Doktor Hikmet Bey’in Bağdat’ta Tutuklanma Hadisesi ve Ortadoğu’da Gelişmeler

Doktor Hikmet Bey’in Bağdat’ta Tutuklanma Hadisesi ve Ortadoğu’da Gelişmeler

 

Yalnız Trablus’ta değil, Abdülhamid idaresi koca Osmanlı Devleti’nin her köşesinde her bucağında tamamiyle tefessüh etmiş bir hale gelmişti. Devletin tutulacak hiçbir yeri kalmamıştı. Bu acıklı hale rağmen istibdadın casus teşkilatı bütün kudret ve şiddetiyle memleket dahilindeki Terakki ve İttihat taraftarlarının vücudunu ortadan kaldırmağa çalışıyordu. Son zamanlarda nefi edilenlerin haddi ve hesabı yoktu. Zan ve şüphe altında bulunanların evleri basılıyor, muzir evrak çıkarmak için şiddetli taharriyat yapılıyor ve ele geçirilebilen en ehemmiyetsiz bir kağıt parçası bile bir adamı sürgüne göndermek, hapise mahkum etmek ve hatta vücudunu ortadan kaldırmak için kafi bir delil addolunuyordu.

Böyle bir vakayı, Bağdatta bulunan ve tevkif edilerek İskenderun’a gönderilen Doktor Hikmet Bey, İskenderun’dan gizli bir vasıta ile Paris’e yazdığı bir mektubunda pek canlı bir surette tarif ettiği için uzun senelerden beri Bağdat’ta Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin en faal azası olarak çalışmış olan Doktor Hikmet Bey’in bu mektubunu aşağı dercediyoruz:

“Tevkifimizin esbabına ve suret-i vukuuna gelince: 1908 senesi Martının dokuzuncu Pazar günü öğleden yarım saat sonra hükûmet dairesinde sıhhiye işlerine müteallik bir madde hakkında üç ay evvel vermiş olduğum bir muhtıranın muamelesi görmek için dolaşırken takılıp kaldığı daireden kurtarılması ile uğraşırken Kürdistan hanedanından ve kadim Babanzade efradından Hamdi Bey’le birlikte oturduğum evin ordu erkanı tarafından basıldığını haber alınca hanesinde ikamet ettiğim ve hususi fikirlerini bildiğimden dolayı hasbelnezake haklarını muhafaza ile mükellef bulunduğum bir zatın emniyetini suistimal eylememek üzere hiçbir yerinde bir şey bulamayacaklarına emin bulunduğum nehir sahilindeki meskenimize doğru hareket eyledim.

Mahallede fevkalade bir hal vukua geldiğine delalet edecek heyecan eserleri görülüyordu. Sahilhale sokağının müntehasında idi. O sokağın başı bir sıra müsellah asker tarafından kesilmişti. Bu suretle teşekkül eden hattın önüne yığılmış olan ahali bütün Karbaşı caddesini doldurmuştu. Hane gerek karadan, gerekse sahilden abluka altına alınmıştı.

Ben muhasara hattını yararak evin kapısı önüne kadar ilerleyebildim. Kapının önüne dikilen nöbetçiler beni içeriye bırakmak istemediler. Nihayet onlara ismimi vererek yukarıya çıktım. Kütüphane salon, mesai odası, yatak odası haşarat-ı şahane ile dolu idi. Bunlar arasında Merkez Kumandan Yusuf Bey’i, kumandan yaveri ve şifre katibi Fehmi Bey’i kanun Kolağası Muharrem ve Mülazımları Abdüllkadir ve şimdi muhafızımız sıfatıyla bize refakat eden İbrahim Efendileri tanıyordum.

Hamdi Bey, pek müteheyyiç bir halde salonda bir koltuğa uzanmıştı. Herifler her tarafı alt üst etmişlerdi. Üç dört yüz cilt kitap, mecmua, haritalar sefilane bir lakaydi ile karma karışık olarak sandıklara atılıyordu. Bir çeyrek saat sonra vilayetten de polis müdürü Ata Bey’le iki refiki geldiler. Bunlar da kendi hesaplarına her tarafı aradılar. Fakat taharriyatın ordu tarafından yapılması askerlere başka bir gurur verdirmekte idi.

Vatanın muhafaza ve müdafaası gibi mukaddes bir vazife ile mükellef olmaları lazım gelen erkan ve ümera-yi askeriyenin böyle bir hizmette kullanıldıklarını görmek ne kadar teessüfe şayandı!. Bu sözüm acı ve ağır olmakla beraber söylediğim zaman ne dereceye kadar tesir yaptığını bilemiyorum. Yalnız içlerinde üç tanesinin son derecede müteessir olduğunu hissettim.

Taharriyat bittikten sonra sandıklar hamallara yüklendi. Bizde Hamdi Bey’le beraber arabaya bindirildik. Kumandanlık dairesinde Vali Hazım Bey’le mıntıka Kumandanı Sıtkı Paşa bizi bekliyorlardı. Kitaplarımızın ve evrakımızın tetkik ve tahkikine cihet-i mülkiyeden vilayet tercümanı Beyrut’lu Maruni Yusuf Raci ile Polis Müdürü, cihet-i askeriyeden Kolağası Fehmi ve Muharrem Efendiler tayin edildiler.

Araştırma akşama kadar devam etti. Bir şey olmadığına o kadar emindim ki, şüphe üzerine tevkif edilmezsek tahliyemizin muhakkak olacağını görüyordum. Bir de bu sırada bir kitap içinden Ali Haydar Mithat Bey’in Simav Haydar Bey’e gönderdiği 24 Kanunuevvel 1907 tarihli ve Otel Jena –Roosvelt damgalı mektup çıkıvermesin mi? Bu mektubu Fehmi buldu, onu okudu ve usulca cebine indirdi. Halbuki heyet huzurunda bize gösterilmesi meşrut ve elzem idi:

Ben bir takrip Fehmi Bey’in yanına yaklaşarak bulduğu mektubu hamiyet namına bana iade etmesini istedim. Fehmi Bey:

-“Sen merak etme. Ben onu hiç ortaya çıkarmam” dedi. Bununla beraber iblisane maksadını anlatmış oldu. Nihayet taharriyat hitam buldu. Fehmi, mutlaka bizi aldatmak için olmalı ki, her ikimize ait muhabere evrakı arasında âdi birkaç kağıtla bir iki fotoğrafı elinde tutarak arkadaşlarına hitaben:

-“Beylerin evrakı içinde şu ehemmiyetsiz birkaç mektupla fotoğraflar bulundu. Bari bunları olsun gösterelim” dedi. Fakat verirken Ali Haydar Mithat Bey’in mektubunu da diğerlerinin arasına karıştırdı.

Gariptir ki, diğer arkadaşlarına bile göstermeden zarfı onlara mühürleterek gönderdi. On dakika sonra Kumandan’la Vali’nin yanına gittiğimiz zaman o mektubu ellerinde gördük. İlk işim o mektubun nerede ve ne zaman bulunduğunu ve bize kimin huzurunda gösterilmiş olduğunu sormak oldu. Ondan sonra, mektubun gerek arkadaşlarımın, gerekse benim düşmanlarımıza alet olan taharri memurlarından birisi tarafından evrak içine karıştırıldığını ve mektubu “kim buldum” dedi ise cihet-i vurudunu da onun bilmesi lazım geleceğini iddia ettim. Ahmak heriflerin yaptıkları hatadan bu suretle istifade etmek istiyordum. Fakat isticvabımız ertesigüne bırakılarak refikimle beraber tevkif olunduk.

Size felâket refikim olan Babanzade Hamdi Bey’den biraz bahsedeyim. Hamdi Bey, yirmi altı yaşındadır. Irak’ta malik olduğu emlâk ve arazinin bizzat idaresi için üç sene evvel Bağdad’a gelmişti. Kendisiyle ilk mülâkatım Kerbelâ’da Belediye Tabibi iken vuku buldu. Sonra Bağdad’a aldırıldığım vakit ara sıra görüşürdük. Birlikte ikametimiz dizanteriden kucağımda teslim-i ruh eden validesinin ihtizar gecesinde bu zavallı gence refakat etmeğe mecbur olduğum geceden başladı.

Hamdi, yalnız kalınca, ailesi efradından amcazade ve eniştesi Selim Bey’in entrikalarına karşı ciddi bir arkadaşa ihtiyaç hasıl olması üzerine birlikte ikamet etmeğe başladık. Onunla, birbuçuk senedir beraber yaşıyorduk. Asalet ve servetine mağrur, zevk ve eğlence heveskârı hercaimeşrep, ciddi tahsilden mahrum, fakat gayet afif, nazik ve alicenap, biraz da lüzumundan fazla dindar bir gençtir.

Tevfik edilir edilmez ikimiz başbaşa vererek bu denaetin kimin tarafından yapıldığını düşünmeğe başladık. Hamdi Bey, eniştesi Selim Bey’le eşraftan Cemilzade İsa Efendi’yi ve vasıta olarakta akrabasından Kanun Mülâzımı Abdülkadir Efendi’yi itham ediyor ve taharririn ordu marifetiyle yapılmış olmasını buna atfediyordu. Hamdi Bey mektubun taharriyat esnasında bulunmadığını kuvvetle zannettiğinden ben bu babta son dakikaya kadar sırrı saklamağa ve mahkûmiyetimizin tekarrür edeceğini anlar anlamaz meseleyi itirafa taraftardım. Onun için ben de itham hususunda Hamdi Bey’in nokta-i nazarını kabul ettim. Filhakika ihbarın o adamlar tarafından yapılmış olması muhtemeldi. Fakat ben kendi hesabıma Sıhhiye Müfettişi Ömer Fuat Bey’i itham ediyordum. Çünkü bu zatla aramız açıktı. Ancak bu bir faraziyeden ibarettir. Meselenin hallini atiye bırakmak evladir. Fakat herhalde Fehmi Efendi’nin alçaklık yaptığı muhakkaktır.

Ertesi gün biri hüviyetimize ve diğeri mektup meselesine müteallik olmak üzere kısaca isticvap edildik. Ben mektubu bulan kim ise onun bu hususta cevap vermesi lâzım geleceğini kısaca bildirdim. Arkadaşım Hamdi Bey, akrabasını itham ederek, o ana kadar akrabası tarafından kendisine karşı kullanılmış olan hileleri ve desiseleri sayıp döktü.

Aradan beş gün geçtikten sonra İskenderun tarikiyle İstanbul’a gönderileceğimize dair emir geldi. Mart’ın onyedinci Cumartesi günü Dicle’nin coşkun mecrasından karşı yakaya geçip, istibdat payitahtına doğru Fırat’ın ıssız sahilini takibe başladık. Alayımız müdebded idi; iki büyük dairenin tayin ettiği muhafaza memurlarının nezareti altında kıymettar bir koli postal gibi gönderiliyorduk. Cihet-i askeriye’den bir Kanun Mülazımı’nın kumandası altında iki Türk askeri bulunduruluyordu. Birinin ismi Mustafa ve diğerinin Osman olan bu iki Türk askeri Yemen’e gönderilmişken oradan kaçarak yaya olarak Bağdad’a kadar gelen ve büyük bir macera geçiren zavallı iki vatan yavrucağı idi. Vilayet tarafından ise serkomiser Mahmut ve polis Selman Efendiler tayin olunmuşlardı. Hepimize biner kuruş yol parası (!) tayin buyrulmuştu (!) bu paraları daha Bağdat’ta iken arabalara vermiştik. Para bitince yol parasını ceb-i merkumanemizden tesviye etmek sayesinde on üç gün zarfında Haleb’e geldik. Hakkımızda harikûlade bir takyit yapılıyordu. Çünkü kimin olduğu ve nereden geldiği belli olmayan ve meşhur Mithat Paşa’nın oğlu Ali Haydar Bey’den bir mektup mevzubahisti! Abdülhamid, memleketin ve halkın sefaletiyle meşgul olacağı, halkın refahına çalışacağı yerde o tek bir mektupla meşgul bulunuyordu. Hak varsın açlıktan ölsün, memleket aksamı varsın, birer birer elden gitsin! Elverirdi ki istibdat idaresi baki kalsın, Abdülhamid ile menfur avenesi ceplerini doldurmakta ve kâşanelerinde yaşamakta devam eylesinler. Yolda uğradığımız kaza ve liva merkezlerinde bir çok kimseler, hangi müthiş müstevli maraza tutulmuş olduğumuzu haber alır almaz, tabii bizden kaçıyorlardı. Bize yaklaşmaktan bize selâm vermek ve bizimle konuşmak derhal ayni maraza tutulmak için kâfiydi. “Asr-ı refahiyet hasrı cenab-ı mülûkânede” böyle bir hareket zaruri olmakla beraber, bir çok hamiyet erbabı tarafından da hüsnü kabul görüyorduk. “Hamiyet”in üzerimizdeki veba mikroplarının sirayetine mâni olmak için kâfi birdeva, müessir bir aşı olduğu anlaşılıyordu.

Haleb’e vasıl olunca orada otelde oturmamıza müsaade olunmadı. Bize hükûmet dairesinde mefruş bir oda tahsis edildi. Yalnız yol levazımı tedarik etmemiz için şehirde dolaşmamıza müsaade edildi. Halep’te dört gün kaldık. Halep, cebri bir terakki ile şehrah temeddünde ilerlemektedir. Fakat burasını “menfiler karargahı” diye tevsim etmek daha doğru olur. Halepte ekseriyetle Veliaht Reşat Efendi’ye mensup oldukları için nefyedilmiş ikinci sınıf menfilerden üç yüze yakın zavallı vardır. Bunların yegane kabahatleri Reşat Efendi mensuplarından olmaktan başka bir şey değildir.

Halep’ten hareket ettikten sonra Nisanın beşinci günü İskenderun’a geldik. Her merkezde olduğu gibi İskenderun önünde süvariler tarafından karşılandık. Bu İstiklal, valilerinin karşılamasına benziyordu. Bazen o kadar tuhaf oluyordu ki, Mesela kaza kaymakamı niçin geldiğimizden haberdar bulunmuyordu ve Hamdi Bey’in yüksek bir aileye mensup olduğunu veya irade-i seniye izam edildiğini öğrenince hakkımızda asar-ı ihtiram gösterilmesini zaptiyeye emrediyordu. Bir taraftan mevkufen sevkedilirken, diğer taraftan zaptiye memurlarının bize karşı resmi selamı ifa etmeleri o kadar garip görünüyor ve halimize karşı o kadar büyük bir tezat teşkil ediyordu ki, bunu görmeyen kolaylıkla anlayamaz.

Şimdi iki aydan beri İskenderun’dayız. Buraya geldiğimizi burada memurlar telgrafla bildirmişlerdi. Bağdat ve Halep valileri de yazmışlardı. Fakat bugüne kadar hiçbir haber çıkmadı. Mabeyin sükut ediyor. Öyle zannediyoruz ki, bizim kimlerle muhaberede bulunduğumuzu tayin etmek için Paris Sefareti vasıtasıyla tahkikat yapılıyor Binaenaleyh dikkat!

Ben burada cavidani bir istirahat içindeyim. Çünkü tevkifimden bir hafta evvel Paris’te fırkaların ittihat ettiğini haber almıştım. Yalnız Ali Haydar Mithat Bey’in tarz-ı hareketi bizi cidden müteessir etmişti. Maamafih yine celbine çalışmak lazımdır. Zannedersem kendisini ikna etmek mümkün olur.

Burada geçen iki ay zarfında firar için elime gayet iyi fırsatlar geçti. Fakat şimdi vatan dahilinde pek acınacak bir halde bulunan zavallı milletime hizmet etmek elzem olduğundan kaçmağa lüzum görmedim. Şimdi yegane emelim, Masum bulunan bu mukaddes vahdete layık olmayan arkadaşımı kurtarmaktır. Zaten Mabeyin’de isticvap edilirsek Hamdi muhakkak surette beraet edecektir. Çünkü Mabeyin’de Nazif Süruri, Necmettin Beylerle Tüfekçi Tahir, Yaver Şakir, Müfettiş Zülüflü İsmail Paşalardan mürekkep bir fevkalade komisyon varmış. Orada muhakeme edilmemiz muhtemeldir. 1897 ve 1900 senelerinde iki defa mahkum edildiğim ve Tıbbiye Mektebi’nin son sınıfından tardolunduğum nazarı itibare alınırsa benim mahkum olmam muhakkaktır.

Size geçtiğim yerler hakkında biraz da havadis vereyim. Dirzor’da bulunduğumuz sırada İbrahim Paşa’nın aff-ı şahanesi geldi. Hususi posta ile Bagi’ye gönderdiler. Halep zabıtası şimal-i Kürdistan’ın müstakbel hakimine gönderilen silahların araştırılması ve tutulmasıyla meşguldür. Biz geçerken Halep’te heyecan fevkalade idi. Biz İskenderun’a gedikten sonra Haleplilerin bir kere daha kıyam ettiklerini haber aldık. Suriye dahi Irak gibi sallanıyor. Müthiş bir inkılabın hazırlanmakta olduğu vatanın her tarafında görülüyor. Dün İskenderun limanına uğrayan “Taif” vapurunun hamil olduğu efrad-ı cedideden bir kısmı kendilerini denize atarak sahile çıkmağa ve oradan firara teşebbüs ettiler. Aç ve çıplak olan asker her tarafta isyan ediyor. Bu hal gittikçe sari bir şekil alıyor. Artık iyi günlerin yaklaştığını tebşir eden eserler her yerde hissolunuyor.”

Doktor Hikmet Bey, bu mektubu tutuklandıktan sonra yazmış ve temin ettiği gizli bir vasıta ile postaya göndererek, Paris’e göndermeğe muvaffak olmuştu. Hikmet Bey Yıldız’a gönderilerek orada mahkum edileceğini düşünüyordu. Nihayet Haziran 1908 olmuştu. Abdülhamid idaresinin devrilmesine ancak iki üç hafta kalmıştı. Senelerden beri gizliden gizliye ve her türlü mahrumiyetlere katlanılarak yapılan faaliyet semeresini vermek üzere idi.

Fakat Terakki ve İttihat Cemiyeti muzafferiyetin bu kadar yakın olduğunu bilmiyordu. Paris’teki harici merkez yine “Şûra-yi Ümmet”ini, intizamsız da olsa çıkartmakta devam ediyor ve bu gazete vasıtasıyla yaptığı neşriyat sayesinde vatanın dertlerine deva bulacağını zannediyordu. O günlerde Girit meselesi tekrar alevlendiği için gazete Girit meselesiyle meşgul oluyordu. Gazetenin başmakalelerini ekseriya Sami Paşazade Sezai Bey yazmakta devam ediyordu. Mayıs nihayetlerine doğru Girit meselesi hakkında yine bir başmakale yazması rica edilmişti. Rahatsız olduğu için birkaç günden beri evinden çıkmayan Sezayi Bey arkadaşlarına gönderdiği bir mektupta diyordu ki:

“Girid’in Yunanistan’a ilhakına dair ne yazayım a birader? Şimdiye kadar bunlara dair söylenecek sözlerin hepsi, hatta hepsinden ziyade söylendi.”

Her şey yazılmış ve söylenmişti ama Girit Türklerinin feryatları eksilmiyordu. Hanya’dan ve Kandiye’den Paris’e gönderilen mektuplarda Girit Türklerinin çektikleri ıstıraplar, kendilerine karşı yapılan zulümler bitip tükenmiyordu. Bu mektuplardan birisinde deniliyordu ki:

“Haziranın on birinde geceleyin saat sekiz buçuk sularında herkes yerli yerinde otururken birden bire ortalığı bir kalabalık, bir gürültü kapladı. Avrupa’lı askerlerin ayrılmalarıyla ellerine terkedilmemiz musammen olan vatandaşlarımız: “Pis İslamlar, bir milis neferimizi sekiz yerinden yaralayarak öldürmüşler. Daha ne duruyoruz? Bunları ne vakte kadar içimizde yaşatacağız?” gibi ne vatandaşlığa, ne de insaniyete yakışır vahşi bir lisanda kıyametler kopararak fevç fevç İslam mahallelerine yayıldılar. Bütün şehri dehşet içinde bıraktılar. Biçare Türkler sabaha kadar o dehşetli geceyi, kasabın satırım bekleyen masum kuzular gibi bekleşerek geçirdiler.

Meğerse sabahleyin vaka mahallinin etrafındaki evlerin birinde oturan iffet ve asalet sahibesi bir Türk kadınını şehit edilmesi üzerine bir milis neferinin kendi kendini yaraladığı tahakkuk etti. İşte bununla, kollarını büyük bir kıtal için sıvamış, hazırlamış olan alicenap (!) vatandaşlarımızın taheyyüç ve galeyanı bir dereceye kadar sükunet buldu. Bununla beraber sabahleyin ortaya çıkan bu habere inanmak istemeyenler çok oldu. Hatta o gün umumi mecliste azadan M. Manos, kürsüye çıkarak İslamların irtikap ettikleri böyle bir cinayetle çanakları kırmak isterlerse, sonunda zararın ucu yine kendilerine dokunacağını müteassıbane bir lisansla söyledi.

İslamlara isnat edilmek istenilen bu iftira günlerce muhtelif renkler alarak gazetelere sermaye oldu. Halbuki neferin kendisini cerhettiği bıçak, vaka mahallinin yanı başında bulunan Ağa Camii makberesi içinde bulundu ve muayenesi neticesinde o bucağın milis mutfağında kullanılan bıçaklardan olduğu anlaşıldı. İslam kadınının da o bıçakla şehit edildiği meydana çıktı.

Meselenin bundan ibaret olduğu konsoloslara kadar aksedince istintak heyeti işi artık gizlemeyip nihayet memleketimizi kasden ateşlere vermeğe cüret eden bu müfsit herifin kendi ikrar ve itirafiyle kendini yaraladığı hakikati meydana çıkarıldı. Buna binaen dört beş gün evvel umumi meclis azasından Kamil Efendi’nin riyasetten keyfiyeti istizah etmesi üzerine hükûmet reisi Papa Mastoroki milis neferinin bazı aile meselelerinden dolayı kendini yaraladığını resmen beyan ve vaka gecesi Hristiyanlar tarafından yapılan hareketi takbih etti.

Bunu müteakip muhaliflerin reisi Venizelos ki vaka gecesinde en çoğu kendi fırkası mensuplarından bulunmuş olan erbab-ı kıyama karşı “sabredin, bir şey yapmayın. İslamların bu harekatı evvelden tasmim olunmuş şeylerdir.” Gibi asılsız yalanları ortaya atmaktan geri kalmamıştı, hükûmet reisinin ifadelerini teyit eder bir nutukla vuku hali takbih ederek o da teessüf beyan eyledi.

Halbuki hakikati hal büsbütün başkadır. Bu yadigar milis neferi sokağın bir köşesine çekilerek yaralarının ancak birisi bir parça kanamak suretiyle üzerini, daha doğrusu elbiselerini beş altı yerinden paraladıktan sonra sokak ortasında bir ölü gibi yatar. Başına Hristiyanlar toplanarak: “seni İslamlar mı vurdular?” diye sormalarına cevaben birkaç dakika sonra can çekişirmiş gibi ağır bir sesle; Evet, beni uzunca boylu esmer bir İslam yaraladı!” der. Bu suretle hayatı umumiyeyi fesat ve fitneye düşürmek istemesi dikkatle düşünülürse o zaman pek vazih bir surette anlaşılır ki neferin bu hareketi aile meselelerinden değil, Sisam kıyamı üzerine türlü türlü yalanlarla vaveylalarını göklere çıkaran Yunan matbuatının husule getirdiği galeyan ile vatanımızı muhafaza ederek olan milislerimiz dahi öfkelerini bizden almağa koyulmuş olmalarından ileri gelmiştir.

Bu gibi hadiseler hiç eksilmiyor. Son altı ay zarfında bütün adada on beşten ziyade masum İslam katledildikten başka bu ay zarfında da bir iki ay içinde birkaç kişi yaralanmış, üç kişi de hançerle şehid edilmiştir. Biçare İslamlar namus ve hayatlarını nasıl muhafaza edeceklerini bilmiyorlar. Herkes bütün emlak ve akarını Hristiyan komşularının gasip ellerine bırakarak memleketin içine çekilmeğe mecbur olmuştur. Şimdi büyük bir fakru zaruret içinde yaşamaktadırlar.”

“Girit Adası’ndaki Osmanlı hukuku hükümranisinin muhafazası maksadiyle Suda Adasında münasip bir askeri müfreze kalması İngiltere tarafından teklif edilmişse de Clemenceau’nun Fransa namına mezkur teklifi reddettiğini işittik. Eğer bu doğru ise ve sizler de münasip görürseniz, hürriyet ve müsavat hamisi olduğu iddiasında bulunan Fransa’nın Başvekili M. Clemenceau’ya hariçte hazırlanan ve bu cihetle bütün bütün mahvolmak üzere bulunan kırk bin musibetzede İslam namına Oeuvre Gazetesi marifetiyle namımıza arz-ı teşekkür ediniz (!).

Filvaki adada yirmi, otuz neferden ibaret ecnebi bir müfrezenin kalması kırk bin İslamın hayatı istikbalini temin edemez, fakat Hristiyanların cinayetler ika etmekteki cesaretlerini oldukça kırmağa hizmet ederdi. Bir de İslamlar için bulundukları yeis karanlığı arasında küçük bir ümit nuru teşkil ederdi. Girid’in Yunanistan’a ilhakı zamanı gelince mezkur müfreze de kaldırılırdı. Biz doğrudan doğruya kendi imzamızla M. Clemonceau’ya yazacaktık. Fakat bununla Hristiyan vatandaşlarımızın adavetini celb ve davet edeceğimizi düşündük, bilmecburiye yazmadık.”

İşte bu suretle Girid’in Osmanlı Devleti’nden ayrılması için icap eden hazırlıklar büyük devletler tarafından tamamlanmış oluyordu.

Yorum Yap »

You must be logged in to post a comment.

error: Content is protected !!