Bir Abdülhamid Hafiyesinin Sonradan Ateşli Bir İttihatçı Olması

Bir Abdülhamid Hafiyesinin Sonradan Ateşli Bir İttihatçı Olması

Hamdi Bey gibi cemiyetin eski hâdimleri, Meşrutiyet’in ilan edilmesini kendileri için yeni bir menfaat fırsatı bilmekten çok uzak oldukları halde, 23 Temmuz 1908 tarihine kadar bütün manasıyla Abdulhamid’e hizmet etmiş olan açık gözlüler şimdi İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne yanaşmak ve yeni devirde de kendilerine menfaat temin etmek için var kuvvetleriyle çalışıyorlardı. Bunların içinde Abdulhamid’e jurnal vermiş olanlar bile vardı. Bu tiynetteki insanların cemiyete yanaşmak için neler yaptıklarını ve nasıl göze girmeğe çalıştıklarını göstermek için mülga teftiş ve muayene encümeni azasından Nadir Fevzi Efendi’nin Selanik Merkez-i Umumisine gönderdiği bir arizasından bahsedeceğiz. Nadir Fevzi Efendi, Meşrutiyet’in İlanı’na kadar ne Meşrutiyet’le, ne de hürriyetle alâkadar olduğu halde evvela Selânik Merkezi’ne hürriyetin ne demek olduğunu anlatıyor ve diyor ki,

Ey milletin velileri hamiyetli erler,

Hayırlı cemiyetinizin dilpezir muvaffakiyetini kalbimin bütün samimiyetiyle tebrike müsareat ederim. Milleti esaret ve zulmetten azat ediniz. Şimdi hürriyet ve adaletin dilâra zamanına vasıl olduk. Henüz adalet sahibiyiz, kanun nazar-ında müsaviyiz, vatandaşız.

“Hür bendeliğin, abidliğin kulluğun, köleliğin tam zıttıdır. Hürriyet, azatlık demek olduğundan kimse esir olamaz.

Ben-i beşer hür olarak doğmuştur. İnsanların hilkat ve tabiatlerinde hürriyet yazılıdır. Onun için hürriyetle temaslarını tamamiyle kesmek caiz değildir. Zaten hürriyet mahvedilemez.

Hürriyet, diğerlerinin hukukuna tecavüz ve taarruz etmemek şartıyla serbest yaşamak demektir. Hürriyetin hududu taarruzdan salim olmak gerektir.

Hürriyet, sair hayvanlar gibi başı boş gezmek ve her arzusunu yerine getirmek değildir. Çünkü insanlarca bunu yapmak vahşet ve denaet demek olur.

Hürriyet öyle metin bir kuvvettir ki onun hududunu tecavüz eden millet efradını insanlığa uymayan her türlü muamelat ve harekât ve ef’alden men’e kadirdir.

Hürriyet, bütün kudret ve mekneti, şevket ve saadeti mutazammın olmakla beraber umumi muaşereti de tekeffül eder.

Hürriyet, adalete şâmildir. Hürriyet bulunmayan yerde adaletin güleryüz göstermesine imkân yoktur.

Hürriyet ben-i beşer nevinin tabii hakları cümlesindendir. Onun için kendisi de bir hak teşkil eder. İnsanları n tabii haklarından olan bu hakka hürriyet hakları namı verilir. Hürriyet hakları, ben-i beşer için müdafaasına en ziyade dikkat olunacak haklardandır. Dünyada insanların selameti ve saadeti hürriyet haklarının muhafazasıyla kaimdir. Hürriyet hakları her türlü istibdatın ve zulüm mainlerinden salim olmalıdır. Hürriyet haklarına nail olmak, bizim için saadete mazhar olmak demektir.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, Abdülhamid devrinin bir müstebidi bir tarafından hürriyetin hakkında yukarıdaki dersi aldıktan sonra o adamın aşağıdaki meddahlığını da okuyup öğreniyordu.

“Allah’a çok şükür biz bu nimete bu saadete Rumeli kahramanlarının zekâ, deha ve irfanları sây-ü ictihat, sebat ve gayretleri cesaret ve izanları sayesinde nail olduk. Allaha çok şükür olsun ki beni Berkofçe’de âbav-ü ecdadımı da Koçana’da dünyaya getirdi. Ulviyet fikirleriyle yoğrulmuş olan bu temiz vatan toprağında vücudumu halketti.”

Methiyeyi takip eden bu mukaddemede yazıldığı gibi Rumeli’nde doğmuş olmak velev ki istibdat hadimlerinden bile bulunulmuş olsa, Rumeli kahramanlarıyla bir olmak, onlara hemen iltihak etmek için sanki kâfi ve vafi idi. Nadir Fevzi Efendi kendisini cemiyete daha ziyade yaklaştırmak için bakınız daha neler yazıyordu:

“Rumeli ahalisi Mabeyin halkı nezdinde zelil idi. Onun için Rumeli halkından kimse Mabeyine kabul olunmazdı. Yarı kabul edilenler bile terakki ve tefeyyüzden mahrum bırakılırlardı. Terakki kapısı bunlar için daima kapalıydı. O güzel vatanın yetiştirdiği yeni adamlar o mekruh güruhun kahrı ve istibdatı altında ezilirlerdi.

-”Nerelisin?”

-Rumeli’li!…

-“Hah Ali Suavi yadigârlarından!!!”

Mazlum Rumeli ahalisi bu sözlerle o melunların düşmanlığına çarpılıyorlardı.”

Nadir Fevzi Efendi Rumeliler hakkında bu psikolojik rolü de oynadıktan sonra sözü nihayet kendisine intikal ettirerek diyordu ki:

Bunların bir numunesi bu aciz muharrirdir. Ben Berkofçe’de namlı ulemadan Müftü Hoca Hafız İbrahim Zühtü Efendi’den Arap ilimlerini tahsil ettikten sonra, tahsilimi ikmal için İstanbul’a geldim. Fatih’te Ahmet Muid Efendi Medresesi’nde ve ondan sonra Abdülhalim Medreselerinde oturarak Tırnovalı Hacı Mahmut Efendi ile İngiliz Kerim ve Kasapzade meşhur Mustafa ve Laz Hüsnü Efendilerden sabah ve akşam dersleri aldım. Ondan sonra Muallim Mektebi’ne imtihanla girdim ve bu feyiz ocağından da şehadetname alarak çıktım. Muallim-i evvel olarak Şehirköyü’ne gittim.

Fakat iki ay sonra Sırplılarla tekrar harbe başlandı. Son muharebelerin hepsinde hazır bulundum. Ahali hicret etti. Ben mahza harbe iştirak için şehir köyünde kaldım. Sırplar Niş’i ve Palanka’yı istila ettiklerinden ve Ruslar, Sofya civarına sokulduklarından muhasarada kalmamak için verilen emir üzerine gece yarısı dize kadar kar içinde ve şiddetli rüzgarlarla herşeyi bırakarak sırtımda bir asker abasıyla Sofya’ya, Radomir’e, Cuma’ya Nevrekop’a, Drama’ya ve Kavala’ya uğrayarak aç ve biilâç sefil bir halde karlı balkanları aşarak, ovaları aşarak ve üzerimize düşman tarafından atılan namütenahi kurşunların arasından geçerek İstanbul’a avdet ettim. Balibaba Boğazı’nda amcam, Dupniça’da esir düşen dayım ve teyzelerim de Sofya’da ahırlar içinde şehit edildiler.

Berkofçe’deki mallarım ve eşyam, evim, çiftliğim, bağ, bahçe, koru ve çayırlarım Bulgarların eline geçtiği gibi Şehirköyü’nde olan külliyetli ve kıymetli kitaplarımla eşyam Sırplar tarafından zaptolundu. Duçar olduğum bu felaket maarif uğrunadır(!)”

Hoca Nadir Fevzi Efendi, bunları anlattıktan malik olunabilecek ne kadar menkul ve gayr-i menkul mal ve mülk varsa onları maarif uğruna (!) nasıl kaybettiğini birer birer sayıp döktükten sonra şecaatini ileri sürerek diyordu ki:

“Mahşer gününden nişan veren o karışıklıkta hazır bulunduğumu tefekkür buyurmanızı rica ederim. Muazzez vatan hem kalemle, hem lisanla, hem kılıçla, hem tüfekle hizmet ettim.

Şehirköyü’nde Sırplarla dolu bir köye yalnız bir topçu neferiyle hücum ettik, köyü kurtardık. Üzerimize atılan kurşunların haddi, hesabı var mıydı? O gün bir neferle bir çit arkasında karlar arasında düşmana göğüs gererek gösterdiğim cesareti, sebatı ve hamiyeti acaba bu zavallı vatan unutacak mıdır? Vatan uğruna malımı, kitaplarımı, bütün mamülkümü feda eylediğim gibi canımı da vermek için şanlı muharebelere iştirak ettim. Şehirköyü’nde evvela iki tabur asker olduğu halde otuz bin kişiye yakın hücum eden Sırpların tecavüzlerine karşı çelikten bir set çeken kimlerdi? Asker, ahali, millet!!! Bir avuç hamiyetli halk!!!

İstanbul’a geldikten sonra Ali Suavi vakası zuhur etti. Şehirköyü’nde çekilen zahmetlere ve muharebede gösterilen şecaatlere mükâfat olarak Yemen’de Hüdeyde Rüştiye Mektebi muallimliğine tayin edildim. İki seneden fazla bir zaman da cehennemden nişan veren o sıcak memlekette Arap evlatlarının terbiyesi ve tahsili ile meşgul oldum. İzin alarak İstanbul’a geldim. Yemen’e giden muallim-i evvellere İstanbul rüsû vermek kaideden idi. Bu hakkımı istedim. Bugün yarınla vakit geçirdiler. Daha doğrusu kendilerine rüşvet vermediğim için hakkımı ibtal ettiler.

Bu yeis ve fütur esnasında Hoca Tahsin Efendi’nin Babıâli Caddesi’ndeki rasathanesine giderek kendisinden felsefe ve heyet öğrendiğim gibi bir taraftan da gelenlere meccani ders okuttum. Beylerbeyi ve Eyüp Rüştiye Mektepleri hesap, hendese, coğrafya, defter tutma usulü hocalıklarına tayin edildiğimden o vazifeyi de ifa ediyorum. Bu aralık Hukuk Mektebi açıldı. Oraya devama başladım. Sarığı çıkarıp birinci ticaret mahkemesine azâ mülâzimi oldum.

Hoca Tahsin vefat etti. Adliye Nazırı Cevdet Paşa, beni konağına aldı. Belâgal mübahaselerine karışarak Abdürrahman, Süreyya ve Ahmet Mithat Efendilere, Ekrem Beylere cevap yazıyordum. Bu aralık beni Selânik’teki Mekteb-i Osmaniye Müdürü tayin ettiler: oraya gideceğim esnada Serfiçe Ticaret Mahkemesi’ne Reis tayin olundum. Riyaseti tercih ederek mektebe gitmedim. Serfiçe’ye giderken Selânik’e uğradım. Selânik’teki maarif erbabı ve Selânik gençleri tarafından gördüğüm iyi kabulü ömrümün sonuna kadar unutamayacağım.

Serfiçe Ticaret Mahkemesi’nin lağvından sonra Karahisar-ı Sahip Ticaret Mahkemesi Riyaseti’ne tayin olundum. Mahkemenin acınacak halini ıslaha kıyam ettim. Halbuki Ermeni vatandaşlarımız aleyhime kıyam ettiler, hakkımda Sait Paşa’ya jurnal verdiler. Hakim olduğum halde bilâmuhakeme, bilâsual azledildim. Reşit Paşa’nın mahdumu Mazhar Paşa’ya misafir oldum. Ara sıra Paşa’nın oğulları Veliddin ve Necmeddin Beylere ders verirdim. Maişetimi kalemle tedarike başladım, kitaplar telif ettim, mecmualara makaleler yazdım. Fakat istibdat Hükümeti’nin tazyiki bizi ezmeğe başladı. Kitapçı dükkanlarında hergün toplandığımız Abdulhalim Memduhlar, Mazharlar, Şefikler, Ahmet Rasimler bir araya gelemez olduk. Sefaletimiz artmağa başladı. Gün oldu ki birkaç kişi yarım okka kestane ile hayatımızı muhafaza ettik. Bazı geceler olundu ki sabahı yapmak için köprüden Beşiktaş’a Beşiktaş’tan köprüye gidip gelmek üzere vakit geçirirdim. Koynumda yirmi para bile kalmazdı ki, sabahçılar kahvehanesinde oturup sabahı edeyim.

Nadir Fevzi Efendi bu suretle kendine acındıracak sözlere geçiyor ve diyordu ki:

“Çektiğim bu sıkıntılar arasında Selanikli Ömer Fikri Efendi’nin tavsiyesi üzerine Baltacı Hacı Mustafa Efendi’nin damadı Hakkı Bey’e ders vermek üzere konağına gittim. (Demek ki o zamanlarda damat olduktan sonra da mektep talebesi gibi hala ders alanlar bulunuyormuş) Hakkı Bey, Velihat Reşat Efendi’nin iyi dostuydu. Onunla daima muhabere ederdi. Evinde sık sık içtimalar olurdu. Damat Mahmut Paşa merhum da bu cemiyete gelirdi. O sıralarda midemden rahatsız olduğumdan doktorlar midemi sifon vasıtasıyla karbonatlarla yıkıyorlardı. Bu halime Mahmut Paşa, acırdı. Çünkü kendisi de midesinden rahatsızdı.

En nihayet bu konakta jurnal edildik. Beni hacı Mahmut sorguya çekti. Bulgaristan’da “Beyan, namile bir gazete çıkaracağı mı, Reşat Efendi’nin taraftarlarından bulunduğumu ve Hakkı Bey’e şeytanet dersi verdiğimi yazmışlar.”

Nadir Fevzi Efendi, bundan sonra Abdülhamid’e intisap ediyor. Fakat Mabeyine gidip gelmesini kendi kafasına göre tefsir ederek diyordu ki:

“Sorgu esnasında herşeye açık cevaplar verdim. Gördüğüm zulüm ve gadirden dolayı memleketime gidip “Beyan” namında bir gazete çıkaracağımı ve çiftlik ve emvalimi ve hanelerimi zapteden Bulgarlar aleyhine dava açacağımı ve mektepler tesis edeceğimi icabında avukatlık edeceğimi anlattım.”

Burada Nadir Efendi bir müddet evvel geceyi geçirmek için parasızlıktan köprü ile Beşiktaş arasında sabaha kadar mekik dokuduğu halde Bulgaristan’a gitmek ve gazete çıkarmak için lazım olan parayı nereden bulduğunu veya bulacağını anlatmıyordu. Gazete çıkartmak tehdidinin Abdülhamid’e karşı bir şantaj olduğunu da söylemiyor, yalnız diyordu ki:

“Bu cevaplarımı serbest bir surette arzettim. Zat-ı Şahane, İstanbul surları haricine bile çıkmaklığıma razı olmadığını ve yakında büyük bir memuriyete tayin kılınacağımı tebşir ettirdi. Birkaç gün sabır etmekliğimi söylediler. Aradan bir iki gün geçtikten sonra müracaat ettiğim zaman beni tahkikat işlerinde (!) kullanmağa kıyam etti. Vicdanımı beklememek için Mustafa Asım Paşazâde İrfan Bey’le beraber Çatalca’ya kaçtım. Mabeyinden Ali Said geldi, beni Mabeyine götürdü. Bir yere kaçmamam için beni Serhafiye Ahmed Celâleddin Paşa’nın maiyetine şifre memuru tayin ettiler. Bir müddet sonra eşkıya takibi için bir bölük süvariyle beraber Adapazarı’na gönderdiler. Oradan Çanakkale’ye yolladılar. Ayda yirmi lira muhassasatım varken bir para alamadım.

İstanbul’a avdetimde jurnal edildiğim için beni Fizan’a sürmek istediler. Bir gece evimi abluka altına aldılar. Fakat Allah’ımın inayetiyle bir şey yapamadılar. Ben de bu ahvali, bunların rezaletlerini, her gece Nazif Süruri’nin evinde olup biten şeyleri yazdım ve şikayet ettim. Maarifte münhal olan Teftiş Encümeni Azalığı’nı istedim (!) ve oraya aza oldum. Bunun üzerine Ahmet Celaleddin Paşa, Hacı Mahmud, Çerkes Mehmet Paşa daima aleyhimde bulundular. Bunlardan bana bir fenalık geleceğini hissettiğimden Nişantaşı’nda Teşvikiye İmamı’ndan bir ilmühaber alarak Galata cihetindeki nüfus idaresinden bir pasaport çıkarttım. Berkofçe’ye gitmek üzere Varna’ya hareket edecek olan vapura bineceğim esnada beni yakaladılar.

Zaptiye Nazırı Nazım Paşa’nın İstanbul’da Mahmutpaşa civarındaki konağına götürdüler, sorguya çektiler, elimden pasaportumu aldılar. Ellerinden yakamı dar kurtardım. Arabri vakasında Arap İzzet Paşa, Şam’la Haleb’i Mısır’a ilhak etmeğe ve bir Arap Hükümeti teşkiline çalışıyordu. Bu fikrini tevriç için sabık Zaptiye Nazırı Şefik Paşa’nın konağına beraber (!!) gittiğimizde Paşa ile konuşurken anlamıştım. Bu hainane fikrini Cevdet Paşa’ya ifşa eylediğimden dolayı Arap İzzet’le aramızda son derece düşmanlık peyda oldu. Bu hain, bu mürtekip dahi aleyhime ayaklandı. Terfiime mani olmak için Esbak Maarif Nazırı Celâl Paşa’ya beni çekiştirdi. Memuriyetime devam etmemem için Celâl Paşa sahte irade çıkarttı. Mabeyinde bol bol yemekleri, tatlıları yutmağa, buzlu şerbetleri, dondurmalar içip yemeğe alışmış ve Başkatip Tahsin Bey’le İkinci Kâtip İzzettin mektebinde türlü türlü yalana sefahate, irtikaba alışmış olan ve Meşrutiyet devrinde nazır olan zat dahi beni bütün bütün açığa çıkardı.”

Nadir Fevzi Efendi arizasında bundan sonra Mabeyin ahvalinden bahsediyor, oradaki haşaratı temizlemek için nasıl çalıştığını anlatıyor ve diyordu ki:

“Padişah’ı soymuş ve enva-i sefahate alışmış olanları bu hürriyet adalet devrinde iktidar mevkiine getirmek doğru mudur? Bundan birkaç sene evvel Vanlı Abdurrahman Bey’i sürdürmek için İbriktarbaşı Kâmil, Şifre Kâtibi Hacı Mustafa, Başkatip Tahsin ve Mabeyinci Faik Beylerle Fehim Paşa birleşerek iftirada bulundular. Nihayet onu zincirlere bağlatarak Van’a gönderdiler. Bende bir çaresini bularak telgrafla Erzurum’dan çevirttim. Abdurrahman Bey, Mabeyine geldi. Abdülhamid sarayda adamların ahvalini Abdurrahman Bey’den sordurdu. O da bu yadigarların bütün fenalıklarını anlattı. Evvela Mabeyinci Arif Bey, Ahmet Şevki ve Rıza Paşalar Paris’e kaçtılar. Ondan sonra İbriktar da kaçacaktı. Buna meydan vermemek için Abdülhamid, Abdurrahman Bey’i iki bin kuruş maaşla Sivas’a göndermeğe mecbur oldu. Bu hainler de rahat ettiler. Fakat Abdurrahman, Mabeyine getirttiğimden dolayı kıyam ettiler, beni jurnal ettirdiler, mahvıma çalıştılar.

Ben ise Padişah’ın etrafını bu gibi haşarattan temizleyerek vatandan zulmünü kaldırmağa çalışıyordum. Padişahın etrafını alıp millete, vatana fenalık eden İzzeti, Tahsin’i, Kâmil’i, Hacı Mustafa’yı, Çerkes Mehmed’i Tatar Şakir’i, Fiili Müdür İzzet’i, Rıfat’ı, bu on habisi Mabeyinden uzaklaştırmak istiyordum. Bunların her bir fenalıklarını Padişah’a bildirdiğimi ve aleyhlerinde bulunduğumu isbata hazırım. Hamdolsun sükut etmedim, hainleri mahv için uğraştım.

Haddim olmayarak ben hem dinsizlik yolunu Hoca Tahsin’den öğrendim, bilirim ve hem medresede dindarlık yolunu bilirim, siyasetten çakarım, Bulgarların, Rumların, Sırpların şerrinden Rumeli’ni kurtarmak için Arnavutluk’a muhtariyet teminine çalışıyorduk. Satranç vari kasabalar teşkil edecektik. Müsavat, hürriyet ve adalet hakkında mufassal bir kitap yazdım, yanımdadır.

Nadir Fevzi Efendi arizasının sonunda yaptığı hizmetlerden dolayı iyi bir vazifeye kayrılmasının Sadrazam’a yazılmasını rica ettikten sonra diyordu ki:

İstibdat devrinde herkes, hatta İzzet’in ve hempalarının uşaklarına makam verenler bile bir yere giderken faytonla gidip geliyorlardı. Ben de bir buçuk saatlik memuriyet mahallime yaya gidip geliyorum. Tablakarlara varıncaya kadar konak, debdebe sahibi oldular. Mabeyin halkına mensup olan gürûh bile birer memuriyet kaptı, en adi ummiler bala rütbesi aldılar. Göğüslerini nişanlarla doldurdular. İrat ve akar sahibi oldular.

Nadir Fevzi Efendi’nin, bu arizası Selanik’ten İstanbul’daki Heyet-i Mebuse’ye gönderilmiş ve fakat ariza sahibi cemiyetten yüz bulamamıştı.

Yorum Yap »

You must be logged in to post a comment.

error: Content is protected !!