Doktor Bahaddin Şakir ve Şehzade Yusuf İzzeddin Efendi

Doktor Bahaddin Şakir ve Şehzade Yusuf İzzeddin Efendi

 

Bu tefrikada bahsolunan vakaların geçtiği zamanlarda Doktor Bahattin Şakir Bey henüz İstanbul’da bulunuyordu. Yusuf İzzetin Efendi’nin tabib-i hususisi olması yüzünden başına bir çok bela geleceğinden henüz bihaberdi. Yusuf İzzettin Efendi ile İstanbul’daki İttihat ve Terakki teşkilatı arasında tabii hiçbir münasebet yoktu. Yalnız Doktor Bahattin Şakir Bey’in cemiyet azasından bulunmasından dolayı müstakbel Padişah’la cemiyet biribirine yaklaşmış oluyordu. Yusuf İzzettin Efendi’nin tahta iclası hakkında ortaya çıkarılan şayiaların büyük bir kısmı uydurma idi. Bu şayialar Abdülhamid’den para koparmak için doğrudan doğruya yüksek hafiyeler tarafından tertip ve tasni ediliyordu. Bunun böyle olduğunu Doktor Bahattin Şakir Bey’e gönderilen ve Yusuf İzzettin Efendi hakkında ortaya çıkarılan şayiaları tenvir eden aşağıdaki mektup ispat etmeğe kafidir:

“Taraf-ı muhlisaneme gönderilen mektup reside-i dest-i tekrim oldu. Ayrılık çeşmesinde görüşüp size bir şey söylemek arzusunda olduğumu hatırlayarak bunun sebebini anlayamadığınızı yazıyorsunuz. İşte izah edeyim:

Zat-ı biraderlerini oraya davetten maksadım şu idi: İçinde bulunduğumuz hanenin bu gibi redaete müstait olduğunu biliyordum. Gerek sizi gerekse kendimi sakınmak icap ediyordu. Yazdığınız adamlar geceli gündüzlü o haneden iş-ü işret ettiklerinden sizi de onlarla hem mes’ak ad ve kıyas etmekte haklı idim. Binaenaleyh daveti vakıam sizi ikaz etmek ve daha doğrusu size mes’elemizi tayin ettirmek maksadına müstenit idi. Çünkü o vakit Yusuf İzzettin Efendi’nin fikir ve maksadını onlara söylüyordunuz. Ben de bunun üzerine sizi hamiyetsizlikle itham etmiştim.

Zira gerek şahsınız gerek haneniz tarassut altında bulunduğu halde bunlar bila perva sizin haneye giderek iş-u nuşaya varıyorlardı. Bu halinizi gören bir adam hakkınızda nasıl hükmederse, ben de o suretle hükmetmiştim.

Gelelim hain peder-i manevimiz bahsine! Gerek sizden ve gerek Ziya nam-ı müstearını taşıyan zat tarafından gelen evrakı beş bin lira mukabilinde Abdülhamid’e satmak üzere evvela kurenadan Faik Bey’in ve sonra da Üryani zade Cemil’in ve bundan maada daha dört beş kişinin vesaitine müracaat edilmiş ise de bu vazifeyi, daha doğrusu bu pazarlığı kabul etmek için Fehim Paşa’dan başka bir kimse zuhur etmemiştir. Bunun üzerine Fehim Paşa ile şifahi mukaveleyi akdetmek için Kadri namında birisi tayin olmuştur.

Bu müzakere esnasında evvela gelen mektupların Yusuf İzzettin Efendi’ye ne suretle tevzi edildiğini anlamak için araya giren vasıtanın hanesini göstermek üzere iki memurun bunları takip etmesi kararlaştırılır. Bu memurlar, müzakere için gönderilen Kadri ile Tüfekcilerden Ahmet namında birisidir. Bu memurlar Yusuf İzzettin Efendi’ye gidip gelenleri takip ederler. Bunlar doğruca Nuri Bey’in evine girerler. Hafiyelerde köşe başında onların çıkmasını beklerler. Biraz sonra onlar Nuri Bey’in hanesinden çıkacak Rupen’in evine giderler. Hafiyeler de o evden görünmeyecek surette saklanırlar. Vasıta olan adamlar Rupen’in evinden güya evrak-ı hamil oldukları halde çıkarlarken hafiyeler tarafından yakalanarak üzeri aranır fakat evrak namına hiçbir şey bulunamaz. Buna rağmen hafiyeler doğruca Fehim Paşa’nın konağına giderek orada iş ve işrete başlarlar. Bu işte parsayı toplayan Fehim Paşa oldu. diğerlerini yere vurarak Abdülhamid’den paraları O topladı.

Bunun üzerine, bu işte muaffak olmayanlar merkum Kadri vasıtasile başka taraflara müracaat ettiler, muhafız Arnavutların Yusuf İzzetin Efendi’yi tahta iclası için elde edildiğini anlattılar, Yusuf İzzettin Efendi için gelecek evrakı bilahare yerine iade edilmek üzere elde edebileceklerini ileri sürdüler, fakat hiçbir şeye muvaffak olamadılar. Muvaffakıyetleri biçare bir kadının ırz ve namusunun ve bir miktar servetinin pay-ımal olmasına münhasır kalmıştır.”

Yusuf İzzettin Efendi’nin tahta iclası meselesi etrafında dönen şayıslar bu suretle izah edildikten sonra da aynı mektupta Türkleri Abdülhamid’e karşı gösterdikleri hamiyet ve milli gayreti hakkında deniliyordu ki:

Vatanperver (!) Murad’ın vatana etmiş olduğu hizmet (!) henüz unutulmadı. Zira hedefi seyyiatı olan yüzlerce ana ve babanın ıstırabı eninleri ve feryatları hamiyetperverlerin kulağını tırmalıyor. Komitenizin servet ve saman eshabından ve nüfuzlu zevattan mürekkep olduğunu iş’ar ediyorsunuz. Vatan onlardan canen fedakarlık istemiyor, onlar ise malen bile fedakarlık gösteremiyorlar, Vakt-i merhumunda acaba bunlara nasıl itimat edebilecektir? İstibdattan kurtulalım derken bunların da şimdiki müstebitlere tagallüp etmekle iktifa eyleyeceklerine nasıl kani olalım?

Biz hürriyet istiyoruz, yoksa intizam ile iktifa etmek taraftarı değiliz. Vatan mevcudun adem ile değil, geleceğin bahşedeceği hürriyetteki hürriyet kelimesinin mana ve mezayatı layıkile anlaşılırsa yükselebilir. Bu bapta bize kim teminat verebilecektir? Milletin ikazı için 1293 tarihinden beri geçen istibdat günleri kadar biz hürriyetin nimetini talim ve takdir ettirecek hangi bir Darülfünun tasavvur olunabilir? Bu mektebi tederrüs bizim için kafi ve vafidir, yakın bir istikbalde, millet bir defa daha ifal edilmeden hürriyetin temin olunması için cemiyet efradının kendilerini fedaya hazır olduğunu söylüyorsunuz. Bu kadar fedakarlığa bizim sokak şerbetçileri de hazırdırlar. Onlar da “yaşasın hürriyet, mahvolsun istibdat!” diye uzaktan bağırabilirler.

Sizin efrad-ı millete hürriyet ilkah etmek istemenizi, bahrimuhitin ortasında dümeni kırılmış, arması devrilmiş, kaptanı boğulmuş, zilamıleyil içinde dalgaların ağuşuna kapılmış bir gemiye sahili selametten Kristof Kolomp’luk etmeğe benzetiyorum. Fedakarlık, istipdadın fetha-i ateşfeşanına karşı göğüs vermek suretile azim ve sebatla ve ric’ati bir zillet bilmekle olur!”

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: