Devlet cinayet işlemez

Devlet cinayet işlemez,
ama devlet içinde hainler olur
Cumhurbaşkanı, bir çok önemli konuda olduğu gibi, Hizbulvahşet’le ilgili değerlendirmesini de havada demeç verme klasiği çerçevesinde gerçekleştirdi. GAP uçağıyla Kocaeli ve çevresinde deprem incelemelerine giden Demirel ile gazeteciler arasındaki canlı ve kanlı sohbet konusu, Hizbulvahşet’ti. Hizbullah’ı PKK’nın bir türevi olarak değerlendiren Demirel, örgütle ilgili şunları söyledi:
“Hizbullah bilinmeyen bir olay değildir. Yani böyle derken, bu kadar cinayet işlemiş hepsi biliniyordu değil. Cinayetler fevkalade gizlilik içinde işlenmiştir. Hizbullah aslında PKK’nın bir türevidir. Başlangıçta PKK’ya karşı çıkmış bir harekettir. PKK, Marksist, dinsiz, bölücü ve şiddet kullanan bir terör örgütüdür. Güneydoğu Anadolu’da halkı rahatsız etmiş bir harekettir. Hizbullah da başlangıçta buna karşı halkın kendini korumaya kalkması gibi bir olaydır. Yani evvela halkı korumaya yönelmiş gibi bir hareket. Bunlar çok takibe uğramıştır. Devlet bunları takipsiz bırakmış değildir. Bunlardan cinayet işleyen pek çok kişi devletin yargı organlarına teslim edilmiştir. Pek çoğu hapishanelerdedir. Ama şimdi yeni bir safhasını görüyoruz bunun. Son zamanlara kadar büyük şehirlerde bunlar yoktu. İstanbul, İzmir, Bursa gibi yerlerde. Şimdi oralarda da görülünce önemli ipuçları meydana çıktı. Yani vahşetle beraber ipuçları meydana çıktı. ”
Demirel, yine çok ve önemli açıklamalarda bulunuyor gibi yapıp aslında bilinen şeyleri kendi üslûbuyla tekrar ediyordu. Merak edilen, olayla ilgili ortaya atılan iddialarda gerçek payı olup olmadığıydı. Örneğin en önemli iddia, “Hizbullah’ın devlet tarafından himaye gördüğü” şeklindeydi. Devlet, Hizbullah’a göz yummuş muydu?
12 Eylül 1980 askeri darbesiyle yönetime el koyan Milli Güvenlik Konseyi, Türkiye genelinde ilân ettiği sıkıyönetimle adeta kuş uçurtmamıştı. Darbenin ağır şartlarının hüküm sürdüğü günlerde, 1981’de sıkıyönetimin en sıkı olduğu Diyarbakır’da Hizbullah’ın temelleri Hüseyin Velioğlu, Fidan Güngör, Ubeydullah Dalar, Mansur Güzelsoy ve Abdullah Yiğit tarafından atılmıştı. Tam da bu günlerde Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren, karış karış gezdiği Anadolu mitinglerinde sürekli komünizmin panzehirinin İslamiyet olduğunu söylemiş, Kur’an’dan ayetler okumuştu. Hizbullah Güneydoğu’da yavaş yavaş palazlanırken, bölgede PKK’nın ‘Sünnetsiz, kafir’ olduğunu anlatan bildiriler helikopterlerin desteğiyle dağıtıldı.
ANAP’lı İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, “Kürtler’i oyalamak istiyorsanız onlara bolca İslamiyet’i ve dini öğretin. Ellerine de 99’luk bir tespih verin” diyerek bölgedeki huzuru sağlamak üzere formüller üretmişti. 1990’lı yılların başında da Güneydoğu’ya çok sayıda din görevlisi gönderildi, ancak olumlu sonuçlar elde edilemeyince başka arayışlara girenler, PKK’ya kendi dilinde cevap verecek bir örgütü, “Hizbullah”ı keşfetti.
Sanki bir yerlerden düğmeye basıldı, eline satırı ve silahı alan Hizbullah militanları 1990’lı yılların başında çok sayıda PKK’lıyı herkesin gözü önünde öldürmeye koyuldu. Bölgede Hizbullah’a kontra gerillayı çağrıştıran “Hizbul Kontra” deniliyordu. O yıllarda dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’i makamında ziyaret eden bir gazeteci, “Hüseyin Velioğlu’nun aranıp aranmadığı”nı sordu. Bakanın gazeteciye cevabı, “O da kim?” oldu. Velioğlu’nun Hizbullah’ın lideri olduğunu böylece öğrenen Bakan Sezgin, gazeteciye cevabı telefonla vereceğini söyledi. Aradan birkaç saat geçtikten sonra gazetecinin telefonu çaldı. Bakan Sezgin gazeteciye şöyle diyordu: “O soruyu ne sen sormuş ol, ne de ben duymuş olayım… ”
Bugüne kadar Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu hakkında DGM’lerde açılmış hiçbir dava bulunmaması da, kafalardaki soru işaretlerini artırıyordu.
Hizbul Kontra’nın infazları gün geçtikçe arttı; konu nihayetinde TBMM’ye geldi ve faili meçhul cinayetleri araştırmak üzere bir komisyon kuruldu. Komisyona bilgi veren Batman Emniyet Müdürü ve Vali Yardımcısı, Gercüş ilçesinin Sekü, Gönüllü ve Çiçekli köyleri bölgesinde Hizbullah’ın bir kampı bulunduğu, yörede bulunan askeri birliğin bu kampa yardımcı olduğu yolunda çıkan haberler üzerine yaptıkları tahkikatı anlattı. Komisyon raporlarına geçen bilgiye göre durum şöyleydi: “Bu kamplarda Hizbullah örgütü mensuplarının siyasî ve askerî olarak eğitildiği, bunun üzerine jandarma yetkilileriyle konuştukları, askerî yetkililerin bu örgüt militanlarının kendileriyle irtibatlarını değişik yönlere çevirdiklerinden ötürü nefret ettikleri ve bu nedenle de bunlarla irtibatlarını kestikleri beyan edilmiştir. ”
Ancak Jandarma Genel Komutanlığı bölgede Hizbullah’a ait bir kamp olmadığını bildirerek bu bilgiyi yalanladı. Batman Il Emniyet Müdürü de tüm başarısına rağmen kısa süre sonra pasif bir görevle merkeze atandı. Yani, askerî birliğin örgütle ilişki kurduğunu söyleyen Emniyet Müdürü, bölgeden uzaklaştırıldı.
1991–1993 yılları arasında ise, “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım’ın Hizbullah’ın lideri Hüseyin Velioğlu’yla birlikte çalıştığı, “Yeşil”in örgütü askerî ve istihbarî olarak eğittiği, lojistik destek sağladığı iddiaları ortaya atıldı. Ardından 1993 yılının sonbaharında Ankara’da tuhaf cinayetler işlenmeye başlandı. JİTEM’i kurduğu öne sürülen Binbaşı Cem Ersever, sağ kolu itirafçı Mustafa Deniz ve Ersever’in sevgilisi Nevval Boz, elleri arkadan bağlanıp kafalarına tek kurşun sıkılarak öldürülmüş halde bulundu. Bu üç cinayette “Yeşil”in izlerine rastlanırken, eller arkadan bağlanıp kafaya kurşun sıkılarak adam öldürme metodu yıllar sonra yeniden resmi kayıtlara geçti. Hizbullah, kaçırdıklarını böyle öldürüyordu.
Aynı dönemde, itirafçı olduktan sonra yasadışı faaliyetlerini sürdüren Murat Demir, Hizbullah’ın zamanla “Yeşil”in denetiminden çıktığını söyledi, “Ünlü” itirafçılar Alaattin Kanat, Adem Yakın gibi isimler de Hizbullahçılar’la birlikte görüldü. Ancak, Hizbullah’ın içinde de “Kim kimi kullanıyor?” tartışması vardı. Hizbullah her fırsatta “TC’yi kullandığını” dile getirse de, bu görüşe yanıt Menzilciler’den geldi. Menzilciler, “TC’yi kullanmak Hizbullah için şeref sağlıyorsa, TC tarafından kullanılmak nereye sığar? Bu çuvala mızrak sığdırmak kadar zordur. Devlet’in bir örgüt tarafından kullanıldığı nerede görülmüş?” görüşünü yüksek sesle dillendirdi.
Devletin, Hizbullah’ı kullandığı iddiaları parlâmento içinden de yükseldi. DSP Milletvekili Uluç Gürkan da 20 Ocak’ta Meclis’te konuyla ilgili iddiaları gündeme getirdi. “Güvenlik örgütlerinin devlet çıkarları adına örtülü operasyon düzenledikleri bilinmeyen bir şey değil” diyen Gürkan, “Susurluk ve Hizbullah maceraları bu kapsamda değerlendirilebilir” diye konuştu.
Gürkan’ın bu sözlerine İçişleri Bakanı Sadettin Tantan cevap verdi:
“Şu bilinmelidir ki, ülkenin yönetimi Meclis’in çıkardığı kanunlar doğrultusunda gerçekleşmektedir. Hizmet için halktan destek alan ve görev tevdi edilenler, yasa dışına çıktıkları takdirde hangi müeyyidenin uygulanacağı belli olduğuna göre, bunun uygulamasını geçmişteki sorumlulara bırakmak zorunda da değiliz. ”
Hizbullah’ın himaye gördüğü görüşlerine bir destek de Diyarbakır Valisi Cemil Serhatlı’dan geldi: “Bir dönem Hizbullah’a sempatiyle bakıldığı doğrudur… ” 34
İddialar küçümsenemeyecek ölçüdeydi. Zaman, mekan ve şahıs adları belirtilerek adeta “nokta suçlamalar” yapılıyordu. Üstelik, tüm “resmî” raporlar, devletin Hizbullah’ı PKK’ya karşı kullandığının altını kalın kalın çiziyordu. 35 Suçlamalara nasıl cevap verilmeliydi? Kamuoyu, nasıl “Devlet Hizbullah’a destek vermemiş gerçekten” kıvamına getirilmeliydi? Devleti yakından ilgilendiren her meselede olduğu gibi gözler Demirel’in üzerine çevrildi. Cumhurbaşkanı, GAP uçağında bu iddiaları bir kelimeyle etkisizleştiriverme hünerini sergiledi. Suçlamalar “mantıksız”dı. Devletin hangi sebeple olursa olsun kanunsuz hareketleri himaye etmeyeceğinin ve etmediğinin üstüne basmakla kalmayıp bir de ezerek açıklayıverdi:
“Eğer devletin gücü kullanılarak ya da devletin adamları kullanılarak bu yapılmışsa, suçtur. Kim yaparsa, yakasına yapışırız. Devlet meşruluk demektir. Devlet güç kullanmaz mı, kullanır ama meşru sınırlar içinde kullanır. Meşruiyetin dışında olan, devlete ait güçler olabilir. Varsa, suç işliyorlardır. Devletin her şeyden evvel onları tasfiye etmesi gerekir. Meşru yollardan giderek, meşru güçleriyle, kanun ve nizam hâkimiyetiyle işlemeyen devlet, devlet değildir. ”
Demirel, nasıl önemli gibi görünen sıradan bir açıklama yapabiliyorsa, sıradan gibi gelen, fakat irdelendiğinde önemli olduğu algılanan açıklamalar da yapabilecek kabiliyet ve birikim sahibiydi. Yukarıdaki sözler, Demirel’in bu özellikleri bağlamında değerlendirilebilir. Çünkü bu açıklamalar gerçekten önemli.
Bu arada MİT eski Müsteşarı emekli Orgeneral Teoman Koman, Hizbullah’ı kolladığı ve “Güneydoğu’da masum dindar vatandaşların kendilerini PKK’dan korumak için kurduğu bir düzen” şeklinde tanımladığı iddialarına cevap verdi: “Ben deli miyim?..” O zaman neden bu sözler Koman’a atfetmiş olunabilirdi acaba? Koman bunu da şöyle açıkladı:
“Gazetecilerle yaptığım yemekli bir sohbette söylediğim iddia ediliyor, ama o toplantının bende bantları var. ‘Not almanız güç olur’ diyerek banda aldırmıştım, buna rağmen kendi teybini çalıştıran ve not alanlar oldu. İddia edenler söylediklerini ispat etseler de görsek. Onlar ispat edemezler ama ben aksini ispat edebilirim. Olsa olsa böyle bir şey ortaya atıldığında ‘savunma amaçlı’ sözüyle alay etmek için söylemiş olabilirim. ”36
Bu ağır iddialara verilen cevaplar oldukça manidârdı. Baba “mantıksız” buluyor; Paşa “Ben deli miyim?” diye geçiştiriyordu. Fakat konuyu ciddiye alanlar da vardı. Mesut Yılmaz, Uğur Mumcu suikastinin yıldönümü olan 24 Ocak’ta partisinin grup toplantısında “devletin içinde hainlerin olabileceğini, Hizbullah’ın vahşi eylemlerini devlet içinden ve dış ülkelerden destek olmadan gerçekleştirmesinin mümkün olamayacağını” söylüyor ve “hainlerin ortaya çıkması için geriye doğru 15 yıllık dönemin soruşturulmasını” istiyordu. Baba’nın “Devlet suç işlemez” çıkışı, hükümet ortağı bir partinin lideri tarafından bile destek bulmuyordu.
“Keşke bir hukuk devletine sahip olsaydık. Keşke devlet karanlık işlere hiç bulaşmasaydı. Binlerce olay, ifade ve tanıklık, devletin ne yazık ki bu pis işlere bulaştığını gösteriyordu. Güvenlik önlemlerinin bu kadar sıkı olduğu, hele Güneydoğu bölgesinde kuş uçurtulmadığı dönemde, yüzlerce kişiyi kaçırıp, işkenceyle öldürerek gömen bir örgütün varlığını sadece ‘gaflet’le açıklamak çok zor” 37 du.
Öte yandan, siyasîlerin çıkışlarına payanda olarak kullandıkları fikirler de ortaya atılıyordu bazı kalem erbapları tarafından. Bunların arasında, Cüneyt Ülsever’in 24 Ocak tarihinde köşesinde yayınladığı “Hizbullah ve 28 Şubat!” başlıklı yazı, oldukça önemli iddialar içeriyordu:
“Millet olarak içimize sinmiş, ancak yıllardır farkında değilmişiz gibi davrandığımız, yanında terör kelimesinin bile basit kaldığı bir vahşeti, insanın aklını durduran bir toplu katliamı hep beraber, günlerdir TV ekranlarında seyrediyoruz. Midemiz bulanıyor, insanlığımızdan şüphe duyuyor, ‘Acaba bu gece ortaya daha hangi dehşet sahneleri dökülecek?’ diye merakla bekliyoruz. Anneler, haber saatinde yavrularını ekrandan uzak tutmaya çalışıyorlar.
Öte yandan insanlar, ‘işte devlet’ diye bir duyguya kapılıyor, güvenlik güçleri ile gurur duyuyoruz. Özlediğimiz, hasretini çektiğimiz taraf tutmayan devlet otoritesi, sanki bir rüya gibi gözlerimizin önünden geçiyor.
Sonra, zihnimiz bir noktada bulanıyor: Zamanında bunları devlet korumadı mı, bunlar devlet tarafından kullanılmadı mı? Resmi adı ile ‘Güneydoğu sorununu’, halk tabiri ile ‘Kürt meselesini’ biraz bilenler, Hizbullah’ın ‘iti ite kırdırmak’ politikası ile PKK’ya karşı nasıl panzehir olarak kayırıldığını, hatta teşvik edildiğini biliyorlar. Eminim, zamanında MGK’da ‘teröre karşı alınacak tedbirler’ başlığı altında Hizbullah da konuşuldu.
Dr. Frenkeştayn edâsı ile kendi canavarını yaratan devlet güçleri, tıpkı Çatlı’da, Çakıcı’da olduğu gibi, Hizbullah meselesinde de sonradan denetimi kaybetmişler, hatta kullanmak amacıyla korudukları bir örgüt tarafından, tıpkı diğerlerinde olduğu gibi, basbayağı kullanılmışlar. Bu durumu, Başbakan Sayın Bülent Ecevit de biliyor ki, Hizbullah’ın devlet bağlantısı ile ilgili olarak sorulan soruya ‘Eski durumu bilmem ama son birkaç yıldır bu iddia ortada yok’ diyor.
Bazıları da, Hizbullah meselesini ‘İşte 28 Şubat’ı haklı kılan gerekçe!’ diyerek ele alıyorlar. Onlara göre, 28 Şubat’ı Hizbullah terörü meşru kılıyor! O döneme karşı çıkanlar demokrasi bahanesi adına boşuna itiraz etmişler.
Bu görüşteki arkadaşlar kusura bakmasınlar ama, Hizbullah’ın gecikmiş infazı, tam tersine, 28 Şubatçılar’ın esas niyetlerini ayan beyan ortaya koyuyor.
Hizbullah mantığının, irticanın bizzat kendisi olduğundan şüphe duyulması için insanın ya deli, ya da Hizbullah ile hemfikir mürteci bir cani olması gerekir.
Ancak, dinî irticaya savaş açan 28 Şubatçılar’ın aklı nerede idi?
Neden daha ilk günden Hizbullah ve benzerlerinin dehşetini ortaya koyup, tıpkı bugün olduğu gibi, bir konsensüs peşine düşmediler?
Neden 28 Şubat süreci ekranlara Fadime şovlar ile yansıdı? Neden Hizbullah dururken, meczup ama kimseye zarar vermeyen Azcmendiler kovuşturuldu? Neden Sincan’da 7 kişiyi potansyel suçlu olarak gören demokrasinin balans ayarcıları, tankları Sincan yerine bu katillerin üzerine sürmedi?
‘Hizbullah, 28 Şubat’ın haklı gerekçesine en doğru kanıttır’ diye düşünenlere soruları çoğaltabiliriz.
Neden olağanüstü dönem olağan bir dönemin becerdiğini beceremedi de, Recep Tayyip’in okuduğu bir şiir, Hasan Celal Güzel’in yaptığı bir konuşma cezalandırıldı da bu caniler serbest bir şekilde etrafta dolaştılar?
Kimse Hizbullah’ın sonradan ortaya çıktığını söylemesin!
Evet, dünyada birileri ‘toplu yıkama’ yapıyorlar, Almanya’da Kohl’ün başına gelenler ile Hizbullah’ın paçayı ele vermesinin eşzamanlı olması tesadüf değil! Ancak, 28 Şubat’ta irticaya savaş açanların aklı nerede idi? Onların şimdilerde bazılarının ‘‘aman elden gidiyor’’ diye AB karşısında kıyametler kopardıkları millî egemenlikleri yok muydu?
‘Devleti en iyi biz yönetiriz’ diye yola çıkanlardan bazıları sonradan bankaların, şirketlerin yönetimine razı oldular ama, neden 28 Şubatçılar meşruiyetlerini mürteci terör ile uğraşmak yerine siyasîler ile uğraşarak aradılar?
Bu soruların cevabını en samimi, en safiyene bir şekilde Sayın Çevik Bir verdi.
28 Şubatçılar siyaset yapmaya bahane arıyorlardı!”
Gazetecilerin köşelerinde işledikleri bu iddiaları Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, 25 Ocak 99’da partisinin grup toplantısında sert bir üslûpla ve eleştirilerini açık adres belirterek dile getirdi:
“Sincan’da yedi kişiyi potansiyel suçlu gören demokrasinin balans ayarcıları, tankları Sincan yerine Hizbullah katillerinin üzerine neden sürmedi? Askerlerin irtica brifinglerinde neden Hizbullah’tan söz edilmedi. ”
Genelkurmay, Kutan’ın bu ağır sözlerine, sert ve Fazilet Partisi’nin içini karıştıran “muhtıra gibi” bir cevap verdi. Genelkurmay, yazılı açıklamasında: “Suçluluğun telaşı içerisinde olanlar, TSK’ya karşı hasmane bir tavır sergilemektedir. Örtülü gayesi, şeriat devleti olan malum zihniyet, amaçlarına ulaşmada TSK’yı en büyük engel olarak görmektedir. TSK bu zihniyetin amacına ulaşmasına izin vermeyecektir” diyordu.
Kutan, konuşmasında nasıl açık adres vermekten çekinmemişse, Genelkurmay da yazılı açıklamasında aynı tavrı göstermekte bir beis görmemişti:
“Bu zihniyetin temsilcileri, irticanın da kaynağıdır. Partileri üç kez kapatılan bu siyasî zihniyetin irticaya destek sağladığı, yeşermesine ve gelişmesine imkân verdiği Anayasa Mahkemesi tarafından da tescil edilmiştir. ”
FP Kaptanı Kutan, durgun duran suya hesapsız bir taş atmış, meydana gelen dalgalar sonucunda kâğıttan gemisinin su aldığını görüp alabora paniğine kapılmıştı. Gemiyi batırmadan selamete ulaştırmalı, mürettebatı yatıştırmalıydı. Vakit kaybetmeden kurmaylarıyla “ne yapılabir?”in arayışına girdi.
Kutan, Yarımcısı Ertan Yülek, hemşehrisi ve Genel İdare Kurulu üyesi Oğuzhan Asiltürk ve Bahri Zengin ile yaptığı toplantı sonrası durumu kurtarma metodu bulundu: Fikir başkalarının biz sadece aracı olduk…
Recai Kutan’ın ve partisi FP’nin bu tavrına kuşkusuz en büyük tepkiyi aracısı oldukları fikrin sahibi Cüneyt Ülsever verdi. Üstelik de hayli ağır bir üslûpla:

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: