C.K.M.P.’DEN ÇÖZÜLMELER VE AYRILMALAR

C.K.M.P.’DEN ÇÖZÜLMELER VE AYRILMALAR
M.H.P.’den fiilen ve hukuken 1968’de ilk ayrılan Numan Esin oldu. Türkeş’e giderek, “ Ben partiden ayrılmak istiyorum” demiş. Kavgasız nizasız ayrılıp gitmişti. Onun arkasından Mustafa Kaplan, Şefik Soyuyüce, Münir Köseoğlu’da partiden istifa ettiler. Onların da ayrılışı kavgasız nizasız oldu. Ancak Rıfat Baykal’ın ayrılışı öyle olmadı.
1969’da Adana’da icra edilen Genel Kongre’den bir müddet sonra Türkeş ve Baykal’la bizim köyde buluştuk. Ben o kongrede bulunmamıştım. Daha önce İstanbul İl Kongresi’nde Türkeş’le karşı karşıya gelmiştik. Gönlüm kırıktı. O sebeple o kongreye katılmamıştım. O kongrede bazı olaylar cereyan etmiş. İşte Türkeş ile Baykal bu konuda tartışmaya girdiler. Baykal diyordu ki:
— O Sadi denen adamı niçin listeye aldın?
Türkeş cevap veriyordu:
— Ben değil delegeler seçtiler.
Böylece laf uzayıp giderken Rıfat büyük bir asabiyetle ayağa kalktı ve bağırarak konuşmaya başladı:
— Bu akşam burada ve şu anda yıllardan beri işlediğim hatayı onarıyorum.
Türkeş kendisine sordu:
— Hangi hatayı onarıyorsun?
Rıfat son derece sert bir cevap verdi:
— Şimdiye kadar sizin yanınızda olmakla işlediğim hatayı onarıyorum ve sizi terk ediyorum.
Türkeş Baykal’a elini uzattı:
— Peki, ahirette buluşmak üzere…
Rıfat, “Sizinle bir daha beraber olursam” diye başladı. Çok galiz kelimeler kullanıyordu. Elimle ağzını kapattım. Birden fırlayarak evi terk etti, gitti. Arabayla takip ettirdim. Gidenler bulamadan geriye döndüler. Rıfat çok süratli araba kullanırdı. Sonra öğrendim ki o akşam İzmir’e dönmüş. Zaten kendiside İzmir’de oturuyordu. Evde Türkeş’le başbaşa kalmıştık. Çok üzgündü. Kendisini teskin ve teselli etmeye çalıştım. Türkeş ayağa kalktı. Göğsünü açtı, göğsü kırmızı kırmızı küçücük sivilcelerle doluydu. “Üzüldüğüm zaman benim vücudum böyle olur” dedi.
Ertesi gün Türkeş’le trenle Balıkesir’e gittik. Bir taraftan da teşkilat meseleleriyle uğraşıyorduk. Türkeş’le çalışmalarımız ve seyahatimiz sona erdikten sonra köye döndüm. İzmir’e giderek Rıfat’ı buldum. Kendisine tavsiyede bulundum:
— Gemileri yakmayın, köprüleri yıkmayın…
Rıfat’ı o anda üzerinden öfkeyi atamamış olarak gördüm. Köye döndükten sonra bu olayların etkisinde düşündüm, düşündüm… Neden insanlar bir hareketin içerisinde beraber oluyorlar da sonradan birbirlerine karşı düşman kesiliyorlar? İstiklal Savaşı’nı gerçekleştiren, Cumhuriyet’i ilan eden kadroda sonra birbirine düşmedi mi? Biz 14’ler sürgüne giderken mevcut olan birliğimizi neden muhafaza edemedik? Türkeş Grubu, Kabibay Grubu diye ayrıldık. Türkiye’ye döndükten sonra Türkeş Grubu da kendi aralarında yeniden dağılmadılar mı? Neden, neden, neden?
Hep bunları düşündüm, düşündüm. Geçmişe şöyle bir baktım; beşeri münasebetlerde Allah rızasının yerini korku ve menfaat almış. İslami ölçüler nesillerden nesile doğru ve tam olarak aktarılmadığından herkes ayrı ayrı değişik ölçülerde hareket eder hale gelmiş. Oysa İslam bize en doğru ölçüleri vermişti. Yüce dinimiz ihtilafınızı Allah’a ve Resul’üne döndürünüz demiyor muydu? Dikkat ettim grupların ve kişilerin birbiriyle ayrıldığında sebep daha çok “menfaate” dayanıyordu. Onlara göre; “prensipler çiğnenebilir; menfaatimi çiğnetmem” hakim görüştü. Bu yanlışlıklarla insanlar ve toplumlar nereye gider?

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: