Biz PDA’cılar Devrimci Şiddetten En Fazla Nasibini Alanlardık.

PDA’cı Gün Zileli:

“Biz PDA’cılar Devrimci Şiddetten En Fazla Nasibini Alanlardık.”

PDA’cı Gün Zileli anılarında sol içi şiddette en çok saldırıya uğrayan çevrenin kendileri olduğunu anlatıyordu. “Yarılma” adlı kitabında Dev–Genç’le yaşadıkları polemik ve kavgalardan bahsederken örnekler de veriyordu. İşte Zileli’nin sol içi devrimci şiddetten bahsettiği “Yarılma”dan bir bölüm:

Türkiye bir darbeye doğru hızla sürüklenirken, soldaki, özellikle MDD’ci bölüntülerdeki şiddet “tutkusu” da önüne geçilmez bir sel haline gelmeye başlamıştı. Kırmızı Aydınlık hareketine yönelik bir yıl önceki “maceracı”lık eleştirileri dolayısıyla bu konuda biraz geri planda durmakla birlikte, PDA bile, bu yönde sürükleniyordu. Ben de dahil, bazılarımız artık belimizde silahla dolaşıyor, böylece, Dev–Genç’lilerin bize yönelttikleri “pasifist” suçlamasını pratikte yalanladığımızı düşünüyorduk. Hele Dev–Genç’liler! Onlar, artık silahlarını her fırsatta göstermenin yollarını aramaya başlamışlardı. Bazen, bir “zaferi” kutlamak, bazen bir şeyi “protesto” etmek için silahlarını çekip havaya ateşliyorlardı. Kimin üstünde silah var, kimin üstünde yok, gençlerin yürüyüşlerinden anlaşılır olmuştu artık.

Üstelik bir de şu, “Eskişehir marşı”ndan kırpılarak yapılma “Dev–Genç marşı” vardı! “Ey Dev–Genç’li, ey Dev–Genç’li/ Savaş vakti yaklaştı/ Al silahını eline! emperyalizme karşı” denirken, bazıları bu son dizeyi “al silahı vur beline” diye söyler ve bu arada kalçalarına doğru hafifçe vurarak, bu “talimatı” zaten yerine getirdiklerini gösterir olmuşlardı.

Ortalıkta, kimsenin ne olduğunu tam olarak açıklayamadığı bir “devrimci şiddet” lafıdır dolaşıp duruyordu. Bu, bazen “faşistlerin dövülüp okullardan atılması”, bazen “polisle çatışma”, bazen olur olmaz silah gösterme yada patlatma, bazen askeri bir darbe, bazen kırsal yada kentsel alanlarda başlatılacak bir devrimci gerilla hareketi, bazen sağa sola bomba atma, bazen de “emperyalizmin beşinci kolu oportünistlerin dövülmesi” anlamında kullanılıyordu.

Daha önce de bir kaç kere sözünü ettiğim gibi, biz PDA’cılar, bu “devrimci şiddet”ten en fazla nasibini alanlar arasında geliyorduk. Artık Dev–Genç toplantılarında keyfi bir biçimde bize söz verilmiyor yada sözümüz kesiliyor, Bazen de tartaklanarak salonun dışına atıldığımız oluyordu. Yusuf Küpeli’nin yönettiği SBF anfisinde ki böyle toplantılardan birinde, Doğu Perinçek söz istemiş, bunun üzerine, Yusuf Küpeli, “yeni oportünistlere söz vermiyoruz,” diyerek keyfiliği zirve noktasına taşımıştı. Bu keyfilik karşısında Doğu, salondaki çoğunluğun aleyhimize olmasına ve dayak yeme ihtimalimiz bulunmasına rağmen, “senin babandır yeni oportünist, nasıl keyfi bir şekilde söz hakkımı engellersin,” diyerek kürsüye yürümüş, buna rağmen, Yusuf’un, ona söz verilip verilmeyeceği konusunu salonun oyuna sunmasıyla söz hakkı, çoğunluğun oylarıyla engellenmişti.

Bir başka olay daha hatırlıyorum. Hukuk Fakültesinin konferans salonunda Hukuk Fakültesi Fikir Kulübü’nün Kongresi yapılıyordu. PDA’cıların oldukça güçlü olduğu bu Fikir Kulübü’nün üyesi olan Doğu, söz almış, kürsüde konuşuyordu. Ben ve bazı arkadaşlar, anfinin arkalarından onu izliyorduk. Doğu, lafını esirgemeden, hatta biraz da tahrik edici bir havada Dev–Genç yönetimine yüklendikçe yükleniyordu. Bir süre sonra, herhalde Doğu’nun kışkırtıcı sözleri kendisine iletilmiş olan Dev–Genç yönetimi, başlarında Ertuğrul Kürkçü olmak üzere salona zuhur etti. Suratlarından düşen bin parçaydı. Geçip ön sıralardan Doğu’yu dinlemeye koyuldular. Bir olay çıkacağını anlamış, alarma geçmiştik. Nitekim beş–on dakika sonra tahminlerimizde yanılmadığımızı gördük. En önde Ertuğrul Kürtçü ve arkasından da diğer yöneticiler ve Dev–Genç’liler, aniden yerlerinden fırlayıp kürsüde konuşan Doğu’ya doğru hızla koşmaya başladılar. Bunu görünce bizler de kürsüye doğru koştuk, .Doğu’yu korumak için. Doğu, bu ani atak üzerine, önünde konuşma yaptığı kürsüyü kaldırıp üzerine doğru gelenlere savurdu, kendini savunma güdüsüyle. Bu arada biz de yetişmiştik. PDA’cılarla Dev–Genç’lilerden oluşan, aşağı yukarı yirmi kişilik bir kalabalık, kürsünün bulunduğu yerde tekme yumruk birbirine girdi. Bu arada ben de, arkadaşlarının arasında lakabı “Panço Villa” olan, Nail Karaçam adlı, oldukça iriyarı, Panço Villa gibi gür, uzun ve sarkık bıyıklı olan Dev–Genç’li arkadaşla yaka yakaya geldim. Onun benden iri ve güçlü olduğu tartışma götürmezdi. Üstelik ikimizin de “devrimci şiddet”in gereği olarak, “emperyalizmin soldaki uzantısı” olan karşısındaki “oportüniste” esaslı bir kaç yumruk geçirmesi gerekiyordu. Ne var ki, o benim kazağımdan, ben de onun kazağından tutmuş çekişip duruyorduk da, bir türlü birbirimize vurmaya gönlümüz elvermiyordu. Kavga kısa sürede sona erdi, taraflar birbirinden ayrıldı, Nail’le ben de birbirimizin kazaklarını bırakıp ayrıldık.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: