Devlet Rutinin Dışına Çıkabilir

 

DEMİREL’DEN DERİN LÂF:
“DEVLET RUTİNİN DIŞINA ÇIKABİLİR”

Demirel, 26 Şubat’ta “dört dörtlük” bir programla, ABD’ye gitmeyi planlıyordu. Ancak, Demirel’in gezisini iptal ettiğine yönelik söylentiler güçlendi: ABD, “bekliyoruz”; Demirel, “gelemiyorum” diyormuş…
Clinton’la görüşme ve “Rose Garden”50 da dünya basınının ilgi odağı olma gibi cazip bir fırsatı “Baba” niye tepiyordu acaba? Çeşitli gerekçeler sıralanıyordu. Bunların başında da “Topal ördek korkusu” geliyordu. Siyasî literatürde iktidardan ayrılacak isimler için kullanılan “Topal ördek” (lame duck)51 benzetmesi, görev süresi Mayıs ayında sona erecek olan Demirel’in durumuna uygun düşüyordu. Geziye çıktığı taktirde “sürekli dünya basınının gözü önünde olan Demirel’in bu yönde soru bombardımanına tutulması riskini de ortaya çıkartıyor”du. Verilen cevaplar Köşk’ten ayrılmaya hiç niyeti olmayan “Baba”nın “veda konuşması” olarak algılanabilir, en azından böyle “nitelendirilmesi gibi yan etkileri” olabilirdi.
Bir başka gitmeme gerekçesi de, “Morrison Süleyman kabusu”ydu. Demirel, siyasete atıldığı 1960’lı yıllarda, dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’la çektirdiği bir fotoğraf yüzünden, ‘‘ABD’den icazetli parti başkanı’’ eleştirilerine hedef olmuştu. Ayrıca, daha önce temsilciliğini yaptığı Amerikan Şirketi Morrison/Knudson nedeniyle kendisine muhalifleri tarafından, “Morrison Süleyman” adı takılmıştı. O dönemde Morrison Firması Ereğli Demir Çelik tesisleriyle, ODTÜ’nün bazı tesislerinin yapımını üslenmişti. Eleştiri oklarını AP ve liderine yönelten çevreler, “Morrison Süleyman” nitelemesini, Demirel’in siyasette ABD’den “icazet aldığı” yönündeki spekülasyonlarına zemin yapmışlardı. Demirel’in ABD gezisini iptal etmesinde de, öncelikle, Cumhurbaşkanı seçilmek için ABD’yi kullandığı ya da devreye soktuğu yolundaki olası spekülasyonların önünü kesme düşüncesinin etkili olduğu belirtiliyordu. ABD yönetiminin, cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde Demirel için üst düzey hazırlık yaparak kendisine verdiği önemi en kuvvetli ifadelerle duyurmaya hazırlanması da, bu “endişeyi” güçlendiriyordu. Demirel seçimden önce bu geziye gittiği takdirde, kendisinin yeniden Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmasına sıcak baktığını saklamayan ABD’nin desteğini aldığı yönünde spekülasyonlara kapı aralanacaktı. ABD gezisinin yapılmamasına üçüncü bir gerekçe de “anayasa endişesi”ydi. .
Cumhurbaşkanı Demirel’in Şubat ayının son haftasında planlanan ABD ziyareti, Türkiye’de kendisini doğrudan ilgilendiren bir süreçle aynı takvime rastlıyordu. Bu süreçte TBMM, Demirel’in yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesini sağlayacak düzenlemeyi de içeren anayasa değişikliğini gündemine alıp sonuçlandıracaktı. Ancak bu düzenleme, Demirel’in seçilmesi için gerekli ama yeterli değildi. Çünkü anayasa değişikliği yapıldıktan sonra, Demirel’in aday gösterilmesi ve gerekli çoğunluğun sağlanabilmesi için büyük bir milletvekili desteğine ihtiyaç vardı. Bu durum, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili olarak meclis kulislerini hayli ısıtacaktı. İlerleyen süreçte, anayasa değişikliği ile ilgili liderler zirvesi de gündeme gelecekti. “Demirel’in, siyasî arenada bu hareketlilik yaşanırken ABD’de olmasının sakıncalı olacağı düşüncesi de, Amerika gezisinin ertelenmesindeki önemli faktörlerden birisi olarak görülüyordu.” 52 Kuşkusuz böylesine sıcak ve yoğun bir siyasî trafiğin yaşanacağı zaman diliminde Demirel doğal olarak bir yere gitmek istemeyecekti.
Rutin dışı
Cumhurbaşkanı’nın yurt dışı gezilerine, özellikle de ABD’ye gitmesine hayatî çekinceler engel oluyordu. Yurt içi gezilerine ise, hız kesmeden devamdı.
Sisler altındaki Esenboğa’dan 9 Şubat 2000 sabahı kalkan uçak, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve beraberindeki heyeti bir sürprize doğru taşıyordu. “Hedef Van’dı ve ilk iş, temeli tam otuz yıl önce atılmış olan bir hastaneyi açmaktı. 1970 yılında Van Gölü kıyısındaki Edremit’te bu hastanenin temeli atılırken verilen söz, hastanenin cumhuriyetin 50’inci yılına yetişeceğiydi. Ama olmadı. İnşaat ancak 1983 yılında cumhuriyetin 60’ıncı yılında tamamlanabildi. İnşaatı tamamlamak da yetmiyordu. Hastane demek her şeyden önce uzman doktorlar ve hassas tıbbî cihazlar demekti. Bina, 1992 yılına kadar boş boş durdu. O sıralarda başbakan olan Süleyman Demirel, 1970 yılında kendi başlattığı yatırımı hatırladı.

Bu kez proje üstünde bazı revizyonlar yapıldı ve inşaata yeniden başlandı. Artık hedef, Van’da kalp ve damar hastalıkları konusunda uzmanlaşmış bir hastane yapmaktı. Bu sefer de hastanenin içinin donatılması ve doktorlarının tamamlanması sekiz yıl aldı. ” Ve nihayet Demirel bu hastanenin açılışını yapabildi.53
Van’daki bu hastane yapma macerasının Türkiye genelinde sayısız örneğini bulmak mümkün. Temeller, görkemli törenlerle atılır, ancak gerisi bir türlü getirilmez. Van’daki hastane bu konuda şanslıydı. İhmal edilmede “rutinin dışına” çıkmış, meçhul âkıbeti, hizmet verebilecek mutlu bir sonla tamamlanmıştı.
Tabiî, hastanenin durumu olumlu bir rutin dışına çıkıştı. Rutin dışına çıkmanın olumsuz örneklerinin bolca bulunduğu bir ülkede istisnaî çıkışlar her zaman değerli ve önemliydi. Demirel, hastanenin makus talihini değiştirecek bir rutin dışı davranışa kaynaklık ettiği gibi ülkenin makus talihiyle ilgili “rutin dışı” tartışmalarına da kaynaklık ediyordu.
“Rutin dışı” tartışmaları, Hizbulvahşet’in çökertilmesi konusundaki araştırmaların derinleşmesiyle vücut buldu. Şanlı Urfa’da devriye gezen bir askerin fark ettiği gübre çuvalları içinde bulunan Hizbullah’ın cephanelikleri, dönemin Başbakan’ı Tansu Çiller’in onayıyla Batman Valiliği’nce alınan silahların bu örgüte geçtiği kuşkusuna neden oldu. Çünkü silahlar, o zaman ilginç bir şekilde kaybolmuştu. Ele geçirilen silahlar arasında RPG–7 Roketatarlar, Biksi ve Kaleşnikof marka tüfeklere ait mermiler de vardı. Batman Valiliği tarafından ithal edilen, ancak bir bölümü ortadan kaybolan silahların arasında aynı cins olanlar da bulunuyordu. Bir yanda kayıplar, bir yanda Hizbullah cephanelikleri ister istemez akıllara “acaba o silahlar, bu silahlar mı?” sorusunu getirmişti.
Batman Valiliği’nin Bulgar Kintex’ten aldığı 2. 8 milyon dolarlık silahların yarıya yakını sayılmamış veya kayda geçirilmemişti. Eski Vali Salih Şarman’ın iddiasına göre silahlar Jandarma ve Emniyet’e verilmişti. Vali, “Korucular, kendilerine bu birimlerin verdiği silahları sonradan PKK veya Hizbullah’a aktarmış olabilir” diyordu.54
Salih Sarman ile ilgili olarak İçişleri Bakanlığı’nda Mülkiye Müfettişleri tarafından yürütülen iki soruşturma vardı. Bunlardan birincisi, Sarman’ın mal varlığıyla ilgiliydi. İddia, Salih Sarman’ın Ankara’da “geliriyle uygun olmayan bir evde yaşadığı” şeklindeydi. Gerçekten de Sarman Ankara’da değeri 200 milyar lira olduğu söylenen bir evde yaşıyordu. Ancak Mülkiye Müfettişleri, bu soruşturma dosyasını kapatmışlardı. Çünkü, Sarman’ı suçlayacak bir şey bulamamışlardı.
Eski valiyle ilgili öteki soruşturma ise, tartışılan silah ithalatıyla ilgiliydi. Zaten bu soruşturma sayesinde ithal edilen silahların bir bölümünün ortada olmadığı anlaşıldı. Ancak Sarman topu koruculara atıyor, adeta “şeytanın alıp götürdüğü” silahları onların “iç” etmiş olabileceğini söylüyordu.
Tansu Çiller, söz konusu olayı hatırlamadığını, ama terörle mücadeleyle ilgili olarak kendisine gelen taleplerin karşılıksız bırakılmadığını söyledi. Valinin, Başbakanlığı, “Konudan İçişleri Bakanlığı’nın haberi” var diyerek ‘kandırdığı” iddia ediliyor, ama olayın o kadar basit olmadığı, valinin resmî destek ve onay gördüğü Jandarma Genel Komutanlığı’nın açıklamasından anlaşılıyordu. Valinin göreve başlattığı ve ithal ettiği silahlarla donattığı bin kişilik korucu birliğinin resmî geçit fotoğrafları her yerde mevcuttu. Valinin ithal ettiği silahların bir bölümü de zaten Jandarma’nın envanterinde duruyordu. Sorun, Valinin ithal ettiği silahların Jandarma’da olmayan bölümündeydi. İddiaya göre bunlardan koruculara verilenleri, bizzat o korucular tarafından terör örgütlerine, bu arada Hizbullah’a da gitmiş olabileceğiydi. Hatta bu bin korucudan bir bölümünün Hizbullah’a katıldığı da öne sürülüyordu.55
Çiller, “Biz hiçbir zaman yasal çerçevenin dışına çıkmamışızdır. O konularda hiç ihmalimiz olmamıştır. Her zaman için, ‘Her şeyi yapın, ama yasalar çerçevesinde yapın’ olmuştur bizim dediğimiz” açıklamasını altını kalın çizgilerle çizerek yapıyordu.
MHP’li Meclis Baskanvekili Murat Sökmenoğlu ise, bu olay doğrultusunda Türkiye’nin yakın geçmişinde pek çok karanlık olay yaşandığı görüşünü savunuyor ve “Ben verdim oldu, verdimse ben verdim’ zihniyeti ile alınmış bu silahlar, paraları öyle ödenmiş. Her yandan pislik fışkırıyor” yakınmasında bulunuyordu. Sökmenoğlu’nun dileği ise, “Hiç olmazsa bu sefer pisliğin halının altına süpürülmemesi”ydi.
Bu dileğin yerine gelmesi öyle kolay görünmüyordu. Çünkü, “Susurluk” benzetmesi yapılan silah skandalının hergün yeni bir boyutu gözler önüne seriliyor ve olaya yeni ve bildik isimler dahil oluyordu.
Bulgaristan, Çin ve ABD’den silah ithal eden Batman Valiliği’nin, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün kara listesindeki silah firması “Trigon”la çalıştığı ortaya çıktı. Trigon, daha önce ihalesini aldığı silahları vaktinde teslim etmeyerek Emniyetin kara listesine girmişti. Şirketin sahibi ise, ABD vatandaşı Cenk Tunca’ydı. Trigon, Türkiye’de 1980 öncesinde teröristlere silah satan Kintex firmasına bazı ihalelerde aracılık yapmıştı. Şirket, Susurluk Skandalı’nın kahramanlarından Yeşil’le birlikte de anılmıştı. Asıl adı Mahmut Yıldırım olan Yeşil’in bir sahte pasaportunda adres olarak Trigon’un Ankara merkezini gösterdiği öne sürülmüştü.
Peki Cumhurbaşkanı’nın konuyla ilgili değerlendirmesi nasıldı? Aldığı bilgilere göre, kaybolduğu öne sürülen silahlar Hizbullah’a falan gitmemişti. Ayrıca, geçmişte terörle mücadele için bazı gayretlerde bulunulmuş ancak özel birlikler konusu MGK’da görüşülüp karara bağlanmamıştı, böyle bir olay söz konusu değildi.
12 Şubat 2000’de Kahramanmaraş’ın kurtuluş törenlerine katılmak üzere yola çıkan Demirel, yine uçakta gazetecilerin sorularını cevaplarken, ileride kendisini değerlendirecek araştırmacılara önemli malzemeler sunuyordu:
“ – Valiliğin silah ithal etmesi normal midir?”
“– Eğer devlet bunu usûlüne göre yapmışsa bir sıkıntı olmaz. Zaten araştırılan da budur. ”
“– Özel birlik valinin emrinde… ”
“ – Ona ‘kur’ derler kurar. ‘Kur’ diyen merciin ‘kur’ deme yetkisi olması lâzım. Yine bunlar da soruşturmaya tâbidir. ”
“– Valiliğin bu birlikler için özel bir organizasyona gidildiği bilgisi size ulaştı mı?”
“– Bazı gayretler vardı. Bazı gayretlere muttaliyim. Polis kurulsun, polis silahlandırılsın. Teröre karşı yeni düzenlemeler yapılsın, şeklinde bir takım gayretler vardı. ”
“ – Bu gayretler dönemin başbakanından mı, yoksa başka mercilerden mi geldi?”
“– Hükümetten geliyordu. Başbakan sadece kâfi değil, hükümetten geliyordu. Bunlar görüşülüp MGK kararına bağlanmış değildir. ”
“ – Sizin telkininiz nasıldı?”
“Şimdi bunları açıklayacak durumda değilim. ”
“–Açıklamalarınızdan böyle bir birlikten rahatsızlık duymadığınız sonucuna varılabilir mi?”
“– Hayır, bir rahatsızlık içinde değilim. Yani bu olup bitenleri tasvip ettiğim ya da karşı çıktığım manasında değil. Daha doğrusu konunun tartışmasına girmek istemiyorum. Ama sizi rahatsız eden şeyin silahlar olduğunu görüyorum. Silahlar devletin elindedir. ”
“– Silahların gümrük belgesi olmadığı iddiaları var?”
“– O tür şeylerin olmaması lazım. Olmuşsa yanlıştır. ”
“– Para ödeme biçimi devlet işleyişine ters değil mi?”
“– Devlet hâlin icabına göre hareket eder. Kanunsuzluk yapar manasında söylemiyorum. Rutinin dışına çıkma payı vardır. Ortaya çıkabilecek hususlar beni kamuoyunu aydınlatma durumuna getirdiği anda aydınlatırım. Ama şu anda değil. ”
Daha bir kaç hafta önce ne demişti Baba?
“Bir ülkede bu kadar çok hadise oluyor. Burada oturan adam etliye, sütlüye karışmıyor zannediliyor. Karışmazsa olur mu, olmaz mı bilmem de. Benim görev anlayış tarzım başka. Benim anayasadaki yemini anlayış tarzım başka. Oralarda gayet geniş yoruma müsait yetkiler var. Ben görevlerimi yaparken, ister istemez bir takım rahatsızlıklar meydana gelebiliyor. O görevin şöyle ya da böyle yapılmasını isteyenler olabiliyor. Ama ona uymak her zaman mümkün olmuyor. Doğru neyse onu yapacaksın.”56
Doğru neyse onu yapacaksın.
Doğru, bazen rutin dışına çıkmayı gerektiriyorsa?

“Devletin yüksek menfaatleri icap ettiği zaman devlet rutinin dışına çıkabilir. ” Bu sözler, hiçbir “hukuk devleti” başkanının söyleyebileceği türden değildi. Böyle bir söz söylendiği andan itibaren, ya o devlet bir “hukuk devleti” değildir ya da o devletin başı, devlete “hukuksuzluk” bulaştırmaktan ötürü ağır bir vebal altına girerdi.
Ne demek, “yüksek menfaatleri icap ettiği” zaman, devlet “rutin dışına çıkabilir”? “Rutin”den kasıt, devletin belirli kurallar dahilinde ve dolayısıyla kendisinden beklenildiği gibi hareket etmesi değil midir? “Rutin dışına çıkabilir” olmak, kural dışı davranışın mümkün olabileceği ifadesinden başka ne olabilir? Eğer bunu bir devlet başkanı söylerse, bunun “keyfîliğin kutsanması”ndan başka ne anlamı vardır? Hukuksuzluk, bizzat bir devlet başkanı tarafından savunulur hâle gelirse, o devlette her türlü kirlenmenin önüne geçmenin imkânı kalır mı?57 Ama Baba işi bilen adamdı. “Hukuk dışına çıkmak” yerine, “rutin dışına çıkmak” demek iyi buluştu doğrusu… Doktorların “öldü” yerine “X oldu” demesi gibi bir şey… Hem öyle güm diye söyleyip insanları şok etmiyor, hem de meramınızı gayet iyi anlatmış oluyorsunuz…58 Hem bir söz o kadar büyütülüyordu ki, Baba, sözlerini daha sonraki açıklamalarında “tavzih” etmemiş miydi? Sanki bütün ihalelerde rutin dışına çıkılmamış, sanki bütün alım–satımlarda hep rutine sadık kalınmış da, sadece Batman kusuru kalmış”59 gibi…
Türkiye’de bir anda herkes kayıp silahların peşine düşmüştü. Ancak, birçok skandal nasıl sonuçsuz atlatılmışsa, bu kez de farklı olmayacaktı. Deşelendikçe yeni pislikler üreten kayıp silah skandalı da masalsı bir şekil aldı.
“Silah nerde?
Suya düştü.
Su nerede?
İnek içti.
İnek nerede?
Dağa kaçtı.
Dağ nerede?
Yandı bitti kül oldu.”60
“Halbuki sorulacak 3 sual vardı, fazla değil.
1–Batman Valisi’nin silah ithal etme yetkisi var mı? Varsa tamam. Yoksa, yetkiyi kimden almış? Yâni kim emir vermiş?
2–Silâhın parası nasıl ödenmiş? Örtülü mü, açık mı? Örtülü ödenekse mesele yok. Değilse hangi kaynak?
3–Kime dağıtılmış? Eksik mi, fazla mı? Yani zimmet durumu ne âlemde?
Tarih ve takvim de belli… 1993–97 arası… Bu tarihler arasında hangi hükümetler gelmiş geçmiş, kimler İçişleri Bakanlığı yapmış, hepsi belli… Nahit Menteşe ‘Ben izin vermedim, devre dışıydım’ diyor. Peki kimler girmiş devreye?”61 “Sorumluluk sınırlarının nereye kadar uzandığı belli. Üç katlı ve arada da bir dizi yetkilinin yer aldığı bir ‘sorumlular listesi’nin varlığı ayan beyan ortada. En altta dönemin Batman Valisi, üzerinde yürütmenin başı, dönemin Başbakanı ve en üstte “devletin başı”62 Konuşması gerekenler bunlar.
Ne var ki konuşması gerekenler, önce rutin dışına çıkıyor, sonra da “devlet sırrı” çıkmazına gelip dayanıyorlardı. M. Ö. yaşamış bir Çinli General Savaş Sanatı adlı kitabında şöyle der:
“Devletin öyle işleri vardır ki, gece kadar karanlıktır… Ve öyle işleri vardır ki, gün kadar aydınlık. Bizde ise sorun ‘aydınlık’ olması gereken bazı işler, karanlıkta yapılıyor… Ya da… Karanlıkta yapılan işi, kimileri ‘kendi menfaatine kullanıyor. ’ Öyle olunca da… Ortaya ‘alacakaranlık’ bir tablo çıkıyor.”63 Normal bir ülkede küçük bir kıyamet koparacak skandal bizde kutsal güvenlik şemsiyesi altında işleniyor ve üzerine “devlet sırrı” şalı örtülerek geçiştirilebiliyor. Mesela bir Fransız valisinin devlet parasıyla silah ithal edip özel birlik kurduğu ve terör örgütlerini silahlandırdığını düşünebiliyor musunuz? Böyle bir senaryo, düş gücü en çok gelişmiş yazarların bile sınırlarını zorlar.64
“Baba”nın “rutin dışına çıkma” sözü, Türk siyasî literatürüne yeni bir armağandı. Fakat bu armağan, siyasilerin dışında, nasiplenmesini bilen açık gözlerin ağzına da sakız oldu. Siyasi literatürden, erotik literatüre apartılan bu yeni argo deyim örneğin, çapkınlar arasında, “kaçamak yapma” anlamında kullanılırken, “kaçak et kesme”65 ve benzeri eylemlerde favori ifade tarzı oldu.
Kayıp silah skandalı mı! Olabilir.
Devletin rutin dışına çıkartılması mı?! Olabilir.
Çünkü her şey vatan için!

Yorum Yap »

You must be logged in to post a comment.

error: Content is protected !!
%d blogcu bunu beğendi: