büyülendik, eleştirel aklımız zayıfladı, bilimsel olmayan öğeler düşünce ve duygu dünyamıza nüfuz etmeye başladı. Çok inandık. Kimi yaklaşımları ve davranışları karşısında kimi zaman, kimi sorularımız oluştu, bunlar, kafamızı ve yüreğimizi kurcaladı. Ancak bu sorularımızı ilerletmedik.

Öcalan’a yaklaşımımız bilimsel sınırları zorladı, öyle ki onu devrimci değerlerle özdeş gördük. Oysa o da bir insandı, bu toplumdan çıkmış, bu toplum ve dünya ile sürekli bir ilişki ve etkileşim içindeydi. Öcalan’ın tek kişiyi, kendini esas alan keyfi ve sorumsuz yönetiminin teorileştirilmesine, kültürünün oluşmasına, yerleşmesine katkı sunduk, hizmet ettik, “Güneş” kavramıyla soyutladık, gökyüzüne çıkarma serüvenine katkıda bulunduk. Bu yaklaşımımızın içinde bilim dışı öğeler olsa da inanarak yaptık, devrimci kaygılardan hareket ettik, hiçbir hesap ve beklenti içinde olmadan… Devrim ve sosyalizme hizmet etme tutkusu bu noktada harekete geçiren temel etken ve dürtü oldu.

Ama heyhat! Yanıldık, yanıltıldık, yanıltmanın aracı yapıldık!

Meğer “Doğu’da Yükselen Güneş”imiz Öcalan koca bir yanılsamaymış!

Gökyüzünde parıldayan, göz kamaştıran ışık kümesi gerçek anlamda bir illüzyonmuş, bir göz boyamadan öte bir anlam ifade etmezmiş!

Güneş yanılsaması, ışık illüzyonu İmralı’da deşifre oldu, sihir bozuldu, her şey bütün yalınlığı ve yakıcılığı ile açığa çıktı. İnanılmazdı, akıl almaz bir şeydi, ama gerçekti. Büyü bozulmuştu. Tarihimizin en büyük, dünya tarihinin en büyük yanılsamalarından biri uluslararası karşı–devrim hareketinin şiddeti sonucu böyle açığa çıktı; İmralı, tarihimizin en büyük Yanılsamanın Sonuna işaret etti!…

15 Şubat’la birlikte Öcalan gerçekliği bütün çarpıcılığı ve yakıcılığı ile açığa çıktı. Öcalan kendisini var eden, yücelten devrimden, devrim değerlerinden, partiden halktan koptu, Cumhuriyet’e sığındı, denize düşenin yılana sarılması gibi… Şimdi orada yaşam dilenciliğini yapıyor… Acıdır, trajiktir, daha çok da utanç vericidir!

Öcalan, İmralı’da tam anlamıyla teslim olmuş, tarihimizin en büyük ihanetini gerçekleştirmiş, bunu kendisiyle sınırlı tutmayarak tüm tarihimize, partimize, devrimimize ve halkımıza topyekün tasfiyecilik biçimde yatıyordu. Bu çıplak ve kaba gerçeği görmek için çok özel bir yeteneğe ve çabaya da gerek yoktu, belgeler ortadaydı, nesnel veriler ve gelişmeler tartışmaya yer vermeyecek kadar açıktı. Az çok anlama gücü olan herkes bu çıplak gerçeği görmekte zorlanmazdı. Sorun karar ve tavır almaktı. Bunu da yaptık. Ama işimiz bununla bitmiyordu.

Önümüzde mutlaka yanıtlanması gereken koca bir soru vardı: Öcalan neden teslim olmuştu, neden ihanet etmişti, neden şimdi tarihimizin en büyük tasfiye hareketine “önderlik” ediyordu? Neden bir çırpıda tüm devrim değerlerinden vazgeçmiş ve cumhuriyet ideologu kesilmiş, neden kırk yıllık bir “Atatürkçü” oluvermişti? Bu sorular bizi kaçınılmaz olarak Öcalan gerçeğini bütün boyutlarıyla incelemeye, Öcalan kişiliğini ve parti içindeki pratiğini bütün derinliği ile çözümleme zorunluluğuna götürüyordu. Bu zorunluluğun gereklerini yapmaya çalıştık, genel bir çerçevesini bu çalışmada işledik. “Bir Yanılsamanın Sonu”, anılan zorunluluğun bir sonucudur. Aynı zamanda bizim için özeleştiri metni niteliğindedir. O güne dek Öcalan için yaptığımız tanımlamaların, soyutlamaların bir yanılsama olduğunu her açıdan gözler önüne serdiği için, Bir Yanılsamanın Sonu, aynı zamanda bu nitelikteki çalışmalarımızın bir rövanşı niteliğindedir. Ama henüz rövanşın tümü değil, sadece bir ilk muharebesidir; diğerleri de gelecek!…

Tekrar da olsa açıkça vurgulamalıyız ki, bugün ulaştığımız Öcalan eleştirisi, 15 Şubat sonrası ve İmralı teslimiyetinden sonra yaptığınız kapsamlı sorgulamaların, tartışmaların ve değerlendirmelerin bir sonucudur.

KUK’un 1980 sonrasındaki bölünmelerinden sonra “Kürdistan Ulusal Kurtuluşçuları Avrupa Yürütme Komitesi” adına konuşan sözcülerinden biri Rafet Ballı ile yapılan röportajda PKK ile ilgili şu sözleri sarf ediyordu:

PKK, kurulduğu günden bu yana kendisiyle diğer Kürt örgütleri arasına kalın duvarlar ören bir örgüttür. PKK her şeye kendi damgasını vurmak isteyen ve her şeyi kendi tekeline almak isteyen bir örgüttür. PKK’nın ideolojik ve politik çizgisine, onun örgütsel yapısına ve bugüne kadarki pratiğine ilişkin eleştiri ve değerlendirmelerimizi saklı tutmak koşuluyla, burada esas olarak bir nokta üzerinde durmak istiyoruz. PKK, Kürdistan’da kendisi dışında başka hiçbir siyasi gücü yurtsever ve dost görmüyor. Kendisi dışındaki yurtsever–demokratik güçleri “ajan “, “hain “, “işbirlikçi” vs. görüyor ve onlara karşı düşmanca bir politika izliyor. Bu görüş ve tavır, PKK’nın kuruluş bildirgesinde yer alıyor ve bugüne kadar bir değişikliğe uğramamıştır. Aksine bugüne kadar pratikte daha da derinleştirilmiştir.

Bugün ne T–KDP’nin ne de onun geleneğinden gelen KUK vb. fraksiyonların Kürt solunda etkisi ve gücü yoktur. Ama, bu örgütler içerisinde yer alan birçok yönetici ve militanın hala I–KDP ile ilişkileri mevcuttur.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: