CKMP adına yapılmış seçim konuşması

Ahmet Er’in 2 Haziran 1968’de CKMP adına yapmış olduğu Radyoda yayınlanan seçim konuşması

Büyük Milletime
Aziz vatandaşlarım;
Köyden geldim. Köy gezisinden değil, oturduğum, yaşadığım, toprağını terimle suladığım, çalıştığım tarlalarda güneşin hararetini köylülerimle bölüştüğüm köyden geldim. Kırık çapamı saya başında bıraktım, tütün fidelerini bacıma teslim ettim köyden geldim. Tarlada çalışırken kuşluk vakti doğum yapıp çocuğunu da eleyip beleyip bir bez içinde dala asan ve gündeliğim yarım kalmasın diye işe devam etmek isteyen Eşe Bacının iş ve emek arkadaşı olduğum köyden geldim. Kocayan atını ahıra çekerek emekli yapan ve onu yıllarca besleyen ve fakat kendisine emeklilik hakkı tanınmayan, ekonomik ve sosyal garantilerden yoksun olan Hasan Dayının köyünden geldim. Öküzünü satarak Avukat tutan, ineğini satarak yavrusunu tedavi ettiren tarlasını satarak çocuğunu okutan köyden geldim. Bir damla su için akşama dek kuyu başında bekleyen Mavi bacı ile Pembe bacının ödünç su alıp verdiği köylerden geldim.
Ve nihayet işciye grev hakkı,
Tüccara kredi,
Memura emeklilik,
Hakime teminat
Üniversiteye muhtariyet,
Basına hürriyet.
Millet vekiline dokunulmazlık dağıtılırken devlet kurulduğundan bugüne dek payına sadece tevekkül ve sabır düşen kırkbin köyden kırkbin köylünün arasından geldim. Milletin efendisi olduğu halde rüşvetsiz iş yaptıramıyan, kendisini mahkum edenleri affeden büyük ruhlu yüksek imanlı Türk Halkının içinden geldim.
Böylece size bir siyasi parti merkezinde değil, her karış toprağı şehit, her dağı tepesi Evliyalar yatağı olan Anadolu yaylasından sesleniyor ve büyük TÜRK MİLLETİNİ bir parti flamasının altına değil, insanlığın hayatındaki tarihi büyük görevine çağırıyorum. Sen tüm insanlığa iyilikleri emreden, kötülüklerinden vazgeçirmeye çalışan ve insanları daima hayıra hakka çağıran ALLAHIN Ordusu, büyük Türk Milleti kendine ve görevine dön. Unutma ki, sen yeryüzünde yalnız kendi kaderini değil, omuzlarında tüm insanlığın kaderini de taşıyorsun. Ve yine unutma ki, tüm medeniyetler para ile değil inançla kurulmuşlar, parasızlıktan değil inançsızlıktan çöküp gitmişlerdir. Çağımızda insanlık doktriner kılıflar içinde bir putperestliğin eşiğine doğru kaymakta, hizmetler ve nimetler arasındaki denge gitgide bozulmakta toplumsal adalet zedelenmektedir.
İltimas, soygunculuk, vurgunculuk, rüşvet, hile, yalan, iftira, kişinin kişiyi kandırma, aldatma, sömürme hareketleri milletlerin hayatından devletler ve kıtalar arasındaki ilişkilere kadar uzanmaktadır. Yeryüzünde milletlerin hayatında gerekli temel şartlara ulaşılmadıkça, aranan ekonomik ve sosyal şekiller alınan hukuki tedbirler dahi bozulan bu dengeyi onaramayacak ve böylece çağımızda nesiller doktrinlerin tecrübe unsuru, ülkelerde tecrübe sahası olmaktan kurtulamayacaklardır. Çünkü kendi kişiliğinde hakkı, hukuku, adaleti yaşamıyanların kendi dışlarında bunları aramaları bulmaları mümkün değildir.
İyilik etmek, doğru söylemek, hakikatlere saygı duymak, adaletli olmak, emaneti ehline ve erbabına teslim etmek gibi büyük ahlak örneklerini sevdikleri beğendikleri halde, kendi nefislerinde yaşayamıyan ve tatbikatını veremeyen ve fakat beğenmediklerinin esiri bulunan ve böylece kendi iç dünyalarında mahkum olan insanlığın dış dünyalarında hürriyetler peşinden koşması mevcut çelişmeyi arttırmaktan başka bir mana taşıyamaz. İşte yalnız Türkiye’de değil bütün dünyada hürriyet mücadelesinin takip ettiği yanlış çizgiler. Hürriyet kendisine dost olan ahlakı unutarak veya terk ederek yola çıkarsa, karanlıklarda daima yolunu şaşıracaktır. Hürriyet, insanı tanıyabildiği, hakikatle dost geçinebildiği, nispette hürriyettir. Bunun da kökü ilme ve ahlaka uzanır.
– Biz hürriyet istiyoruz; fakat anlaktan yoksun hürriyeti değil.
– Biz hukuk devleti, kanun düzeni istiyoruz; fakat rüşvetle, tehditle, hile ile çiğnenen, çiğnetilen kanunları değil.
– Biz demokrasiyi istiyoruz; fakat geniş caddelerde methiyesi yapılan, arka sokaklarda haraç mezata çıkarılarak ıspanak fiyatına satılan demokrasiyi değil.
– Biz ilmin ve ahlakın emrinde mülkiyete dayanan bir ekonomik ve sosyal düzen istiyoruz. Fakat karaborsaya ticaret diyen, ticareti fırsat sayan, üç-beş yüz kişinin doyduğu milyonların süründüğü bir ekonomik faaliyeti değil.
– Biz yüz yıllardan beri boşluğu duyulan ve insanın fizik ve manevi varlığını başlangıç noktası kabul eden büyük ve köklü bir değişiklik istiyoruz. Fakat hırsızlarla eşkiyaların yer değiştirmesini ve nöbet teslimini değil.
– Biz toplumsal adalet istiyoruz, bakkal dükkanı işleten devleti değil.
– Biz Türk milletini bölen kardeşi kardeşe düşman kılan fesat çarklarının kırılmasını, nifak yuvalarının tahrip edilmesini istiyoruz.
– Ve istiyoruz ki, dün bir çuval buğday verip nefes satın alan Yunus’un memleketinde bugün, kuru kuru hürriyet karın doyurmuyor, diyen açlar bağırmasın, geniş caddelerinde tok esirler resmi geçit yapmasın, bu güzel Türkiye hür ve tok insanların diyarı olsun.
Aziz vatandaşlarım,
Sizlere insanlığın hayatında uzun bir geçmişi olan demokrasiden söz açmak istiyorum demokrasi, bir fitne fesat, yarışı, hile ve iftira sanatı değildir. İnsan iradesine saygı düzenidir. Bir rejimin adını demokrasi koymakla o rejimin adını demokrasi olamaz. Demokrasiyi sadece bir oy oyunu, Türk Milletini de iktidarları için bir basamak sayanlar gayeye giden her yolu mübah görenler unutmasınlar ki, dillerinin ucundaki demokrasi bir gün makyavel felsefesinin kurbanı, hatta daha elimi komünizmin de köprüsü olabilir. Dünyada bindikleri dalı kesen insanların düşeceğini ifade etmek ise bir kehanet sayılmamalıdır. Bugün memleketimizde demokrasiyi zedeliyen örneklere seyirci kalınmaktadır. Dün Gazi Çanakkale’de şehitler yurdu Çanakkale’de bugün iktidar partisinin Belediye başkan adayına oy verilmezse devletin yardım kapılarının kapanacağını söyleyen ve yüksek makamlar işgal eden insanlar vardır. Ne acı bir tecelli ki dün Türk milletinin varlığı, devletin hayatı bakımından dış düşmanlara karşı kapılarını kapayan Çanakkale’nin üstüne bugün bir oydan ötürü kendi devletinin kapıları kapanmaktadır. Öte yandan iktidar zorla değil, oyla değişir diyenler, unutmamalıdırlar ki zorla oy alınan bir memlekette zorla iktidara gelme hakkı da doğar.
Demokrasi kendine zor kullanarak oy temin eden diktatörlerin elini sıkıyor ve ona yer veriyorsa ve bunun adı da demokrasi ise, o halde diktatörlük nedir? Demokrasi ne bir dram, ne de bir komedidir. İnsan varlığına sevgi, insan iradesine saygı düzenidir.
Büyük Türk Milleti, bugün ne gariptir ki, insanoğlu ortaya koyduğu teknik imkanlarla kendi kendini muhasara halindedir. Soruyorum bir mahkeme heyetinin elinde sözlerimizi dinleyen, yaptıklarımızı bilen düşündüklerimizi söyleyen bir alet olsa ve her hangi bir kimsede böyle bir muhakeme huzuruna tanık veya sanık olarak çıkarılsa insanların kafasından gönlünden geçenleri dahi bilen bu aletin karşısında acaba yalan söyleyebilir mi? Gördüklerini inkar edebilir mi? Gerçekleri gizleyebilir mi. Asla.
Görülüyor ki, insanoğlu kendini kıskıvrak çeviren böyle aletler karşısında doğru söylemek gerçeklere boyun eğmek mecburiyetindedir.
Büyük Milletim, kendi elimizle yaptığımız bu basit makinalardan korkarak doğruyu söylemek, gerçeğe iltica etmek yerine bütün bir kainatın sahibi bulunan Allaha aşkımızdan ve korkumuzdan hakkı savunan, hakikate koşan, milletçe birbirini sayan, seven, kucaklayan, Allah rızası yolunda yarışan insanlar olmalıyız. İşte tarihi büyük görevinin manevi basamakları bunlardır. Büyük Türk Milleti, biz insanın öz cevherini bir yana iterek donuk ve tutucu doktrinlerin emrine girmiyeceğiz. İlim bize ne derse onu yapacağız. Türklük şuur ve gururu ile İslam ahlak ve faziletinin emirlerine uyacağız. Geleceğin Büyük Türkiyesi selam sana!
Bugün Türkiye, dadaşı, uşağı, kirvesi, efesi ile hepimizindir. Bugün Türkiye alevisi ile, sünnisi ile Alisi ile Velisi ile, Fatması ile Ayşesi ile hepimizindir. Bugün Türkiye, Hakkari’si, Kars’ı, İzmir’i, Edirne’siyle hepimizindir.
Gel hey benim büyük Milletim! Birbirimizi taşıyalım, birbirimize küsmeyelim. Ademe, Havva’ya kadar uzanan mesulleri ve mesuliyetleri desmeyelim. Unutma ki iki kuşun muhabbeti bile bütün milletleri etrafına toplar. Gafletten silkinerek, fesat çarklarını kırarak, fitne tohumlarını kazıyarak Allahın huzurunda ağlayarak kucaklaşalım. Üç-beş gün için değil, ebediyen barışalım.

 

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: