Dev–Genç’liler  PDA’cılara Silah Çekiyor

İstanbul’da Dev–Genç’liler  PDA’cılara Silah Çekiyor

Yine PDA çevresinin önemli isimlerinden ve teorisyenlerinden asistan Halil Berktay’ın İTÜ’de vereceği bir konferansta da olaylar çıkacaktı. Halil Berktay’ın “İşçi köylü ve öğrenci örgütlenmeleri, sosyalist teorinin kavranmasına ilişkin sorunlar ve Çaru Mazumdar’ın teorisi” konulu konferansında ileri sürdüğü tezlere karşı çıkan İstanbul Dev–Genç taraftarları Berktay’ı protesto ederler. Salonda bulunan PDA çevresine mensup başını İbrahim Kaypakkaya’nın çektiği PDA taraftarı öğrencilerle Dev–Genç’e mensup Nahit Tören, Necmi Demir ve arkadaşları arasında kavga çıkar. Nahit Tören silahını çekerek, tavana iki el ateş eder.

Halil Berktay’ın konferansını müteakiben yapılan İTÜ Talebe Cemiyeti seçimlerinde de olaylar çıkacaktı. PDA çevresinden Gün Zileli İTÜ Talebe Cemiyetinin yapılacak olan seçimine PDA’cılar olarak katılmak için liderleri Doğu Perinçek ile Ankara’dan İstanbul’a gelirler. Amaçları PDA’cılar olarak diğer üniversitelere nazaran en güçlü oldukları İTÜ’de Dev–Genç’lilere gövde gösterisi yapmaktı. Ama işler umdukları gibi gitmedi. İTÜ seçimlerinin yapıldığı konferans salonunda Dev–Genç taraftarlarıyla PDA’cılar arasında karşılıklı slogan yarışması başlamıştı. Her iki tarafın karşılıklı olarak birbirine karşı atmış oldukları aleyhte sloganlar ortamı gerginleştirmişti. İstanbul Dev–Genç yöneticilerinden Nahit Tören, PDA taraftarlarına silah çekecekti. Olayda her hangi bir can kaybı meydana gelmese de her iki tarafın taraftarları birbirlerine sandalye ve sopalarla girmişlerdi. Bu kavganın canlı tanıklarından biri PDA çevresinden Gün Zileli anılarında bu kavgayı şöyle anlatıyor:

Öte yandan, şiddet, Dev–Genç’in kendi iç ideolojik mücadelesine de yansımaya başlamıştı. Dev–Genç içinde artık sosyalist devrimci kalmamıştı. Sosyalist Devrimciler örgütten ayrılıp kendi Sosyalist Gençlik Örgüt’lerini (SGÖ) kurmaya girişmişlerdi. Dev–Genç içindeki ideolojik kavga, Kırmızı Aydınlıkçılarla PDA’cılar arasındaydı ve o günlerde bütün hızıyla devam ediyordu. işin kötü yanı, başlangıçtaki, bir ölçüde ilerletici olduğu bile söylenebilecek hararetli tartışmalar, yerini fiili itip kakmalara, giderek dayak atmalara, silah çekmelere, silahlı tehditlere bırakmaya başlamıştı.

Bu şiddet salvosunun ilk kurbanlarından biri de bendim. SBF’deki tartışmalı bir Dev–Genç toplantısında, Dev–Genç yönetiminde hakim konumda olan ve tabanda da PDA’cıları azınlığa düşüren Kırmızı Aydınlıkçılar’ın fiili saldırısına uğradım. Bugün tartışma konusunu ve saldırının nerden kaynaklandığını bile hatırlamıyorum. Hatırladığım tek şey, şiddetli bir tartışma sırasında benim itiraz ederek bir şeyler söylediğim, o arada ortalığın karıştığı ve eğer yanlış hatırlamıyorsam, Dev–Genç yönetim kurulu üyesi Ahmet Bozkurt’un bir sıranın üzerinden çeneme şiddetli bir tekme indirdiğiydi. Kafamda şimşekler çaktı ve bir an için yere düştüm, fakat kısa sürede toparlanıp gözlerimi açtığımda Aktan İnce’ye de aynı şekilde saldırıldığını gördüm. Neyse ki kavga çok uzun sürmedi. Ama bu kısa süreli kavgada biz PDA’cılar, ben ağır şekilde olmak üzere, Kırmızı Aydınlık’çılardan esaslı bir dayak yemiştik. Böylesi ölçüsüz bir şiddet, SD’ci–MDD’ci yarılması sırasında bile yaşanmamıştı. Ama daha bu açılıştı. Devamı, üst düzeylere tırmanarak gelecekti.

İTÜ Talebe Cemiyeti seçimleri gündemdeydi. Bu seçim, aynı zamanda, Kırmızı Aydınlıkçılar’la PDA’cılar arasında bir boy ölçüşme olacaktı. Çünkü, diğer üniversitelerin tersine İTÜ’de PDA’cılar hayli güçlüydü. Kırmızı Aydınlıkçılar, bu son kaleyi de PDA’cıların elinden almakta kararlıydılar. Bizim kararlılığımız da onlardan geri kalmıyordu. Bunun en iyi göstergesi, bir otobüs dolusu PDA’cının, başlarında PDA’nın lideri Doğu Perinçek olmak üzere, İTÜ’deki arkadaşlarını esteklemek üzere İstanbul’un yolunu tutmalarıydı.

İTÜ Talebe Cemiyeti seçimleri, diğer fakültelerden biraz daha farklı bir seçim sistemine sahipti. Seçim, öğrencilerin kongresi biçiminde oluyordu. Bu iş için İTÜ konferans salonu hazırlanmıştı. Salonun alt kısmını ITÜ öğrencileri doldurmuştu. Balkon kısmında ise dinleyiciler yer alıyordu. Dinleyici bölümünün sol tarafına, Ankara’dan gelen bizlerle birlikte, İstanbul’daki PDA’cılar yerleşmişti. Sağ taraf ise Kırmızı Aydınlıkçılarla hıncahınç doluydu. Daha başından itibaren gergin bir atmosfer vardı. Kongre başlamadan, balkonun sağ bölümündeki, başını Enver Nalbantoğlu’nun ve Nahit Tören’in çektiği Kırmızı Aydınlıkçılar, bizi ima ederek, “kahrolsun Beyazlar” sloganını atmaya başladılar. Biz de şimdi içeriğini anımsayamadığım sloganlarla karşılık verdik. Kongre başladı. Yanılmıyorsam kongre başkanlığını PDA’cılar kazandı. Bu, ortamı daha da gerginleştirdi. Özellikle balkon kısmında karşılıklı laf atmalar başladı ve kısa süre sonra beklenen gerçekleşti. Ortalık bir anda karıştı. Kısa bir itişip kakışmanın ardından, hepimizi hayretten donduran bir olay meydana geldi. Kırmızı Aydınlıkçılar grubunun başında bulunan Nahit Tören, arkasında kendisini izleyen bir kaç arkadaşıyla birlikte, silahını çekerek üzerimize yürüdü ve silahını ateşledi. Bu, Kırmızı Aydınlıkçılar’la PDA’cılar arasında o zamana kadar meydana gelen çatışmalarda hiç tanık olunmamış bir şeydi. O zamana kadar tabanca türü bir silah, devrimciler arasındaki çatışmada hiç kullanılmamıştı. Çatışmanın böyle bir noktaya tırmanmasında elbette silahı çeken ve ateşleyen Nahit Tören’in büyük bireysel sorumluluğu vardı. Bunun Kırmızı Aydınlıkçılar tarafından önceden planlanmış bir olay olması ihtimali çok zayıftır. Nahit Tören, silahını önce bize, bazı arkadaşların söylediğine göre Doğu’ya doğrultmuştu. Son anda yanındaki arkadaşlarından biri eline vurdu ve silahtan çıkan kurşun tavana saplandı. Nahit Tören’in niyeti gerçekten üzerimize ateş etmek miydi bilmiyorum, ama son anda birisinin onun tabancayı tutan eline vurduğunu net bir şekilde gördüm. Arkadaşların sonradan söylediğine göre, Nahit Tören’in Doğu’ya özel bir kişisel kızgınlığı varmış. Doğu, o sıralarda başkaları için de sık sık yaptığı gibi, Nahit Tören’in “polis” olduğunu söyleyip duruyordu çevresinde. Buna ben de tanık olmuş, hatta Doğu’nun propagandasının etkisiyle Nahit’e “polis” gözüyle bakmaya başlamıştım. Söylendiğine göre, Doğu’nun kendisi hakkında söyledikleri Nahit’in de kulağına gitmiş ve bu yüzden silahı çektiğinde özel olarak Doğu’yu hedef almış. Tabii bunların hepsi spekülasyondan ibaret, doğruluk derecesini bilemem.

Nahit’in silahı patlatmasından sonra ortalık iyice karıştı. Arkadaşları, Nahit’i olay yerinden uzaklaştırmaya çatışırken iki grup arasında şiddetle bir kavga cereyan etti. Kavga sırasında Aktan İnce’yi hatırlıyorum. Aktan bizim saflarda olmakla birlikte, Kırmızı Aydınlıkçıların özel olarak saygı gösterdikleri bir arkadaştı. Aktan bu saygıdan yararlanarak Kırmızı Aydınlıkçıların arasına daldı ve kavgayı önlemek için onları geriye doğru iteklemeye çalıştı. Kırmızı Aydınlıkçılar, ona duydukları saygıdan dolayı üzerine saldırmadılar, hatta bir ölçüde durakladılar. Aktan onlara sakin olmalarını telkin etti. Zaten bir süre sonra kavga duruldu. Kongre devam etti ve Talebe Cemiyeti seçimlerini PDA’cıların adayı Tarık Almaç kazandı.

Dev–Genç’lilerle PDA’cılar arasında yine bir kavga 23 Eylül 1970 günü Dev–Genç BYK’nin İTÜ’de düzenlediği bir toplantıda meydana gelir. Dev–Genç’in düzenlemiş olduğu bu toplantıda söz almak isteyen PDA çevresine mensup İbrahim Kaypakkaya ve Gabis Altınoğlu’na İstanbul Dev–Genç yöneticileri söz vermek istemezler. Dev–Genç’lilere göre “mücadele kaçkını” PDA’cılara söz hakkı verilmesi oportünizme pirim vermek olarak görülüyordu. Başını Nahit Tören, Taner Kutluay, Zihni Çetiner, Mustafa Zülkadiroğlu’nun çektiği Dev–Genç mensuplarıyla İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları arasında karşılıklı itişme ve kakışmalar olur. Bu olayların yaşandığı toplantıda Zihni Çetiner İbrahim Kaypakkaya’nın başına tabure ile vurarak yaralanmasına neden olmuştu.

 

TKP/ML Kurucularından Ali Taşyapan anlatıyor:

“Bir gün İbo’yla Deniz ideolojik tartışmaya girmişti.”

“Deniz için tek bir alternatif kalırdı: İbo’yu dövmek.”

İbrahim Kaypakkaya’nın önderliğinde Nisan 1972 yılında kurulan TKP/ML– TİKKO’nun kurucularından ve ilk MK üyelerinden biri olan Ali Taşyapan anılarını anlattığı “Kaypakkaya ile Birlikte” adlı kitabında TKP/ML–TİKKO’yu kurmalarından önce Perinçek’in liderliğinde PDA saflarında yer alırken Dev–Genç’lilerle olan kavgalarını da anlatır. Bunlardan biri Çapa Yüksek Öğretmen Okulunda, diğeri ise PDA’cı Halil Berktay’ın konuşmacı olduğu İTÜ’deki yaşanan kavgaydı. Taşyapan anılarında İbrahim Kaypakkaya’nın kafasının Dev–Gençliler tarafından nasıl yarıldığını ve Sağmalcılar Cezaevi’nde Deniz Gezmiş’ten nasıl dayak yediğinden de bahsediyordu. Taşyapan’ın anılarında yaşanan kavgalar:

* Milli Demokratik Devrim tezinin ortaya çıkmasıyla birlikte sol yelpazede TİP’e karşı sol radikal bir muhalefet uç vermeye başladı. Yaklaşık bir yıl gibi kısa bir zaman içinde soldaki daha atak unsurları TİP’ten koparmayı başaran bu muhalefet, sol yelpazede radikal bir alternatif olma durumuna geldi. Eski kadrolardan Mihri Belli bir dönem bu radikal muhalefete öncülük etti, lakin sonunda radikalizm onu da solladı. Böylece sol radikalizmin öncülüğünü, 60 sonrası genç devrimci kuşak içinde sivrilen önderler üstlendi. TKP mirasından kopuk olan, TİP mirasını ise işe yaramaz görüp reddeden bu muhalefet, önder kadrosu ve tabanıyla devrimci romantizmi yaşıyordu. Devrimin karartısını ufukta görüyordu, birkaç şiddet eylemiyle gerici devletin kofluğunu kitlelerin gözü önünde sergileyip onları peşine takacağını düşünüyordu.

* Geçmişteki pratiğe bakalım: MDD tezi etrafından sol atak unsurlar belli bir güç haline geldikten sonra, tartışmalarda TİP sözcülerini susturmak, yuhalamak, bu da yetmezse pataklamak, FKF içindeki TİP taraftarlarını aynı yöntemle ekarte etmek, Çankaya TİP kongresinde olduğu gibi TİP’lilere sopa çekmek, yıllarını mücadeleye vermiş Behice Boran gibi saygın ve yaşlı bir bayanın kabasını sopa darbeleriyle mosmor etmek gibi yöntemleri sol arenaya koymuşlardır. Tabiri caizse bu yöntemle TİP’in defteri dürülmüş ve fakat MDD tezi saflarında bir süre sonra çatlama baş gösterince, bu kez MDD kanatları bu yöntemi birbirine karşı kullanır hale gelmişlerdir. “Rüzgar eken fırtına biçer” demişler. Aynen öyle oldu.152

* Aydınlık’ın bölünmesi akabinde Teknik Üniversite’de Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Fikir Kulübü kongresi oldu. Okuldaki bölünmede Aydınlık Sosyalist dergisi taraftarları çoğunluktaydı. Kurucu üyelerin hepsi PDA taraftarıydı. Kongreye bizler de katıldık. Deniz Gezmiş, Cihan Alptekin, Nahit Tören ve öbür Dev–Genç İstanbul önderleri, biz PDA’cı pasifistlere iyi bir ders vermesi için kendi görüşündeki Çapalıları bizlere karşı tam anlamıyla dolduruşa getirdiler. Ankaralı İbrahim, Necdet Dizman, hele o mitingden etkilenip devrimci olan Ali Uzun Azrail kesildi. İbo’ya dayak atma kararındaydılar. Fakat Salman, Kaya’nın eli İbo’ya varmadı. ‘Yahu gülüm kışkırtıcı konuşmaktan vazgeç’ deyip İbo’yu birkaç kez uyardı. Lakin öbürleri İbrahim’e saldırınca Salman araya girip saldırıyı önledi. Salman Kaya’nın vicdanı İbrahim’e el kaldırmaya isyan etti, Dev–Genç’in ileri gelenlerinin talimatını çiğnedi.

PDA’cılığı yüzünden İbrahim birkaç kez Dev–Genç’lilerden dayak yer. Bir iki yerde kafası yarılıp kan revan içinde kaldı. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde bir seminerdeydik, konuşmacı Halil Berktay’dı. İstanbullu PDA’cıların çoğu oradaydı. Tabii İbrahim de. Tam seminerin ortasında Dev–Genç’in kabadayısı Nahit Tören ekibiyle çıka geldi. Konuşmacıya sataşma ve hareket başlayınca ortalık karıştı. Kabadayı takımına ilk posta koyan İbo olduğu için, dayağın fazlasını o yedi, kafası kırılıp kan içinde kaldı. Gerçekten biz İstanbul’daki PDA’cıların yüzde doksanı kavgadan çekinen kişilerdik. Yani korkaktık. Koca İstanbul’da karşı tarafın şiddetine yalnızca üç kişi kavgayla karşılık verirdi: İbrahim Kaypakkaya, Kabil Kocatürk ve Adil Ovalıoğlu. İbo’ya bir fiske değdiği zaman Kabil Kocatürk’ün canı giderdi adeta. Güçlü ve dövüşçüydü Kabil. İbrahim’e saldıranların arasına kurt gibi dalar, darmadağın ederdi. Adil de öyleydi. İnce yapılıydı, lakin cesurdu, ayrıca kavga tekniğini iyi biliyordu. Kabil ve Adil, İbo’nun koruyucuları durumuna girmişti.

İstanbul’daki devrimciler Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nu basıp müdürü dövmüşlerdi. Bu olay nedeniyle İbrahim’le birlikte epey Çapalı gözaltına alındı ve İbrahim tutuklanıp Sağmacılar Cezaevi’ne konuldu. O sırada Deniz Gezmiş de Sağmalcılar da yatıyormuş. Bir gün İbo’yla Deniz ideolojik tartışmaya girmiş. Deniz. İstanbul’un bir numaralı militanıydı ve lakin düşünsel boyutta İbrahim’le boy ölçüşecek düzeyde değildi. Buna bir de İbrahim’in batıcı laflarını eklersek, kendi mantığı açısından Deniz için tek bir alternatif kalırdı: İbo’yu dövmek. O da onu yapmış, bir hamleyle İbo’ya bir iki yumruk yapıştırmış, fakat cezaevindeki devrimci tutuklular çabucak araya girip, İbo’yu fazla dayak yemekten kurtarmışlar.153

* Bütün bunları niye anlatıyorum? 68 kuşağına, hele de devrim uğruna can veren önderlerine sevgimizi sürdürelim, çünkü buna layıktır. Fakat bu kuşağı, bugün hayatta olmayan, ama ilerici insanların yüreğinden ılık bir sevgi misali çıkmayan önderlerini hatalardan süzülmüş bir varlık olarak görmeyelim. Derinleşerek gönlümüze ulaşan sol içi hastalıklardan bazılarının tohumu o zaman atıldı. Örneğin, günümüzde kronikleşip can alma noktasına varan, örgüt içi ve örgütler arası çelişkilerde kullanılan şiddet yönetiminin kökleri ta o günlere dek uzanmaktadır.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: