ASKER KÖKENLİ REFORMCU

ASKER KÖKENLİ REFORMCU
DİYANET İşleri Başkanlığı her devirde “milletin gözü, kulağı, gönlü” olmaya çalışmış bir kuruluştu.
Burası, Hilafetin kaldırılmasıyla birlikte bu ismi alarak Başbakanlığa bağlanmıştır. Böylece hem idari hem de siyasi bir karar organının etkisi altına alınmıştı.
Bir söz, bir beyanat veya bir karar hem toplumu et-kiler hem de siyaset odaklarının malzemesi oluverir.
Hülasa, ne içtenlikle Diyanet kurumunu reddedip proğramlardan çıkarırlar, ne de tam kabullenerek güzel hizmet vermesini sağlayan bir gayretin içinde olurlar.
Durum böyle olunca, Diyanet, her siyasi otoritenin elinde itilip kakılan bir kurum olup çıkar.
Kurum, 1960 ihtilalinin getirdiği tabii senatörlük döneminde daha bir gariplik arz etmiştir.
Bu dönemde, Ahmet Yıldız ve Mehmet Özgüneş gibi eksik ve yanlış din bilgisine sahip kimi asker kökenli sena-törler zaman zaman Diyanete el atmışlar, eleştirmişlerdir. Kimi zaman pireyi deve yaparak anormal tayinler yaptırmışlardır. Kendilerinin senato kürsüsünde yazılı ve sözlü soru önergesi vermeleri, bunu alışkanlık haline getirmeleri unutulur gibi değildir.
Burada ilginç bir hatıramı da anlatmak istiyorum; Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Yaşar Tunagür Hoca, bir iş için beni odasına çağırdığı zaman yanında tabii senatörlerden Ahmet Yıldız vardı. Müftü olan kardeşinin tayini için ricaya geldiği anlaşılıyordu. Yaşar Hoca, sohbet sırasında konuyu bir noktaya getirerek: “Bakın, siz askersiniz. Sahanız belli. Ama Diyanete çok müdahale ediyor, ihtisası-nız olmadığı halde gelişi-güzel beyanatta bulunuyorsunuz. Bu çok yanlış ve sakıncalı. Din adamı olarak sizin askeri eğitiminizi ve çalışmalarınızı eleştirirsek hemen müdahale eder ve ‘Siz anlamazsınız, konuşmayın’ dersiniz.” dedi.
O gün Ahmet Yıldız buna pek itiraz etmedi ama yine de senatoda bildiğini yaptı. Diyanette çalışanlar hakkında beyanat verdi.
Kurum üzerinde, böyle yoğun baskıların hüküm sürdüğü, tartışma konusu haline getirildiği yıllarda ben de burada görevliydim. Hizmet bilinciyle çalışan bir kadronun içinde olmak benim için bir şanstı.
Bütün imkansızlıklara rağmen, gece gündüz demeden çalışan bu ekip gerçekten başarılıydı. Daha doğrusu inanmıştı ve çalışıyordu. Başarı örnekleri vardı. Burayı sıradan bir devlet kuruluşu olarak görmüyordum. Milletin inançlarını kuvvetlendirmek, bu çerçevede güzeli, doğruyu ve iyiyi anlatmak için ehil insanlar iş başına getiriliyordu.
Ancak ihtiyaç olan ilim, ehliyet ve ahlak iken, bu çerçevede çalışmak gerekirken Türkiye çalkalanıyordu; yürüyüşler, grevler, olaylar başını almış gidiyordu. Buna rağmen gözler yine de Diyanet’teydi.
Çok geçmemiş; 12 Mart Muhtırası verilmiş, Demirel hükümeti istifa etmişti. Yerine, bir günde “Bağımsız Mebus” olan Nihat Erim’in başkanlığında yeni bir hükümet kurulmuştu. Ortada da garip bir durum vardı: Her düşünceden bakanın olduğu “Reformcu bir kabine” den söz ediliyordu. “Reformcu hükümet” ilk önce anarşiyi durduracak; herkesi “hiza”ya sokacak, daha sonra hızlı bir biçimde bozulan ekonomiyi düzeltecekti.
Hükümet programının özeti adeta buydu. Gel gör ki ilk günden itibaren çok sesli bir koro ortaya çıktı. Hükümet üyeleri, kendi alanlarında, daha işin özelliğini, sorunlarını araştırmadan beyanat vermeye başlamışlardı. Hele Başbakan Yardımcısı Atilla Karaosmanoğlu ekonomideki mucizevi önerileriyle gündemden hiç düşmüyordu.
İşin en ilginç yönlerinden birisi de Diyanet İşleri Başkanlığı’na bakacak olan Devlet Bakanlığı’na, tabii sena-tör Mehmet Özgüneş’in getirilmesiydi.
Özgüneş’in asıl işi, kurumla uğraşarak; içinde çalışanları rahatsız etmekti.
Onun getirilmesi ile birlikte kurumda tam bir fırtına esmeye başladı. İdealist, samimi, dost insanlar bu fırtınadan nasiplendiler. Darmadağın edildiler, hiç de hak etmedikleri bir ceza ile karşılaştılar
Bazı kesimlerde bu icraatı alkışlayıp teşvik ediyorlardı. Geride kalanlara da baskı yapılıyordu. O tarihlerde, kurumda: Gümüşhaneli Lütfi Doğan vardı. (Diyanet’te iki Lütfi Doğan’ın bulunması, ikisinin de Başkanlık yapmaları zaman zaman karışıklığa meydan verdiği için, kendisini “Gümüşhaneli” diye ayırmak gerekir, diye düşünüyorum).
Lütfi Doğan, nadir insanlardan birisidir. Samimi, dürüst ve takva sahibi bir kişiliktir, bir gönül adamıdır.
Bu makama başkaları gibi paraşütle inmemiş, basamakları bütün zorluklara rağmen bir bir çıkmıştır. Yüzünde sürekli haketmişliğin huzuru olmuştur.
Hem Diyanet bu müstesna kişiden çok şey elde etmiş, hem de “İlm-i siyaset”i, bu çerçevede iyi idareciliği getirmiştir.
Onun zarif tavırları, yumuşaklığı, hassasiyeti, ilimle idareciliği birlikte yürütmesi örnek meziyetleriydi. Siyaset, neleri ve kimleri yok etmiyor ki!
Bu insan 12 Mart Darbesi’nin Diyanete yönelen baskılarına direndi. Kurumla ilgili yanlış kanaatleri samimi güven veren tavrıyla yenmeye çalıştı. Reform düşüncesi ile karşısına dikilen yeni ekiple uyum içinde olmaya özen gösterdi. Zaman zaman oluşan tepkileri hafifletti. Ama daha fazlasını- istediği halde- yapamadı. Birilerinin bu makama gelebilmesi ve “icraat” yapabilmesi için, birisinin feda edilmesi gerekiyordu.
Günün idarecileri demokrasiyi, çok sesliliği içlerine sindirmiş değillerdi. Üstelik, kendileri gibi düşünmeyenleri cezalandırma alışkanlığına sahiptiler. Tek doğru kendileriydi; bu nedenle başkalarına hayat hakkı tanımak istemiyorlardı.
Doğan Hoca, işte böyle bir siyasi ortamda, çevresinde hizmet veren insanları koruyordu. Bunların içinde ben de vardım. “Personel Atama Şefi”ydim. Bütün gözler üstümdeydi: Ne yapıyor? Kiminle konuşuyor? Hangi gazeteyi okuyor? Yanında çalışanlar kimlerdi? Bunlar öğrenilmişti. Sıkıntılı günlerimizden birisiydi. Lütfi Doğan Hoca Özlük İşleri Müdürü rahmetli Necati Kavut ile beni makamına çağırdı, kendine has zarif üslubu ile “Sizin bu görevlerinizden alınmanız için çok ısrarlı bir baskı var, direniyorum. Devlet Bakanı Mehmet Özgüneş’e gerekli olan şeyleri söyledim, ama ısrarlı. Sizinle görüşmek istiyor. Gidin görüşün. Sakın kendisine eleştiri yöneltmeyin. Sadece söylediklerini dinleyin.” dedi.
Biliyordum; “neden”, “niçin”diye sormak yersizdi. Mesele açıktı. Bizi hesaba çekecekti.
Bu düşüncelerle bakanlığın yolunu tuttuk. Randevu saatini beş dakika geçirdiğimiz için Özel Kalem Müdürü’nün tavrı biraz sert oldu. “Yerinize başka bir heyet aldım, bekleyeceksiniz.!” dedi. Müdür ile karşılıklı oturduk. Bir bakanla ilk kez görüşmenin heyecanını yaşıyorduk.
Bizi nasıl karşılayacak, neler söyleyecek, görüşme nasıl sonuçlanacaktı? Bunları tahmin etmek kolay değildi. Zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Heyet çoktan çıkmıştı. Fakat Özel Kalem Müdürü bizi hâlâ Bakanın odasına almı-yordu. Sanki bizi unutmuştu. Arada telaşlı bir şekilde makama girip çıkıyor, telefon hiç elinden düşmüyordu. İçeride garip şeylerin olduğu belliydi, ama neydi?
Neden Özel Kalem Müdürü içeri girip çıkıyor, telefonlarla gizli kapaklı konuşmaları niçin yapıyordu? Anlamak mümkün değildi. Görüşmeden ümidi tam kesmiştik ki, “Sayın bakanım sizi bekliyor” dedi, girdik.
Fazla büyük olmayan ama özenle döşenmiş bir odaydı. İlk anda gözükenler dosyalar, çiçekler ve resimlerdi. Fakat hayret verici bir şey oldu ve bakan bizi ayakta karşıladı. Tokalaştık. Kendimizi tanıttık, komut verir gibi “Oturun” dedi. Gösterdiği koltuklara karşılıklı oturduk. Bir müddet önündeki dosyalara baktı. Arkasından tok ve gür bir sesle “Hakkınızda çok şey işittim.” diye söze başladı. Sert ve resmiydi. Ağır ağır yumuşadı giderek babacan bir üslup kazandı; Uzun uzun fikir akımlarından, bürokrasiden, askerlikten, İslam tarihinden kesitler verdi.
Konuşmaları ile çok şey bildiğini ispatlamaya çalışı-yordu. Gerçekten bir şeyler okumuş, araştırmıştı. Asker kökenli bir insandı. Meselelere diğer meslektaşlarından farklı bir yaklaşımı vardı. Ama anlattığı şeylerin çoğu eksik ve yanlıştı. Esas sorun bence buydu. İslamiyeti kendi mantığı içinde yorumluyor, laikliğe ayrı bir anlam yüklüyordu. Çok aydınımızın yanılgısını Oda paylaşıyordu: Derinleme-sine araştırmaya hayır; buna rağmen dini konularda fetva vermeye evet! Garip ama gerçek buydu.
Bakan, babacan bir tavır içinde uzun uzun anlattı. Sözü noktaladı: “Başkan Lütfi Doğan Hoca çalışkanlığınız ve dürüstlünüzden söz ederek, değerli birer eleman olduğunuz konusunda güvence verdi. Ben de hem sizleri yakından tanımak hem de yanlış fikirlerden arındırmak için buraya çağırdım” dedi. Arkadaşım tepkisini gösterdi: “Sayın Bakanım” dedi, “Biz önce müslümanız. Görevlerimizi dinin emrettiği şekilde, gücümüz nisbetinde yapmaya çalışı-yoruz. Durum böyleyken, başkalarının bizi başka türlü yorumlaması suçumuz olamaz. Eksik bilgilerden kaynaklanır.” Beklenmedik bu çıkış Bakanı rahatsız etmişti. Hiç itiraz beklemediği anlaşılıyordu, yüzü gerildi. Asabi bir hal aldı: “Bunca çalışan personelin içinde sizin dikkat çekme-nizin elbette bir sebebi vardır. Şimdi bunu tartışmanın ne faydası var, ne de zamanım. Size bunları bir bakan olarak değil, bir büyüğünüz, ağabeyiniz olarak söylüyorum. Şu anda resmi sıfat taşımadığımı düşünün!”
Son sözünü söyledikten sonra ayağa kalkmıştı. Biz de kalktık, nasihatlarını kapıya kadar sürdürdü, uğurladı. Kafamız karışmıştı.. Büyük bir yükten kurtulmuş gibiydik. Samimi bir hava içerisinde konuşmasına, tavrına akıl erdiremiyorduk. Üstelik ” Bakan olarak değil, bir büyüğünüz, bir ağabeyiniz olarak söylüyorum” demesi çok ilginçti. Özel Kalem Müdürünün odasına geçtiğimizde radyo 13.00 haberlerini veriyor; Erim hükümetinden 11 Bakanın istifa ettiğini açıklıyordu. Aralarında Devlet Bakanı Mehmet Özgüneş’de vardı.
Düşünceli bir halde oradan ayrıldık.
Yıl 1971, Aylardan Ekim. Kocatepe yolunda ne sevinebiliyoruz ne de üzülebiliyoruz, tanımı güç duygularla yürüyoruz.
……….
Yıllar geçti, ortamlar değişti, yeni yeni hükümetler kurulup bozuldu. Milletvekileri zaman zaman bir partiden diğerine geçti. Fikirler, idealler, dostluklar zaman içinde anlamını bir bir kaybetti. Bu arada çoklarının adresleri bile değişti .O zaman Başbakanlıkta görevliydim. Bir zamanlar Devlet Bakanı Mehmet Özgüneş’i görmek için beklediğim Özel Kalem odasında artık ben oturuyordum.
Toplumsal çalkantılar sürüyor, profesörler Başbakan-lığa yürüyor..Sendikalar grev üstüne grev kararı alıyorlardı.
Özetle, öğrenci olayları, grevler, yürüyüşler, basın toplantıları gırla gidiyordu, ölenlerin ve yaralananların haddi hesabı yoktu. Hiç bir kurum rahat değildi.
Bir gün, birlikte çalıştığımız müdürün yakını vefat etmişti. Cenaze namazından sonra kabre gittik. Baktım ki; gelenler arasında eski Devlet Bakanı Mehmet Özgüneş’te var. Cenazenin üstüne son toprak parçası atılmıştı; konuşmak için yanına yaklaştım. Yaşadığım garip bir duyguydu, üstelik kendisine sempati duyduğumu söylemek zordu. Mert tavırları, açık düşünceleri vardı. Türkiye’nin şartları ile birlikte şüphesiz değişmişti. Sanki kendi aleminde yaşı-yordu. Bir refleksle göz göze geldik. “İnsanlara ibret için burayı göstermek lazım” dedi.
İçinde kimbilir hangi şöhret, hangi makam sahibi yatıyordu. Beklenmedik bu duygusallık, bu “derviş adam” tavrı beni şaşırtmıştı. Şimdiye kadar duyduğum antipati sanki yok olmuştu. Düşman değildik, bu kesindi. Ama sevmem için de bir sebep yoktu. Dostlarıma, sevdiğim insanlara inançlarından dolayı haksızlık yapmıştı. Şimdi hayatı bir bıçak gibi bölünmüştü; neler söylüyordu..
Asker kökenli, reformcu, ihtilalci bu politikacı belki de geçen zaman içinde çok şey öğrenmişti. Bir dost edası ile konuşuyordu. Müşterek bir dostun cenazesindeydik. Birbirimize karşılıklı başsağlığı diledik.
O günleri hatırlatmak istemesem de konuşmalıydım. Heyecanımı yenemeyerek kendimi tanıttım. Hafızası bulanıktı. Bir anda hatırlıyamayacağı kesindi: Binlerce insanla karşılaşmış, olaylar içinde bulunmuştu. Çaresiz, konuşmamızı ve birilerinin istifası diye tarihe geçen o günü hatırlattım. Yüzünün rengi değişti. Pek memnun olduğu söylenemezdi. “Evet, hatırladım.” diyebildi. Şimdi nerede çalıştığımı sordu. Cevaplarım hem isteksiz hem de kısaydı. Kabiristanın kapısında ayrıldık, düşündüğüm istikamete doğru yöneldi.
Arkasından bir süre baktım. O günleri hatırlayıp bir vicdan muhakemesi yaptı mı? Yoksa icraatlarının doğruluğunu yıllar boyu savunarak gurur mu duydu? Kimbilir? Bildiğim, bu satırları yazarken çoktan toprak olduğu. Ne diyebilirim?

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: