Arnavutlara Sultan Hamid Aleyhine Dağıtılan Beyannâme

Arnavutlara Sultan Hamid Aleyhine Dağıtılan Beyannâme

 

Terakki ve İttihat Cemiyeti bir taraftan Avrupa devletleri nezdinde bu ve buna benzer muhtıralar ve teşebbüsler yaparak Makedonya’nın Türkiye’den ayrılmasını men etmeğe çalışırken diğer taraftan da Rumelindeki İslâm ahaliyi ikaza ve Abdülhamid aleyhine tahrike uğraşıyordu. Bu münasebetle “Arnavut kardeşlerimize” de bir beyananme hazırlamıştı. Arnavut milletinin bütün hislerini tahrik edecek cümlelerle dolu olan bu beyannamede deniliyordu ki:

“Ey cesaretile dünyayı titreten Arnavut milleti, ey aslan yürekli Arnavut Bey’leri!Görmüyor musunuz içimize hainler doldu. Mülk ve millet elden gidiyor. Namusumuza dokunulmak isteniyor. Ey Arnavut aslanları, daha ne zamana kadar sabredeceksiniz? Kur’an-ı azimüşşanı düştüğü yerden kaldırmaya bütün vatanı ve İslâmiyeti kurtarmaya sizin gibi aslanlar çalışmazsa kim çalışacaktır? Bugünkü hükûmetten hayır beklemeyecek kadar akıllı olduğumuzu ispat ettiniz. Zira emin olunuz ki Sultan Hamid’le sarayındaki adamlar İslâmların en büyük düşmanıdırlar. Rumeli’yi görmüyor musunuz? Oraya ecnebilerin gelmesine kim sebep oldu? Koca bir milleti ecnebi kumandası altına kim soktu? Eğer vatanımızı, hükûmetimizi biz ıslah etseydik adaletle iş görseydik başımıza bu haller gelir miydi? Evlatlarımızı, ırz ve namusumuzu Karadağlılara kim çiğnetti? Bulgarlar eşkiyalığa başladıkları zaman hükûmet ordular getirtti, Rumeli’yi askerle doldurdu. Her tarafa Müslüman kanı seller gibi akıyordu. Hükûmet İslâmlara bakmadı, Bulgarların kılıcından kurtarmadı. En büyük kolordusu ile Arnavutluk’un üzerine yürüdü.

Ey din kardeşlerimiz, o vakit görmediniz mi, ibret almadınız mı? Sultan Hamid, en büyük düşmanlığının İslâmlara karşı olduğunu gösterdi. Ömer Rüştü Paşa, Nasır Paşa askerle üzerlerinize yürüdüler. Kosova’da, Manastır’da Bulgarlar İslâm kanı içerlerken sultan Hamid Arnavutluk’u vurunuz diye Ömer Rüştü Paşa’ya telgraflar çekiyor ve emirler veriyordu. Yakova’yı çiğnediler, İpeğe, Prizre’ne yürüdüler.

Ey Arnavut milleti, gözlerinizi açınız, dostu düşmandan seçiniz. Felaket günleri geliyor. Rumeli elden gidiyor. Siz de elden gideceksiniz. Arnavutlar gibi serbest ve yiğit bir milletin hala uykuda kaldığına dünya taaccüp ediyor.

Bosna ve Hersek ne oldu? Sultan Hamid’in oradaki Müslüman kardeşlerimizin başlarına getirdiği felaketi, sizin de başınıza getirmeyeceğinden emin misiniz? Orada İslâmın şerefi, namusu elden gitti. Nemçe Hükûmeti Boşnakların silahlarını ellerinden aldı. Büyüklerini, Beylerini ortadan kaldırdı. Kimisini hapsetti, kimisini sürdü. Sekiz Boşnak evine ancak kör bir balta verildi. Din kardeşlerimiz kadın gibi bırakıldı. Kadınların ırzına geçildi. Bütün İsklamiyet esir oldu. Buna inanmayan içinizde kim var? Bunların başına gelenleri görmediniz mi?”

Yukardaki beyannamenin Arnavut milletinin hislerini okşayan cümlelerden istenen rolü oynadığı inkar edilemez. Beyannamenin aynı zamanda Arnavut milletini galeyana getirecek bir tarzda yazıldığına itina edildiğine şüphe yoktur. Terakki ve İttihat Cemiyeti, Boşnakların ellerinden silahları alındı, kadın gibi bırakıldı demekle aynı akıbete yakında Arnavutların da maruz kalacağını bütün Arnavut milletine anlatmak istiyordu. Abdülhamid tarafından sevkedilen orduların Arnavut topraklarını çizmeleri altında çiğnemekte oldukların Arnavut milletine hatırlatıyordu. Bu tahrikamiz sözleri ortaya atmak Arnavutları Abdülhamid’in zalimane idaresine karşı ayaklandırmak için şüphesiz faydadan hali değildi. Yalnız, atılan bu galeyan tohumlarının hasadı hangi zamana tesadüf edeceğini de hesaba katmak lazımdı. Maatteessüf bu tohumların mahsulü Meşrutiyet’ten sonra iş başına İttihat ve Terakki idaresi zamanında olgun bir hale gelmişti, o vakit Abdülhamid orduları yerine Meşrutiyet orduları Arnavutluk’u çiğnemeğe ve Nemçe idaresi yerine Meşrutiyet idaresi Arnavutların silahlarını toplamağa başlamıştı.

Bunları yazmaktaki maksadımız Arnavut isyanlarında dolayı o zamanki İttihat ve Terakki idaresini mes’ul tutmaktan ziyade yukardaki beyannameyi yazarak Arnavutlara dağıtan Meşrutiyet’ten evvelki Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin düşüncelerile Meşrutiyet’ten sonraki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin icraatı arasında ne büyük tezatlar hasıl olduğu hakkında nazar-ı dikkati celb etmektir.

Terakki ve İttihat Cemiyeti Arnavutlara hitap eden bu beyannamesinde bakınız daha neler yazıyordu:

“Hergün Rumeli’yi, Anadolu’yu paylaşmak, Arnavutluk’u İslâm hükûmetinden ayırmak için hesaplar yapılıyor. Avrupa Gazetelerine yazılar yazılıyor. Sultan Hamid gizli gizli müzakereler devam ediyor. Ah o Sultan Hamid, İslâmiyetin başına belalar açtı! Daha da ne belalar açacak! Eğer bunlardan ibret alıp uyanmayacak olursanız artık Rumeli’ye Allah rahmet eylesin demekten başka çare kalmıyor.”

Ey Arnavut kardeşlerimiz! Pekala bilirsiniz ki insan bu dünyada ırz ve namusu ve vatanı için yaşar. Irz ve namusun düşman ayakları altında, din ve vatan hainleri elinde kaldığını görüyor musunuz? Öyle ise ne bekliyorsunuz? Din ve vatan uğrunda siz ölmekten çekinmezsiniz. Sizin kefenleriniz boynunuzdadır. Ey Ümmet-i Muhammed gayrete geliniz aranızda besalar yapınız, Allahın birliği önünde birleşiniz, ölünceye kadar ayrılmayınız.

İşte ıslahat diye Priştin’e Sancağı’na girdiler, yarın İpeğe, Prizrene, ve İşkodra’ya da gireceklerdir. Hepimizi ellerinde esir edecekler, aklımızı başımıza toplayalım. Biz kendimizi ıslah edemez miydik? Bizim akıllı adamlarımız yok muydu? Bunlar hep zalim Abdülhamid’in yüzünden gördüğümüz felaketlerdir. İhtimal ki yakında bütün Rumeli’nden askerlerimizi de kovacaklar, hepimizi rezil ve esir edecekler. Siz ki hakikaten Müslümansınız, siz ki hakikaten Allah’ın en namuslu kulları, Peygamberimiz Efendimizin en cesur ümmetisiniz, siz ki din ve millet uğurunda ölmekten korkmazsınız, artık sabretmeyiniz. Sultan Hamid’e itaat etmek küfürdür. Zira Mısır’ın, Hind’in en büyük uleması bu hain Padişah’ın haline fetva verdiler. Kur’anlar, ayetleri cemilerde, medreselerde okunmayan, hadis-i şerifleri sildiren, İslâmın mülküne düşmanları sokan, milleti hain mürtetler elinde bırakan bir Padişah’a itaat caiz değildir, dediler. Gelecek padişahımız Reşat Efendi Hazretleridir.”

Beyannamenin burasında bir daha tevakkuf ederek İttihat ve Terakki idaresinin Meşrutiyet’ten sonra da milletteki taassubu bir kuvvet zannetmekle ne büyük bir hata işlemiş olduğunu hatırlatmak istiyoruz. Meşrutiyet idaresi kuvvet zannetiği o kara cehaletten doğan taassuba el sürmekten çok korktuğu için terakki yolunda atabileceği birçok adımları atmaktan son derece çekinmekle vakit geçirmişti. Madem ki beyannamede yazıldığı vechile yalnız Arnavutlar “hakikatten Müslüman” idiler, o halde Türklerin o taassuba son derece riayet etmelerine ne lüzum vardı?

Arnavut milletine karşı birçok komplimanlardan ve Arnavutları alakadar eden dedikodulardan bahis olan bu beyannamenin sonunda deniliyordu ki:

“Toska Arnavutları da uykudadır. Maazallah bu cesur kardeşlerimiz de bu gidişle mahvolacaklar. İsmail Kemal gibi şimdi Atina’da Yunan hükûmetinin parasile geçinen bazı alçak Bey’ler Arnavutluk’u satmağa çalışıyorlar. Kendi menfaatleri için İslâmların namusunu berbat ediyorlar. Ey Arnavutlar, iyi biliniz ki en büyük düşmanlarımız kendi aramızda, kendi içimizdedir. Evvela içimizdeki bu düşmanların vücutlarından milletimizi kurtaralım!

Nemçe hükûmeti aranıza saldığı gizli adamlarile Latinleri, bulup Arnavutluk’u zaptetmeğe çalışıyor. Sultan Hamid ise cesaretinizi muhafaza edeceği yerde ellerinizden silahları almak, sizi diri diri düşmanlara teslim etmek istiyor. Ey Müslümanlar, avunmayınız, beyhude şeyler için biribirinize düşman olmayınız, din kardeşlerinizin kanını dökmeyiniz, birleşiniz. Vatanımız elden gidecek, esir olacağız!

Ey Mahmut Beyoğulları, Ey Gosinalı Ali Paşalar, Ey Hacı Zeynel Beyler, Ey Tepedelenli Ali Paşalar gibi meşhur arslanlar yetiştiren Arnavut milletinin namuslu Bey’leri! Düşmanları mülkümüze saldırtacak ihtilaflar ve vesileler ihdas edeceğiniz yerde İslâm milletinin ittihadına çalışınız. Vatanımızı satmak isteyen düşmanların vücutlarını ortadan kaldırmağa el birliğile gayret edelim, bu zalimlere hadlerini bildirelim. Madem ki İslamız o halde elele vererek kuvvetli olalım canlarımızı feda edelim.

Yalnız zalimlere boyun eğmeyelim.Vatanımızı düşmanlara çiğnetmeyelim. Zalim bir Padişah’ın keyfine kurban olmayalım. Eğer insan gibi yaşamak istersen Millet Meclisi’ni açalım. Sultan Hamid millete düşman olduğu için Millet Meclisi’ni dağıttı. İslâm ümmetinin hakkını tanımadı.

Cenab-ı hak Kur’an-ı kerimde hükûmetleri, milletin akıllılarıyla meşveret ederek idare etmek lazımgelir diye emir buyurduğu halde Sultan Hamid Allah’ın emrine karşı gelerek milletin akıllılarını istemedi, sözlerini dinlemedi. Etrafına topladığı bir sürü mürtedderle cümlemizi mahvetmeğe çalışıyor. Hakkımızı yiyor. Nerede namuslu müderrisler, hocalar, alimler varsa, hepsini nefyetti (!)

Bütün İslâmiyeti, bütün Osmanlıları kurtaracak ve Avrupalıların müdahalesini vatanımızdan çıkaracak yalnız bir çare vardır ki o da Millet Meclisi’ni istemektir. Bu Millet Meclisi’ne gidecek olan akıllı adamları yine milletseçip göndereceğinden her iş yolunda olur ve milletin şevket ve kudretini yükseltir. Padişah’la hükûmet memurları istedikleri gibi hırsızlık yapamazlar ve milletin hakkını gasbedemezler. Bilakis şimdi olduğu gibi herşey Sultan Hamid’in elinde kalırsa, mülkümüz ve vatanımız parça parça olacaktır. Maazallah Rumeli elden giderse Arnavutlukla hilafet makamı olan İstanbul’un arasına düşman girmiş olacağından sonu cümle-i millet için felakettir. Öyle ise ey İslâm ehilleri, artık uyanalım. Artık gözlerimizi açalım, çünkü düşmanlar başımıza bindi, mahvoluyoruz. Bu fena hükûmetten kurtulmak için Millet Meclisi ile idare olunan adaletli bir hükûmet isteyelim. Bu uğurda icap ederse kanlarımızın son damlasına kadar feda edelim.”

Bu beyannameyi yazanlar acaba bugün berhayat mıdırlar? Berhayat iseler, o zamandan beri Arnavutluk’la hilafet makamı arasına neler girdiğini, hilafetin hurafata karıştığını ve o hurafat etrafındaki döküntüler de ortadan kaldırıldıktan sonra, yalnız İslâmlardan ve Osmanlılardan bahseden yukarıdaki beyannamede isimlerinin yazılmasına tenezzül edilmeyen Türk milletinin hakiki Türk vatanını nasıl yeniden kurmağa muvaffak olduğunu gördükleri zaman ne düşünüyorlar?

Beyannamenin sonuna şakuli vaziyette bir kılınç resmi tersim edilmişti. Bu resmin altında aşağıdaki cümle yazılı idi..

“İş bu vasiyetnameyi Allah aşkına hem kendiniz okuyunuz, hem de başka Müslüman kardeşlerimize okuyup anlatınız. Birer tanesini de camiişerif kapılarına yapıştırınız, taki bütün ümmet-i Muhammedin okuyup gözü açılsın.”

İttihat ve Terakki Cemiyeti gerek hariçte gerekse dahilde bu suretle bir taraftan Abdülhamid idaresine karşı mücadele ederken ve diğer taraftan da memleketin parçalanmaması için elinden geldiği kadar çalışırken cemiyetin ilk müessislerinden bulunan ve müessisler içinde cemiyetin meydana gelmesinde en ziyade hizmeti görülmüş olan Doktor İshak Sükutî Bey verem hastalığının gittikçe artmasından dolayı hayatının son aylarını yaşıyordu.

Burada şunu kaydetmek isteriz ki Doktor İshak Sükutî Bey’le tıbbiyeli arkadaşları İstanbul’da ilk defa 1891 senesinde Abdülhamid’e karşı gizli bir cemiyet kurdukları zaman bu cemiyetin ismi yoktu. Yalnız öyle bir cemiyetin teşekkül ettiği Paris’te bulunan Ahmet Rıza Bey’e bildirilmişti. Ahmet Rıza Bey gelen cevapta cemiyete “İttihat ve Terakki” isminin verilmesi muvafık olacağı yazılmıştı. Bunun üzerine tıbbiyeli arkadaşlar kurdukları cemiyete “İttihat ve Terakki” namını vermişlerdi.

Ahmet Rıza Bey’in İstanbul’daki cemiyete bu namı vermesi nereden aklına gelmişti? Ahmet Rıza Bey genç yaşında iken o devirde yeni ortaya çıkmış olan Auguste Comte ve Stuart Mille gibi filozofların eserlerini okumuştu. Auguste Comte felsefede Positivizmi tesis etmişti. Ahmet Rıza Bey de felsefe ilmindeki bu yeni cereyana kapılmıştı. Positivistlerin düsturu “ordre et progres” idi. “İntizam ve terakki” manasına gelen bu düsturu Ahmet Rıza Bey İstanbul’daki cemiyete vermek istemiş, fakat Osmanlı Devleti’ni bir birçok unsurlardan mürekkep olduğunu nazar-ı dikkate alarak düsturdaki “intizam” kelimesini çıkarıp onun yerine “İttihat” kelimesini koymuş ve cemiyeti bu suretle “İttihat ve Terakki” tesmiye etmişti.

Şimdi o “İttihat ve Terakki”nin ilk ve en hazaretli azasından biri olan İshak Sükutî 1901 senesi iptidasında müptela olduğu verem hastalığından dolayı o kadar zayıf düşmüştü ki arkadaşlarının mektuplarına bile pek güçlükle cevap verebiliyordu. İshak Sükutî Bey “İttihat ve Terakki” cemiyeti taraftarlarının nazarında daima mistik bir şahsiyet olarak yadedilir. O’nun melek haslet bir zat olması, cemiyetin bidayeti teşekkülünden kendi vefatına kadar cemiyete ve umumi işlere ait meseleleri büyük bir dirayet ve ihata ile kavraması, akıl, zeka ve ilimce bütün arkadaşlarına üstün olması ve nihayet fedakarlığı son dereceye kadar ilerleterek verem olduğu halde nefsini düşünmeyip 1500 franktan ibaret olan maaşının 1300 frangını “Osmanlı” Gazetesi’nin neşrine tahsis etmesi, tedaviye şiddetle muhtaç iken ayda iki yüz frankla geçinecek kadar feda-i nefs göstermesi ve nihayet Meşrutiyet’ten çok zaman evvel vefat ederek en büyük emeli olan Meşrutiyet’in istihalini görememesi onun müruru zamanla İttihat veTerakki ailesi efradı arasında mistik bir şahsiyet halin almasına sebep olmuştu.

İshak Sükutî Diyarbakırlı bir Kürt idi. 1901 senesi başlangıcında Diyarbakırde büyük bir isyan olmuş, üç gün üç gece Diyarbakırlı Türkler, kürtlerle Ermeniler bir birlerini kesmişlerdi. Doktor Nazım Bey Roma civarında Frascatti’de oturan İshak Sükutî Bey’e yazdığı bir mektubunda Diyarbakır hadiseleri hakkında tefsilat istemişti. O zaman ahvali pek güzel tasvir eden 20 şubat 1901 tarihli cevabında İshak Sükutî Bey diyordu ki:

“Vali ile Fransız Konsolosu arasındaki adavet, malum ya her vilayetimizde olduğu gibi, Diyarbakır’da da hükümfermadır.

Ecnebi konsoloslar, valilerden ziyade hüküm sürmek isterler. Fransa’nın Diyarbakır konsolosu ise zaten Fransızların en adi cinsine mensup olduğundan, irtikap etmediği edepsizlik kalmıyordu. Sonra tebaasından olmadığı adamları himaye vesaire gibi bin türlü fesatlara sebep olmakta idi.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: