Avrupa’daki PKK cinayetleri

PKK–ÖZGÜRLÜK YOLU(TKSP) ÇATIŞMASI

 

2000’e Doğru Avrupa’daki PKK cinayetlerini anlatıyor.

PKK’nın Avrupa’daki Kürt ve Türk Sol örgütlere karşı düzenlemiş olduğu saldırılarda öldürülen militanlarla ilgili geniş haberler 2000’e Doğru’nun 26 Temmuz–1 Ağustos tarihli 29. sayısında “Avrupa’da Siyasal Cinayetler” başlığıyla şöyle anlatılıyordu:

PKK, 25 Haziran 1987 günü Brüksel’de düzenlediği basın toplantısında Pınarcık baskınının sorumluluğunu üstleniyordu. Aynı saatlerde Yeşiller, Alman Komünist Partisi (DKP), Türkiye Kürdistan Sosyalist Partisi’ne yakın KOMKAR, Göçmen Dergisi, Türkiye Komünist Partisi/ML’ye yakın ATİF, Almanya Komünist Partisi (KPD) gibi kuruluşların ortak çağrısına uyan birkaç yüz Alman ve yabancı da Hamburg’da bir araya gelerek son yılarda Avrupa’da işlenmiş siyasal cinayetleri tartıştılar. KOMKAR’ın (Almanya Kürdistan İşçi Dernekleri Federasyonu Kovara Federasyona Komelen Karkeren Kurdistan Li Elmanya Federal) Genel Yönetim Kurulu Üyesi Ramazan Adıgüzel’in 3 Mayıs 1987 günü Hannover’de, Fransa sorumlusu Hüseyin Ali Akagündüz’ün ise 16 Haziran 1987 günü Paris’te sokak ortasında vurulup öldürülmeleri son üç yıldır Avrupa’da Türkiyeli sol çevrelerde tartışılan “siyasal cinayetler”i yeniden gündeme getirmişti.

Önceleri, Türkiyeli çevrelerde “kol kırılır yen içinde kalır” mantığıyla kapalı devre tartışılan konu, Dev–Yol’un önde gelen isimlerinden Kürşat Timuroğlu’nun 25 Şubat 1986 günü Hamburg’ta yaşamını yitirmesiyle Alman solunun bir bölümünü de tartışmaların içine çekiyordu. Oysa o güne kadar esas eğilim, cinayetleri “yabancıların iç sorunu” olarak görmeleri, Timuroğlu’nun ölümünün ardından Dev–Yol ve öncelikle bu örgütün yönelimci kanadına yakınlık duyan Yeşiller tarafından yapılan açıklamalarda, “katilin PKK çevrelerinde aranması gerektiğine” işaret ediliyordu.

Hamburg eyaletinde üçüncü büyük parti konumunda olan ve parlamentoda temsil edilen Yeşil/Alternatif Liste (GAL)’in yayımladığı, “Avrupa’da Siyasal Cinayetler” başlığını taşıyan 25 Haziran 1987 tarihli broşürde yer alan resmi açıklamaya göre, işlenen cinayetlerin ardında PKK vardı. Çünkü 1987’yle birlikte sokaklarda görülmeye başlanan ARGK (Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu“Arteza Rizgariya Gelle Kurdistan”) imzalı afişlerde, “ajan milis çete başlarına” yönelik, “Halk Kurtuluş Kuvvetlerinin kurşunlarından hiçbir güç sizi kurtaramaz; halka karşı daha fazla suç işlemeden Kürdistan Halk Kurtuluş Ordusu’na teslim olun; halktan af dileyin, suçlarınızın hesabını verin” biçiminde tehditler yer alıyordu. ARGK’nin PKK’ya bağlı olduğu biliniyordu. PKK cephe örgütü ERNK’nın (Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi) yayın organı Berxwedan’ın Nisan 1987 sayısında “Avrupa’da da köy korucuları olup olmadığı” sorusu ortaya atılıyor, KOMKAR ve PESENK (DDKD“Şıvancılar”) “Türk faşist rejiminin maskeli uşakları” olarak ilan edilip, hedef gösteriliyordu. Yine aynı sayıda bir okurun, “Avrupa’daki hain ve uşakların köklerinin kazınması” çağrısı yayınlanmıştı. Öyleyse, son aylarda KOMKAR, DDKD, Rızgari, KAVA vb. Kürt örgütlerine karşı yoğunlaşan saldırılar ve işlenen cinayetler, PKK’nın izlediği siyasetten ayrı olarak düşünülemezdi.

“Ya PKK ya ölüm”

PKK’dan ayrılan Kürt avukat Mahmut Bilgili’nin Mart ayında Hollanda’da öldürülmesinden kısa bir süre sonra, 8 Nisan 1987 günü KOMKAR Genel Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Elbistan, Stuttgart’ta tabancayla yaralanıyor, Mayıs ayında Ramazan Adıgüzel, Haziran’da ise Hüseyin Ali Akagündüz yaşamlarını yitiriyorlardı. Ayrıca 1987 yılının ilk aylarında diğer Kürt örgütlerince gerçekleştirilen Nevruz şenliklerinde beş ayrı kentte PKK tarafından silahlı sabotaj düzenlendiği saptanmıştı.

Yeşiller’e göre, PKK’nın kendi dışındaki solu ve örgüt içi muhalefeti susturmak için her türlü yönteme başvurması “yeni bir şey değildi”. daha 1978 yılında yayımlanan Kurtuluş Bildirisi’nde PKK, kendisi gibi düşünmeyen sosyalistlere, yurtseverlere ve anti faşistlere burjuva uşağı, casus, vb. suçlamalarıyla saldırmış, zafer yolunun “asimile olmuş küçük burjuva sahtekarların ortaya çıkartılıp ezilmeleriyle” açılacağını ilan etmişti. Federal Almanya’da yayımlanan Göçmen dergisinin Temmuz 1987 sayısında ise şu satırlar yer alacaktı: “PKK’ya tavır almak, onu eleştirmek, yaptığını yanlış bulmak, önderliğini kabul etmemek ihanettir ve cezası bellidir: Ölüm. ”

“Çetin Güngör olayı”

Nitekim PKK eski Merkez Komitesi üyelerinden Çetin Güngör, örgütle ilişkisini kopardıktan sonra yaptığı 18 Mart 1984 tarihli açıklamasında, “parti içinde dağıtılan eğitim broşürlerinde PKK’nın kendi dışındaki gruplara karşı ileride sürdüreceği silahlı mücadelenin teorik temellerinin oluşturulduğuna” dikkat çekiyordu “Bir partinin PKK yönetimine eleştiri yöneltmesine rağmen hayatta kalabilmesi olağan olmayan bir durum”du ve bu olağandışı durumu kendi özel niteliklerine bağlıyordu. Ne var ki, aradan iki yıl bile geçmeden 2 Kasım 1985 günü Stockholm’de öldürülecek ve bu olağandışı durum ortadan kalkacaktı. PKK içinde “Semir” kod adıyla tanınan Çetin Güngör 1982 yazı sonunda Suriye’den Avrupa’ya gelmişti. Kendisine verilen “Avrupa’da askeri bir örgüt inşası” görevini yerine getirmeyip PKK yönetimine karşı bir tutum takınınca, Irak’a dönmesi istenmişti. Bunun üzerine örgüt tarafından Federal Almanya’da bir evde gözaltına alınmış, ancak buradan kaçmayı başararak İsveç’e geçmiş ve öldürülünceye kadar bu ülkede kalmıştı.

PKK, daha Çetin Güngör yazılı açıklamasını yapmadan önce, 12 Mart 1984 günü yayınladığı bir bildiride, “bu hainin, yaptıklarını mutlaka ödeyeceğini” ilan etmişti. Ölüm olayının ardından yapılan bir duyuruda ise “ölenin, bir yurtsever tarafından cezalandırılmış, halk ve devrim düşmanı bir provokatör” olduğu açıklanacaktı. Çetin Güngör’ün öldürülmesinden önce 20 Haziran 1984 günü İsveç’in Uppsala kentinde Enver Ata, yine aynı ay içinde F. Almanya’nın Rüsselsheim kentinde Zülfü Gök adlı eski PKK üyeleri öldürülüyor, cinayet sanıkları yargıç önünde verdikleri ifadelerde PKK’lı olduklarını açıklıyorlardı.

Olaylar tırmanıyor

PKK yayınlarında diğer örgütlere yöneltilen “işbirlikçi”, “sosyal şovenist”, “hain” suçlamalarının yoğunlaşması ve eski PKK üyelerine karşı girişilen “imha harekatı” üzerine, bir bölümü daha bir süre öncesine kadar PKK’yla aynı “birlik cephesi”nde ortak siyasi eylem sürdürmüş birçok örgüt, PKK’nın “imha” siyasetine karşı propaganda çalışmalarını hızlandırıyorlardı. Bu arada Danimarka’nın Kopenhagen kenti, 4 Kasım 1985 günü Mustafa Tangüder adlı bir DDKD üyesinin öldürülmesiyle bir siyasi cinayete tanık olacaktı. 27 Aralık 1985 günü Dev–Yol üyesi Mustafa Şahbaz Paris’te, üç gün sonra Kurtuluş üyesi Bülent Yaman Lozan’da öldürülecekler ve cinayetler yoğunlaşarak tırmanacaktı. Devrimci İşçi’nin Hamburg’ta yayımladığı bir açıklamaya göre “bütün bu cinayetlerde tetiği çeken PKK’nın eliydi. ”

PKK’nın “imha çizgisi”ne karşı mücadele çerçevesinde 23 Aralık 1985 günü Paris’te bir bildiri dağıtmak isteyen on ayrı siyasi grubun taraftar topluluğu, PKK yanlılarınca dağıtılmak isteniyor, çıkan çatışmada bıçakla yaralanan PKK üyesi Mustafa Aktaş kaldırıldığı hastanede ölüyordu. İki gün sonra ERNK Avrupa Temsilciliği tarafından yayımlanan bir bildiride TKP, TKSP, Devrimci İşçi, Mayıs, TKEP (Birlik Yolu), Rızgari (Denge Komal), Kurtuluş, TSİP (Gerçek) ve Sosyalist İşçi adlı kuruluşlar isim verilerek “ulusla kurtuluş hareketimizin ezeli düşmanı katil sürüleri”, “Türk sömürgeciliğinin uşakları”, “Kürt işbirlikçileri” vb. cümlelerle suçlanacak, “Yoldaşımızın Avrupa’da akan değerli kanı, kızıl direnişimizde yeni bir dönem açmıştır” denilecekti.

“PKK önderliği ya tanınacak ya da çatışılacak”

Aradaki köprüler artık tümden atılmıştı. PKK Organı Serxwebun’un Ocak 1986 sayısında yeni bir konuşması yayımlanan Abdullah Öcalan’ın (Apo) sözleriyle bu gerçeğin altı bir kez daha çizilecekti: “Bu gün bazıları, PKK, dönekleri cezalandırıyor diye bağırıp çağırıyor. Biz, onların sadece cezalandırılmakla kalmayıp, bilakis kendilerine hiçbir hayat hakkı tanınmayacağını söylüyoruz… Saflarımızda veya dışımızda birliğimizi ve direnişimizi tasfiye etmek isteyenlere PKK hayat hakkı tanımayacaktır… Bu onlara son ihtardır: PKK’ya yöneltilen eleştiri ve suçlamalarıyla, cepheleriyle ve saldırı çeteleriyle (yanlışınızı) sürdürdüğünüz takdirde Kürdistan halkının kini ve öfkesi acımasızca üzerinize boşalacak. Hiçbir güç, sizi bekleyen akıbetin önüne geçemeyecektir”. PKK’nın tartışılmaz lideri Öcalan’ın sözleri, herhangi bir yoruma gerek göstermeyecek kadar açıktı. Kürşat Timuroğlu’nun öldürülmesiyle kurucularından birini yitirmiş Göçmen dergisine göre “artık ya PKK önderliği tanınacak ya da çatışılacaktı. PKK, kendi dışında kimseye yaşam ve Kürt halkı adına eylem yapma hakkı tanımıyordu. Örneğin Nevruz şenlikleri düzenlemek (bile) bir tek PKK’nın hakkıydı. Türkiye ve Kürdistan’da demokratik sosyalist hareketler hangi politikaları yürütecekler, neyi savunup ne için mücadele edecekler, bütün bunları için PKK’dan izin alınması gerekmekteydi. Ondan izinsiz siyaset yasaktı”. Yine aynı dergiye göre “PKK saldırarak, öldürerek, korku, terör ve panik havası yaratıyor, siyasal örgütleri terörle sindirip dağıtmayı amaçlıyordu. ” Türkiye Kürdistan Sosyalist Partisi (TKSP) organı Riya Azadi ise, Haziran 1987 sayısında yayımlanan “PKK’nın silahlı eylemleri üzerine: Halk savaşı mı, halka karşı provokasyon mu?” başlıklı yazıda, “Her aklı başında kişinin, yurtsever ve ilerici insanın şu soruyu sorması gerekli değil mi” denilerek, “eğer PKK Kürdistan’da bir halk savaşı yürütüyorsa neden diğer yurtsever, sol örgütlere saldırıyor” sorusunu yöneltiyordu. TKSP’ye göre “ulusal kurtuluş mücadelesi yürüten bir örgüt, diğer sol ve yurtsever örgütlerin düşmanlığını değil, dostluğunu kazanmaya çalışırdı. (Ancak) PKK’nın bu politikası, şaşkınlığın ya da ileri derecede bir hırçınlığın sonucu değil, PKK’nın daha doğuşundan var olan, bugüne kadar sistemli biçimde izlenen bilinçli bir politikaydı.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: