AYDINLIK (TİKP) – İGD (TKP) ÇATIŞMASI

AYDINLIK (TİKP) – İGD (TKP) ÇATIŞMASI

 

TKP’nin gençlik örgütü İGD’liler 1978 yılının Temmuz’unun ilk haftasında Hacettepe Üniversitesi’ne bağlı Beytepe’deki yurtlarda kalmakta olan TİKP taraftarlarına Ankara’da Beytepe Merkez otobüs durağında taşlı, sopalı ve tabancalı bir saldırı düzenlemişti. İGD’lilerin düzenlemiş olduğu silahlı saldırıda 15 kişi yaralanmıştı. İki grup arasında çıkan çatışmada bazı İGD’li militanlar göz altına alınmıştı. İGD’liler Hacettepe Üniversitesi’nde dağıttıkları bildiride “Maoistleri Hacettepe’den temizleyeceğiz, karşı–devrimci Maocu Bozkurtlar Hacettepe’de barınamazlar” diyorlardı. İki grup arasındaki çatışma Ankara’nın çeşitli üniversitelerinde de aralıklarla devam etti. 3 Kasım 1978 günü İGD’li militanlar TİKP genel merkezi ve Ankara il örgütünün olduğu binaya saldırdılar. Olaylar 20 Kasım günü Kızılay’da devam etti. İGD’lilerin saldırısına uğrayan Aydınlıkçılar yedikleri dayağın etkisi üzerine bütün taraftarlarını Necatibey’deki parti genel merkezinin bulunduğu caddeye toplarlar. Burada toplanan Aydınlıkçılar ellerinde taş, sopa ve benzeri malzemelerle İGD’lilerinde aralarında bulunduğu ODTÜ’den gelen servis araçlarını beklerler Kızılay’da duran ODTÜ servisinden inen İGD’li öğrencilerin üzerine saldırarak İGD taraftarı Ercan Turgut’u öldürdüler. TKP yanlısı İGD’liler arkadaşlarının öldürülmesi üzerine Ankara’nın çeşitli üniversitelerinde forumlar düzenlediler, Aydınlık ve TİKP aleyhine bildiri dağıttılar, duvarlara yazı yazdılar.

 

İGD: “Ercan Turgut’u Perinçekçi Maocu Faşistler Öldürdüler”

İGD yaptığı açıklamada “Ercan Turgut’u Maocu Faşistler öldürdü” diyordu. İGD’nin yayın organı “İlerici Yurtsever Gençlik” gazetesinin 29 Kasım 1978 tarihli 69. sayısında Ercan Turgut’un öldürülmesiyle ilgili şu haber yer aldı:

Perinçekçi Maocu faşistler son günlerdeki cinayetler zincirine son halkayı Ankara’da eklediler. Turgut, İplikçioğlu’ndan sonra Kıbrıslı ÖDTÜ öğrencisi, KÖGEF ve İGD üyesi Ercan Turgut’u öldürdüler. 10–17 Kasım Dünya Öğrenci ve Gençlik Haftası ile ilgili olarak düzenlenen geceye giden Ercan Turgut’un da içinde bulunduğu ilerici gençlere Aydınlıkçı faşistler çivili sopalarla saldırdılar. Başından yara alan Ercan Turgut kurtarılamadı, öldü.

Ercan Turgut’un cenazesi Ankara’da törenle kaldırıldı. Kıbrıs’ta törenle toprağa verildi.

Maocu faşistler utanmazca yalanlar söylüyorlar. Ercan Turgut’un dövülmesi ve öldürülmesi ile hiçbir ilgileri olmadığını ileri sürüyorlar. Hatta yüzsüzlüklerini Ercan Turgut’un öldürülmesini kınadıklarını söyleyecek kadar ileri götürüyorlar. Tüm gençliğin kardeşliğinden(!), barış içinde yaşamasından(!) dem vuruyorlar. Gençliği kardeşliğe çağırmaktadırlar. Kanlı cinayetlerini yalanla, demagoji ile örtmeye çalışmaktadırlar. Bu yalanın, demagojinin sonu gelecektir, kanlı katillerden, faşistlerden, Maoculardan hesap sorulacaktır.

 

Aydınlık Hareketinin İki Numaralı İsmi Gün Zileli Ercan Turgut Cinayetini Anlatıyor

Dönemin Aydınlık Hareketi yöneticilerinden Gün Zileli, İGD’li Ercan Turgut’un DGB mensubu gençler tarafından öldürüldüğünü anılarında şöyle anlatıyor:

…, 1979 yılında, bu “savunmasızlık”, bazı ters ve yanlış reflekslere de yol açtı. Parti, bu yılın ortalarında “U2 casus uçaklarına” karşı ülke çapında bir kampanya başlatmıştı. Bu kampanyanın niteliğine biraz sonra değineceğim, ama önce kampanya sırasında meydana gelen çatışmalarda, TİKP üye ve taraftarlarının bulaştığı bir cinayet olayına değinmeliyim. Kampanya dolayısıyla afişleme ve bildiri dağıtma eylemlerinin tüm hızıyla sürdüğü bir akşam vakti, nasıl olduysa tek başıma Necatibey Caddesi üzerindeki genel merkeze yürüyerek gidiyordum. Bir de baktım, kalabalık bir grup ellerindeki taş ve sopalarla önlerindeki bir başka grubu kovalıyor. Olayı daha yakından gözleyebilmek için önümdeki taşlı sopalı grubu izledim. Öndeki kovalanan gruptan bazılarının Genel Merkez binasına kaçtıklarını görünce, bunların bizim taraftarlarımız olduğunu anladım. Ben de binaya girdim aceleyle, “Ne oluyor” diye sordum, merdivenlerde önüme çıkan birkaç gence. Ne olacaktı? Bildiri dağıtırken kalabalık bir İGD’li grubun saldırısına uğramış, esaslı bir şekilde dövülmüş, kaçıp işte gördüğüm gibi, buraya sığınmışlardı. Sığınamayan arkadaşların başına neler gelmişti kim bilir? Bunları söyleyen genç, öfkesinden tir tir titriyordu. Genel Merkez’e çıktım. İçerisi ana baba günüydü. Çok sayıda yaralı vardı. Olayla iyice ajite olmuş, gençlik liderlerimizden biri, beni görünce, enikonu şikayetçi bir havada, eyleme yollanırlarken üzerlerinde, İGD’lilerin karşısında kendilerini savunacak bir “çakı” bile olmadığını söyledi. “Parti” ne yapmayı düşünüyordu bu durumda bakalım? İGD’li “sosyal faşist”lerin bu açık saldırısına da cevap verilmeyecek miydi? Artık yeterdi. Kendilerine izin verelimdi de, “sosyal–faşistlere” hanyaya konyayı göstersinlerdi. O akşam vakti, partideki tek resmi merkez yöneticisi bendim. Böyle bir izni vermek, iki dudağımın arasındaydı. O sırada partide, tesadüfen Oral Çalışlar da bulunuyordu. Oral, resmi parti yöneticisi değildi, ama TİKP’nin herkes tarafından tanınan önderlerinden biriydi. Bu öfkeli gençlerin talebine tek başıma olumlu yanıt vermek, onları “misillemeye girişmeleri” için serbest bırakmak, büyük sorumluluktu. Ben de İGD’lilere o anda büyük öfke duymama rağmen, misillemenin kötü sonuçlar vereceğini seziyordum. Ancak gençlik öfkesinin basıncına da daha fazla dayanmama pek mümkün görünmüyordu. Bunun üzerine Oral’a danıştım. Bunu yaparken belki de gizliden gizliye, onun bu öfke dalgasının önüne geçeceğinden medet ummuştum. Umduğum gibi Oral, gençlerin misilleme için yeniden sokağa dökülüp İGD’li dövmelerinin doğru olmayacağını söyledi. Bakın, gördünüz mü, Oral da benimle aynı fikirdeydi. Ancak, İGD’lilerden yedikleri dayakla iyice kendilerini kaybetmiş gençlerin, bu “önder tavsiyeleriyle” yatışacakları yoktu. Hatta, neredeyse bizim iznimiz olmadan dışarı fırlamaya hazır bir ruh hali içindeydiler. Hepsi sopalarla silahlanmışlardı. Oral ve ben, biraz daha direndik. Sonunda, “barajın” bentleri yıkıldı. “Hadi gidin bakalım”, demek zorunda kaldık. Daha bunu der demez, azgın gençlik seli, Genel Merkez’in kapısından akıp gitti. Bu “sel”in, önüne geleni yıkıp geçeceğini tahmin etmek zor değildi. İçimden yanlış bir şey yapmazlar inşallah diye dua ederek endişeyle beklemeye başladım. Arada bir elimi siper edip, karanlık caddeye bakıyordum.

Aradan yarım saat geçmişti ki, aşağıdan gürültüler duyuldu. Karanlık caddeye baktığımda gördüğüm manzara şuydu: ODTÜ otobüslerinin her zaman öğrencileri boşalttığı sağ karşı köşede, yerde birisi yatıyordu. Herhalde yerde yatan kişinin bu hale gelmesine yol açan eli sopalı bazı gölgeler ise, “işlerini bitirmiş”, sağa sola kaçışmaktaydılar. İçimden, “eyvah bizim gençler yaptılar yapacaklarını” diye geçirdim. Yine de bunun, bizimkilerin marifeti olabileceğine bir türlü inanamıyordum. Yere yığılmış, şahıs, uzaktan görüldüğü katarıyla, hiçbir hayatiyet belirtisi göstermiyordu. Yaklaşık yarım saat orada öylece kaldı. Sonunda bir ambulans geldi ve yerde yatan kişi sedye ile ambulansa taşındı.

Arkadaşlardan sonradan öğrendiğimize göre olay şöyle cereyan etmişti: TİKP’li gençlerin oluşturduğu öfke seli, dövecek İGD’li kurbanlar aramak üzere önce Kızılay’a akmıştı. O akşam saatlerinde, ellerindeki ve bellerindeki sopaları saklamaya bile gerek görmeyen bu gençlerle karşılaşan Kızılay’daki ahali, bir şiddet olayının muhatabı olmamak için telaş içinde sağa sola kaçışmıştı. Aydınlıkçı gençler, “ne yazık ki” İGD’lileri bulup, onlara “hak ettikleri dersi” verememenin üzüntüsüyle yeniden Genel Merkez’e dönerken, yukarıda tarif ettiğim köşede, ODTÜ otobüsünden inen ODTÜ’lü gençlerle karşılaşmışlardı. Aydınlıkçılar’ın içinden biri, otobüsten inen, her şeyden habersiz gençlerden birini gösterip, “ben tanıyorum, İGD’li o, vurun” diye bağırınca, kızgın Aydınlıkçılar, bu ihbarın doğruluğunu bile “araştırma”ya gerek görmeden (gerçekten İGD’li olsa ne fark ederdi ki) gencin üstüne çullanmışlardı. Akşam vakti okulundan evine dönmekte olan genç, ne olup bittiğini bile anlamaya fırsat bulamadan, gözü dönmüş kalabalığın sopaları altında yere yığılmıştı. Ambulans geldiğinde meğer çoktan ölmüştü.

Ölüm olayını öğrenince büyük bir acı duydum. Saldırganlara mani olmayarak olaylarla hiçbir ilgisi olmaya bir gencin ölümüne sebebiyet vermiştim. Zayıflığıma, dirençsizliğime lanetler okudum. Vicdanım, ölen gencin acısıyla sızım sızım sızlıyordu. Ertesi gün partiye gittiğimde oldukça tuhaf bir manzarayla karşılaştım. Yüzü gözü şişmiş içerideki gençler bir yana, kapıdan her girenin esaslı bir dayak yemiş olmasıydı bu tuhaflık. Meğer İGD’liler, gece bir arkadaşlarının Aydınlıkçılar tarafından dövülerek öldürüldüğünü haber alınca seferber olup, genel merkeze gelen, tanıdıkları Aydınlıkçılar’a saldırıyor bir güzel dövüyorlarmış. Komik olan ise, bu kez dayak yiyenlerde, herhalde suçluluk duygusuyla olacak, bir gün önceki öfkeden eser olmamasıydı. Dayak yedikten sonra kapıyı çalanlarda öyle bir hal vardı ki, sanki o sessizlikleriyle, “normaldir, zaten iyi bir köteği hak etmiştik” der gibiydiler.

TİKP taraftarları olarak, o akşam, olayı Halk Tiyatrosu salonunda tartıştık. Olayın içinde doğrudan yer alanlar, güvenlik nedeniyle toplantıda bulunamadı. Bu olay, TİKP üyelerinin çoğunun vicdanını rahatsız etmişti. Ne var ki, toplantıda polis ajanlarının bulunabileceği endişesi ile eleştiriler, ancak üstü kapalı yapılabiliyordu. Ben de bir konuşma yaparak, olayı, tarih ve yer belirtmeden eleştirdim ve kınadım. Artık eski yabancılığını yavaş yavaş atmaya başlayan Emine Sağır da, olayı kınayan güzel bir konuşma yaptı. Çamkıran ise, herhalde “militan gençlerin” bu kadar hedef alınıp, hırpalanmasına gönlü elvermemiş olacak ki, “olur böyle şeyler” mealinde olmayacak bir konuşma yaptı. Birkaç kişi de ondan cesaretlenip, “eylemi”, bir “savunma savaşı”nın ürünü gibi göstermeye kalktı. Bunun üzerine, bu kez oldukça sert bir konuşma yapıp, bu rezaletin hiçbir gerekçeyle savunulamayacağını belirttim. Salonda bulunanların çoğunluğunun da bana katıldıkları anlaşılıyordu.

 

İGD: “Serdar Özgerçin yoldaşı Perinçekçi faşistler katletti”

Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi Ankara’da da sürmekte olan İGD–DGB çatışması yeni bir cinayetle daha devam edecekti. Mart 1979’un ilk günlerinde TİKP’in gençlik örgütü DGB’lilerle İGD’liler arasında Ankara’da çıkan kavgada İGD yanlısı Serdar Özgerçin öldürüldü. İGD genel merkezi Serdar Özgerçin’in katillerinin Perinçek’in gençlik örgütü DGB’liler olduğunu açıkladı. İGD’nin yayın organı İlerici Yurtsever Gençlik Gazetesi’nin 21 Mart 1979 tarihli 74. sayısında “Serdar’ın katili Perinçekçi Faşistler” başlıklı haberde şunlar yazıyordu;

Ankara’da saldırıya geçen Perinçekçi Maocu faşistler, İGD militanı Serdar Özgerçin’i alçakça öldürdüler. Bu saldırılar saldırganların aynı merkezden beslenip kaynaklandığını açıkça ortaya koyuyor. İlerici devrimci gençlerin üzerine sürülen faşist ve Maocu çetelere hakkettikleri ders verilecektir. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

İGD’ye yönelik saldırılar bu çevrelerle de sınırlı kalmıyor. İlerici devrimci gençliğin demokratik birliği içinde yer almak yerine, karşı–devrimci Maoculuğa el uzatan unsurlar, kimi yerlerde, özellikle Maocular’ın kışkırtması ile İGD üyelerine karşı saldırıdan geri durmuyorlar. Onlar, böyle yapmakla geniş gençlik yığınlarının isteklerine kulak tıkıyor. Kendi tabanlarının istemlerine sırt çeviriyorlar. Ancak gelişmeler şu gerçeği ortaya koyuyor: Maoculukla eylem birliği yapmakta ısrar edenler, kendi tabanlarının, ilerici–devrimci gençliğin demokratik birliği yolunda adım atmasını engelleyemiyorlar. Tabanda birlik eğilimleri daha güçlü yanıt buluyor.

 

Aydınlık: “Adem Toygan’ın Katili TKPli hainlerdir”

TKP yanlısı Maden–İş sendikasıyla bu sendikaya muhalif Devrimci Maden–İş sendikası arasında sendikal rekabet vardı. İki sendikada sol görüşlü olmasına rağmen aralarında Maocu ve Moskovacı ayrılığı vardı. Fikir ayrılıkları ve ideolojik çekişmeler bir işçinin öldürülmesine yol açacaktı. 16 Aralık 1978 günü Alibeyköy, Esentepe’de gece vardiyasından çıkıp evine giden Demirdöküm işçisi Adem Toygan TKPliler’in açmış olduğu ateş sonucu öldürüldü. Adem Toygan’ın öldürülmesi üzerine bir bildiri yayınlayan Devrimci Maden–İş sendikası “katillerin Moskovacı TKP çetesine bağlı İGD mensupları” olduğunu belirttiler. Toygan’ın öldürülmesi 29 Aralık 1978 tarihli Aydınlık gazetesinde de geniş bir şekilde yer aldı. Aydınlık gazetesindeki haber şöyleydi:

Adem Toygan sahte TKPlilerin 16 Aralık günü açtığı ateş sonucunda öldürüldü. Adem Toygan’ı İGDliler pusuya düşürerek kurşunlamışlardı. Katillerin arkasında Maden–İş’in tepesindeki Ertürk–Türkler çetesi vardır. Demirdöküm işçileri sahte TKP’nin sarı sendikası Maden–İş sendikasına karşı devrimci bir mücadele veriyorlardı. Bu mücadelede başı işçi sınıfının önderlerinden biri olan 9 yılı aşkın bir zamandır Demirdöküm’de çalışmakta olan Adem Toygan çekmekteydi. Toygan bu yüzden sahte TKP’nin hedefiydi. Toygan’ın ölüm haberi Demirdöküm işçileri arasında büyük infial yarattı.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: