Boğazlar Meselesi

Boğazlar Meselesi

 

İttihat ve Terakki yalnız Trablusgarp Harbi’ni düşünmüyorlardı. Boğazlar Meselesi ve Rusların Boğazlar hakkında takip ettikleri emeller de başlı başına ayrı bir dert teşkil ediyordu. Daha Trablus’ta çarpışmalar başlamadan evvel Ruslar, asırlardan beri takip ettikleri Uzak Şark politikasını ve Akdeniz’e inmek gayesini ateşlendirmeye başlamışlardı. Rus harp gemilerinin Boğazlardan serbest bir surette geçmelerini istiyorlardı. Rusya Hariciye Nazırı iken Rusya’nın Paris Sefirliği’ne tayin edilen İsvolski, Trablus hadisesi üzerinde Boğazlar Meselesi’ni ortaya atmıştı. Çünkü memleketimizin maruz kaldığı büyük tehlike esnasında Boğazlar Meselesi’nin artık kolaylıkla halledilebileceğini zannediyordu. İsvolski’nin diplomatik muhaberatına dair 1926’da neşredilen bir esere nazaran Rusya’nın Paris Sefiri diyordu ki: Türk-İtalyan ihtilâfının daha ziyade şiddetlenmesi ihtimali vardır. Biz bu vaziyet karşısında yalnız Balkan Yarımadası’nda sulhün ve intizamın muhafazasına çalışmalıyız. Aynı zamanda gelecek hadiselerden bilistifade kendimiz azami faideler temine gayret etmeliyiz.”

İsvolski, Rusya Hariciye Nazırı Vekili olan Neratof’a 26 Eylül’de bir mektup göndererek bu fikrini ona bildirmiş, İtalya ile Rusya arasında akdedilen, İtalya’nın Trablus’u almasına mukabil, Rusya’nın da boğazlar meselesini halletmesinden bahis olan ve Racconigi mülakatında kararlaştırılan gizli mukaveleyi hatırlatmış, İtalya’nın Boğazlar Meselesi’nde Rusya’ya karşı üzerine aldığı taahhütlere kati bir şekil verilmesini istemişti. İsvolski, aynı zamanda Paris’teki İtalyan Sefiri Tittoni ile de temasa gelerek Boğazlar Meselesi’ni onunla müzakereye başlamıştı. Nihayet 11 Teşrin-i evvel’de Boğazlar Meselesi Fransız Hükümetine de açılmıştı. O zamanki Hariciye Nazırı De Selves, kat’i olmamakla beraber Rusya Sefiri’ne memnuniyet verici bir cevap vermişti. Rusya’nın Londra Sefiri olan Benkendorf da İngiliz Hariciye Nazırı’yla temas etmiş fakat Sir Grey, Fransızlardan daha ihtiyatlı bir cevap vermişti. Sir Grey boğazlar meselesine dair Rusya tarafından Babıaliye verilecek bir notayı İstanbul’da himaye etmeye hazır olduğunu, fakat Rusya tarafından çok ileriye giden talepler ortaya atılacak olursa bunların bir karar verilmeden evvel tetkiki lazım geleceğini söylemişti. Rus Sefiri Benkendorf, Petersburg’a gönderdiği raporunda bu cevaptan bahsederken itilaf-ı müsellesin nihayet İngiltere’yi Rusya’nın emellerine hizmet etmeğe mecbur edeceğini yazıyordu. Filhakika İngilizlerin mütereddit görünmeleri, o esnada İngiltere ile Rusya arasında İran hakkında mevcut olan bazı ihtilafların halledilememesinden ileri geliyordu. O ihtilaflar ortadan kalktıktan sonra boğazların da, Rusların isteklerine göre halledileceğine şüphe yoktu.

Diplomatler kendi aralarında bu suretle anlaştıktan sonra Rusya’nın İstanbul Sefiri Çarikof, büyük teşebbüsünü icraya koyulmuştu. Petersburg hükümeti namına hareket eden Sefir Çarikof, gözleri önünde tecessüm eden gaye, bir zamanlar Hünkar İskelesi Muahedesi’yle ihdas edilmiş olan vaziyetin yeniden yaratılması, yani Osmanlı Devleti’nin, Rus Himayesi altına alınmasıydı. O devre ait neşrolunan vesikalara bakılacak olursa, Çerikof bu gayeye vasıl olmak için her türlü vasıtaya başvurmaktan çekinmiyor, bütün zeka ve dirayetini bu işe hasrediyor, hatta ekseriye amirlerinin Petersburg Hariciye Nazırı’nın emirleri ve kararları hilafına hareket etmekten bile çekinmiyordu. Bir müddet sonra Boğazlar Meselesi, Çarikof’un bu çabalaması neticesinde, büsbütün yeni bir şekilde ortaya çıkmıştı. Çarikof’un çizdiği planda bir Balkan ittifakı vücuda getirilmesi ve bu ittifaka Rusya tarafından gösterilen bir lütuf olmak üzere Türkiye’nin de bu ittifaka girmesine müsaade (!) olunması yazılı bulunuyordu.

O esnada bu projenin samimiyetine (!) inanacak tek bir Türk siyasisi bile yoktu. Babıâli ricali Çarikof’a verdikleri cevapta, şayet Rusya, Türkiye’ye yardım etmek istiyorsa, bunu Trablus’ta Türk hukuk-u hükümranisinin muhafazasını kabul ettirmek suretiyle yapsın!” diyorlardı. Hatta Babıâli, bu arzusunu Londra vasıtasıyla de Ruslara bildirmişti.

Bu müracaattan hasıl olan netice şu idi ki; Petresburg, Babıâli’nin Ruslardan İtalya’ya karşı taleplerde bulunmasına sebebiyet vermemek ve Boğazlar Meselesi’nde red cevabı almamak için Boğazlar hakkındaki teşebbüsün şimdilik tehirini muvafık görmüştü.

Bunun üzerine İstanbul’daki siyasi diplomasi mahafilde, bir müddet bir sükunet hasıl olmuştu. İttihat ve Terakki ricali ve Babıali erkanı bu sükuneti iyiliğe halletmiş olacaklardır ki Karadeniz sahilindeki sarayına gelen Rusya Çarı’nı selamlamak üzere oraya bir heyet göndermişlerdi. Bu heyetin oraya gitmesiyle Rusya’nın, Boğazlar hakkındaki emellerinden vazgeçeceğini kabul etmek çocukluk olurdu. Esasen Boğazlar Meselesinin bu sayfiye yerinde mevzubahis edileceği zan ve tahmin olunuyordu. Fakat heyet buraya gittiğinde meseleye pek az temas edildiğini görünce hayretler içinde kaldı. Temas edilmemesini sebebi malumdu. Boğazlar hakkında Babıali’den imtiyazlar koparmak için Rusya, İtalya’ya karşı bir harekette bulunmak istemiyordu.

Ancak aradan birkaç hafta geçtikten ve Sefir Çarikof ile Petersburg arasında cereyan eden müzakereler neticelendikten sonra, ahval ve şerait müsait göründüğü takdirde Babıali nezdinde Boğazlar meselesini takip etmesi için Sefir’e talimat gönderilmişti. Fakat bu talimata bakılacak olursa, Sefir Çarikof Rusya hükümeti namına değil, kendi nam ve hesabına teşebbüste bulanacaktı ki şayet iş muvaffakiyetsizlikle neticelenecek olursa mağlubiyet Rusya hükümetine değil, Sefir Çarikof’a ait bulunsun.

Rusya Sefiri Boğazlar Meselesi’ni ortaya atmak için müsait ahval ve şeraiti bulmak hususunda çok beklemedi. Çünkü Teşrin-i sani ortasında İtalya harp sahasını Şarki Akdeniz’e ve Boğazlara doğru uzatacağını bildirdi. Bunun üzerine tarafımızdan Boğazların kapatılması için lazım gelen tedbirler alınmağa başladı. Bizim Boğazları kapatacağımız anlaşılır anlaşılmaz, Rusya bütün alakadar devletleri toplayarak Roma hükümeti nezdinde müşterek bir teşebbüste bulundu. Aynı zamanda Rusya Sefiri Çarikof’ta bir zamandan beri kesilmiş gibi görünen Boğazlar Meselesi müzakeresini, Babıali ile tekrar konuşmağa başladı. Sefir tarafından 27 Teşrinisani’de Hariciye Nazırı Asim Bey’e verilen bir notada Rus harp gemilerinin Boğazlardan serbest bir surette geçmelerine Osmanlı Devleti tarafından müsaade edilmesine mukabil, aşağıdaki tavizlerin verileceği yazılı bulunuyordu.

1-1909 senesinde akdedilen Karadeniz mukavelesinden vazgeçmek,

2- Bir Balkan ittifakı vücuda getirmek için çalışmak.

3-Boğazlara bir düşman tarafından hücum olursa Rusya tarafından yardım edilmek.

Rus Sefiri Çarikof, 6 Kanunievvel’de 6 maddelik bir nota ile Babıali’ye müracaatla Boğazlar meselesi için derhal müzakereye girişmeyi istemişti. Hükümet, bu vaziyet karşısında kat’i bir karar vermek mecburiyetinde bulunuyordu. Ortada artık mevzubahs olan Boğazlar Meselesi değil, Avrupa’da birbirine karşı gittikçe büyük bir rakip kesilen devletler grubundan birisinin tarafını iltizam etmek meselesi vardı. Bir tarafta itilafı müselles, diğer tarafta da merkezi Avrupa devletleri, Almanya ve Avusturya bulunuyordu.

Alman siyasi ricali Boğazlar Meselesi’ne hususi bir ehemmiyet veriyorlardı. Almanlar bu hususta İngilizlerle anlaşmanın mümkün olamayacağını anladıklarından gene Rusya’ya meyletmeğe başlamışlardı. Rusya Hariciye Nazırı Sazanof, Berlin’i ziyaret etmişti. Postdam’da İmparator’un huzurunda yapılan müzakerelerde biraz Boğazlar Meselesi de konuşulmuştu. Almanların maksadı Türkiye’nin zararına Rusya’ya bazı imtiyazlar bahşederek Rusları, Almanya tarafına çevirmekti. Bu maksatla yapılan müzakereler oldukça ilerliyordu. Alman Hariciye Nazırı’nın adamlarından birisi Alman Sefiri Baron Marşal ile anlaşmak üzere İstanbul’a gelmişti. Halbuki Alman Sefiri, sonradan neşrolunan diplomasi raporlarına bakılacak olursa, Almanya ile Rusya arasında böyle bir anlaşmaya şiddetle aleyhtar bulunuyordu.

Almanya, bu aralık Rusların Boğazlar hakkındaki arzularını kabul etmek için Avusturya’nın muvafakatini şart koşmuştu. Halbuki Avusturya Hariciye Nazırı Ereusal, buna razı olmuyordu ve Avusturya-Macaristan’ın vaziyeti buna kabule müsait olmadığını söylüyordu. Çünkü İstanbul’daki Avusturya Sefiri Pallaviçini Viyana’ya gönderdiği raporlarında diyordu ki:

“Statükonun Rusya tarafından istenildiği şekilde değiştirilmesi, Avusturya-Macaristan’ın mevcudiyetini azami derecede tehlikeye sokar. Rusya, Avusturya’ya başka şeylerden tavizat verse bile Boğazların açılmasından dolayı Avusturya için hasıl olacak zarar hiçbir suretle tazmin edilemez. Bir kere Boğazlar açılırsa o zaman Rusya, bütün deniz kuvvetini Karadeniz’de birleştirecektir. Bu yüzden yalnız İstanbul’da değil, Balkanlar’da fevkalade bir nüfuz kazanmış olacaktır. Akdeniz’de yeni bir kuvvet doğacaktır. Adriyatik’teki deniz kuvvetlerinin muvazenesi de bozulacaktır: Onun için Rusya’nın arzuları yerine getirildiği takdirde Avusturya’nın Ortadoğu politikası tamamiyle mağlup olacaktır. Şu halde İstanbul’daki mevkilerini ve nüfuzlarını muhafaza etmek isteyen devletler, mevcut muahedelerin bozulmaması için bütün kuvvetleriyle çalışmağa ve bu taleplerini kabul etmeyen Türkiye’ye yardım eylemeğe mecburdurlar.

Fakat Babıali, hakikat halde mukavemet ediyor muydu? Sadrazam Sait Paşa ile nazırlardan bazıları Rus taleplerini terviç eder gibi görünüyorlardı. Yalanız Hariciye Nazırı Asım Bey, şayet arkadaşları Rus teklifini kabul ederlerse, istifa edip çekileceğinden bahsediyordu. Avusturya Sefiri Pallaviçini’nin raporlarına bakılacak olursa Asım Bey, Boğazlara ait mukaveleleri muhafazası için Almanya, Avusturya ve Romanya ile Türkiye arasında gizli bir mukavele akdedilmesini Avusturya sefirine’ne teklif ediyordu. Avusturya Sefiri böyle bir ittifakın Avusturya için tehlikeli olduğunu itiraf etmekle beraber faydaları olduğunu da söylüyor, fayda olarak ta Rus projelerinin suya düşmesini, Balkan Devletleri tarafından Avusturya’ya karşı yapılacak bir hücumda Türkiye’nin ve Romanya’nın Avusturya’ya yardım etmesini Balkanlar’da yapılacak şimendifer inşaatında Türkiye’nin Avusturya’ya karşı daha müsaadekârane davranmasını ve Arnavutluk Meselesi’nin Avusturya lehine halledilmesini sayıyordu.

Avusturya Sefiri’nin bu tarzdaki notalarının tesiri altında kalan Avusturya Hariciye Nazırı, Türkiye’nin tam olarak muhafazasında Avusturya’nın büyük bir Türk dostu olduğunu göstermek istemişti. Tabii bu dostluk siyasi icabattan doğan bir dostluktu ve bu itibarla onun büyük bir kıymeti yoktu. Yalnız dikkate şayan olan bir cihet varsa o da Türk dostluğunun Almanya’dan Avusturya’ya intikal eylemiş olmasıydı. Rusya’yı kazanmak ve bir Alman-Fransız harbinde Rusya’nın tarafsızlığını temin etmek isteyen Almanya, bu gaye uğruna Türkiye’yi feda etmek isterken Boğazların açılmasını menfaatlerine uygun bulmayan Avusturya, birden bire Türk dostu oluyordu. Esasen Bosna ilhakından beri Türkiye’deki nüfuzunu kaybeden Avusturya, tekrar Babıâli’nin muhabbetini kazanmak için mütemadiyen çalışıyordu. Trablus Muharebesi’nden beri İstanbul’da Almanya’ya karşı yine bir itimatsızlık hasıl olalıdan beri Babıali daha ziyade Avusturya’dan fikir almaya başlamıştı. Mesela Hariciye Nazırı Asım Bey, Rusların Boğazlar hakkındaki notalarından Avusturya’yı daha evvel haberdar etmiş ve Alman Sefiri’ne meseleyi ondan üç gün sonra açmıştı. Alman Sefiri Baron Marşal’in Boğazlar Meselesi’ne dair vuku bulan mülakati hakkında Berlin’e yazdığı rapora bakılacak olursa Hariciye Nazırımız:

Bize karşı büyük darbeyi vuranlar! Sözü ile Baron Marşalı Kanunuevel 1911’de karşılamış Çarikof’un teşebbüsü hakkında “Büyük bir heyecan içinde izahat vermiş, Rusya tarafından istenilen şeylerin daire-i şumulünü çizmiş ve bunların “Türk devletinin Rus himayesi altına girmesi demek olacağını” söylemiş, Rusların, İngilizlerle anlaştıktan sonra böyle bir teşebbüste bulunmuş olmaları lazım geleceğini ve şayet böyle bir anlaşma varsa bunun itilaf-ı müselles tarafından Berlin’e ve Viyana’ya karşı vurulmuş bir darbe demek olacağını anlatmıştır. Alman sefiri, Asım Bey’in bu sözlerini dinlemiş, o fikirlere tamamiyle iştirak etmekle beraber onlara karşı bir vaziyet almaktan çekinerek yalnız dinlemekle kanaat eylemiştir. Baron Marşal Boğazlar Meselesi’ne dair gönderdiği raporunda diyordu ki:

“Türkiye Trablusgarbı ve Bingazi’yi kaybetse bile genç muazzam bir devlet kalabilir. Halbuki Rus harp gemilerinin Boğazlardan serbest bir surette geçtikleri andan itibaren Osmanlı Devleti’nin istiklali tamamiyle suya düşmüş olur. Evvelce söylediğimi burada tekrar ediyorum: Rus zırhlıları, Boğazlar içinden geçtikleri gün, Rusya İstanbul’a hakimdir. Padişah ondan sonra yavaş yavaş Buhara emirinin derecesine kadar sükut eder. Ecnebilerin menfaatlerini korumak için sefirlere artık hacet bile kalmaz, konsoloslar kafi gelir. Türkiye’nin Avrupa kıtasındaki arazisi Rusya’nın keyfine bağlanır. Çünkü Türklerin askeri nakliyatı Rus donanmasının hakim olduğu sulardan geçecek olursa Türk seferberliği de hiç hükmüne iner. Ruslar, Boğazlara hakim oldukları takdirde bundan Bağdat hattı da mutazarrır olur, çünkü o hattın başlangıcı Osmanlı payitahtının karşısında bulunuyor…

Görülüyor ki Almanların Bağdat hattı siyaseti ve Avusturyalıların Balkanlarda takip ettikleri politika Rusya’nın Boğazlar hakkındaki emellerine nail olmasına bir dereceye kadar set çekiyordu. Arada yalnız bir İngiltere kalıyordu. Bunu da Türk siyasi ricali gerekse Alman ve Avusturya kendi aralarında hallediyorlardı. 1907’deki İngiliz-Rus mukavelesinde gizli bir madde mevcut olduğuna herkes kanaat getiriyordu. İran’ın taksiminden başka Türkiye’nin dahi nüfuz mıntıkalarına taksiminden bahis olan gizli maddeye istinaden Rusya’nın Boğazlar Meselesi’ni Rusya lehine halletmek için mutlaka İngilizlerden müsaade almış olması lazım geleceğini katiyyen biliyor gibiydi. Alman Sefiri Berlin Hariciyesi’ne gönderdiği raporunda yine diyordu ki:

“İngiltere’nin Basra Körfezi’nden itibaren Irak’ın içeri taraflarına kadar o kadar büyük menfaatleri vardır ki, İngilizlerin bu havaliye sahip olmalarına mukabil, Rusların Boğazlardan serbest bir surette gelip geçmeleri onlara pek ucuz görünür. Bağdat hattının, Rus-İngiliz nokta-i nazarına göre de basit bir surette halli de bundan ibarettir. Çünkü Rusya, anahtarlardan birisini ve İngiltere’de ikincisini eline geçirmiş olacaktır.

Alman sefiri’nin gönderdiği bu rapor üzerine Alman Hükümeti mutlaka Türkiye’nin zararına Ruslarla anlaşmaktan vazgeçmiş olacak ki, Sefir’e 3 Kanunievvel’de gönderdiği talimatta demişti ki:

“Türkiye’nin mutlaka kabul etmesi lazım gelmeyen ve devletlerin muvafakatine muhtaç bulunan Rus teklifinden dolayı o kadar heyecana kapılmasın. Alman Hariciyesi’nin anlayamadığını Asım Bey’e anlatınız. Ruslardan maksatları hakkında fazla izahat istemesini ve bu suretle Rusların daha ziyade açılmalarını temin eylemesi kendisine tavsiye ediniz… Rusların pek ziyade dikkat nazarını celbeden bu tavrı hareketlerine Almanya’nın önayak olması için hiçbir münasebet yoktur.”

Almanya’nın verdiği bu yeni karar üzerine İstanbul’da yeniden bir İslavlık ve Cermenlik mücadelesi bütün şiddetiyle baş göstermişti. Fakat Osmanlı Devleti için yapılan bu mücadelede Osmanlı ricali başlıca rolleri oynamaları lazım gelirken, seyirci kalıyorlardı. Çünkü onların elinde hiçbir kuvvet ve nüfuz yoktu. Olsa olsa arada sırada bir devletin Türkiye’deki menfaatlerini diğer devletin menfaatlerine karşı harekete getirmekten ibaret bir siyaset rolü oynanıveriyordu. Osmanlı ricali tarafından, birbirine zıt olan muhtelif menfaatlerin birbirlerine çarpışmasından Osmanlı Devleti için faydalı bir netice hasıl olması bekleniyordu.

Fakat Umumi harp esansında ve harbi müteakip Avrupa devletleri tarafından neşredilen diplomasi ve siyasi raporlar tetkik edilecek olursa muhakkak olarak şu netice çıkıyordu ki Rusya ve İngiltere Suriye havalisini Fransa’ya vermek suretiyle Türkiye’yi taksime çalıştıkları halde Türkiye’de iktisadi gayeler takip eden ve Bağdat hattına pürüzsüz bir şekilde sahip olmak isteyen Almanya ile Balkanlardaki devletlerin büyümesinden ve Rus nüfuzu altına geçerek büyük bir tehlike olmasından korkan Avusturya , Türkiye’nin tam olarak katılmasını, Türkiye’nin güzel gözleri için değil, fakat kendi menfaatleri için kati ve ciddi bir surette istiyorlardı.

Hatta Almanya bunun için başka teşebbüslerde bulunmağa çalışıyor. Türkiye’yi kuvvetlendirmek maksadıyla asker muallimler göndermeğe kalkışıyordu. Alman Sefiri’nin İstanbul’dan gönderdiği bütün raporlarında ordusu ve bahriyesi çok kuvvetli olan Türkiye’de Almanya’nın daha ziyade iktisadi menfaatleri olabileceği ileri sürülüyordu. Fakat bir Alman politikasını takip edenler İstanbul’daki Alman Sefiri ile bizzat Almanya İmparatoru’ydu. Yoksa Hariciye Nazırı olan Kiderlen, mutlaka Türkiye aleyhine Ruslarla anlaşmağa taraftar bulunuyordu. Hatta Alman Hariciye Nazırı’yla Baron Marşal’in arası bu yüzden o kadar açılmıştı ki, Baron Marşal İstanbul’daki vaziyet hakkındaki notalarını doğrudan doğruya Başvekil Betman-Holvez’e göndermeğe mecbur kalmıştı. Başvekil, o zaman bu raporları imparatora göstermeğe mecbur oluyordu. İmparator sefirinin fikirlerini tasvip ettikçe Hariciye Nazırı fena halde kızıyordu.

Boğazlar Meselesi bu suretle devletlerin ayakları altında bir futbol topu gibi bir kaleden öbür kaleye atılmakta ve her iki taraftan biri fazla gol yapmağa çalışmakta iken birden bire sönüverdi. Rusya, Babıâli nezdindeki teşebbüslerine ve müzakerelerine devam etmedi. Bunun sebebi Almanya ile Avusturya’nın Bulgarlar hakkında münkait Babıâli’ye söylemiş olmaları değilde. Meselenin suya düşmesine İngiltere sebep olmuştu. Bu da İngiltere’nin Boğazları Ruslara açmak istememesinden ileri gelmiyordu. İran’da bazı hadiseler zuhur etmişti. Bunun üzerine Rus askerleri Tahran üzerine doğru yürümeğe başlamışlardı. Bundan dolayı İran hakkında Rusya ile İngiltere’nin arası açılmıştı. Bir taraftan böyle bir ihtilaf çıkmış iken diğer taraftan Boğazlar Meselesini de itilaf-ı müsellese yüklemenin pek ağır basacağı anlaşılınca Rusya’nın Londra Sefiri tarafından Petersburg’a yapılan tavsiye üzerine Rusya Boğazlar Meselesi’yle uğraşmaktan vazgeçmişti. Hatta bu işte kendi başına hareket etmesi ve Petersburg Hükümeti’ni işe karıştırmaması kendisine verilen ilk talimatta tavsiye olunan İstanbul’daki Rus Sefiri Çarikof geri çağrılmıştı.

Boğazlar Meselesi’nin ortaya atılması o kadar heyecan uyandırmıştı ki Trablus Muharebesi bile heyecan içinde ehemmiyetini kaybetmişti. Trablus’ta büyük fedakarlık göstererek çarpışan kuvvetlerimizin karşısında İtalyanlar hiçbir muvaffakiyet elde edemiyorlar ve sahil mıntıkasından bir adım bile ilerleyemiyorlardı. Fakat buna rağmen “Kılıçlarının hakkı” olarak Trablus’un ve Bingazi’nin kayıtsız ve şartsız İtalya’ya iltihakını istiyorlardı.

Bu aralık Rusya Hariciye Nazırı Sazanof yeni bir tavassut teklifiyle ortaya çıkmıştı. Bu tavassut mucubince her iki taraf bir mütareke akdedecek ve bu mütareke esnasında askerlerini geri çekecekti. Bu suretle İtalyanlar ortada bir sulh muahedesi olmadan Trablus’a sahip olacaklar, yanız oradaki Arablarla çarpışmağa mecbur kalacaklar, Osmanlı Devleti de muahede imzalayarak resmen bir vilayetini terketmek zilletinden kurtulacaktı.

Fakat Rusların bu teklifi İstanbul’daki sefirler tarafından kabul olunmamıştı. Bir de orada harbeden ve memleketin büyük bir kısmını henüz ellerinde tutan askerlerimizin hiç mağlup olmadıkları halde çekilip gitmelerini ve kendileriyle beraber mücadeleye iştirak eden Arapları, İtalyanlara karşı yalnız bırakmalarını kimse isteyemezdi. Sazanof tarafından yukarıda yapılan bu teklife en ziyade itiraz eden yine Alman Sefiri Baron Marşal’dı.

Rusya, Almanların Rus emellerine karşı müşkilat çıkarmakta olduklarını görünce ve Türkiye’nin Rus himayesi altına alınması kolay kolay mümkün olamayacağını anlayınca Türkiye’nin en zayıf ve buhranlı bir zamanında Balkan ittifakını vücuda getirdiler. Bu ittifak sayesinde Avusturya ve Almanya’ya karşı vurmak istedikleri darbeyi vurmağa muvaffak oldular. İttihat ve Terakki, bu işler olup biterken işten çekilmiş bulunuyordu. O ancak ikinci Balkan Muharebesi esnasında tekrar iktidar mevkiine geçmeğe muvaffak olmuş ve Edirne’nin istirdadiyle mevkiini kuvvetlendirmişti.

Ondan sonra bütün İttihat ve Terakki siyaseti, Almanya’ya istinat etmeğe başlamıştı. Çünkü Trablus Harbi’nde Boğazlar Meselesi’ni halletmeğe çalışan Rusya’nın, Balkan hezimetlerinden sonra Boğazların açılmasında bundan sonra daha ziyade ısrar edeceğine şüphe yoktu. Hususiyle İngiltere dahi, Irak Meselesi’nin İngiltere lehine halline muvafakat edilmesine mukabil Boğazların açılmasına razı olacağını Rusya’ya vaadettikten sonra bu sefer Rusların daha fazla tazyikat yaparak emellerine nail olmalarından çok korkuluyordu. Umumi Harp’ten sonra neşredilen diplomasi vesikaları da bunun böyle olduğunu teyit etmişti. Bu vaziyet karşısında Rusya’ya mukavemet edecek olan bir devlet varsa o da Almanya ve onunla beraber Avusturya idi.

Meşrutiyetten sonra İstanbul’a gelen ve Türk Ordusu’nun ıslahiyle meşgul olan Golç Paşa, Balkan Muharebesi’nin neticesi üzerine Alman Erkân-ı Harbiyesi nazarında çok gözden düşmüştü. Onun için ordumuzla meşgul olmak üzere Liman Von Sanders Paşa’nın riyaseti altında İstanbul’a bir askeri heyet gönderildi. Bu heyetin gelmesi ve Liman Von Sanders Paşa’nın İstanbul Ordusu Kumandanlığı’na tayini Rusları fena halde kuşkulandırdı. Yeniden kıyametler koptu. Ruslar, Türk Ordusu’nun yeniden kuvvetlendiğini görünce Boğazlar Meselesi’nin çözümlenmesinin tekrar gözden geçileceğini anladılar. Yine Osmanlı Devleti’nin nam ve hesabına ve zararına devletler birbirlerine girdiler.

Avrupa’daki siyasi işler bu vaziyette iken Umumi Harp patlak verdi. Bilhassa son üç dört sene zarfındaki siyasi vaziyeti nazar-ı dikkate alan İttihat ve Terakki ricali Osmanlı Devleti için kurtuluş yolunun Almanya ile beraber hareket etmekte olacağına kanaat getirdi. Baron Marşal, İstanbul’dan Londra’ya tayin edilmesi üzerine İstanbul’a gönderilen yeni Sefir Wangenheim tarafından yapılan ittifak teklifi kabul olundu. Türkiye bu ittifak yüzünden umumi harbe sürüklendi. İttihat ve Terakki’nin bütün ümidi bu harbin bitmesine bağlanmış oldu. Harp Almanya’nın ve Avusturya’nın mağlubiyetiyle neticelenince, İttihat ve Terakki de mağlup oldu ve çekildi. Fakat Türk milleti bu mağlubiyete boyun eğmedi. Daha muktedir eller, daha büyük mefkureler taşıyan bir deha onu çok yükseltti.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: