ERMENİ’DEN RÜŞVET ALIP FUHUŞA İZİN VEREN BİNBAŞI

ERMENİ’DEN RÜŞVET ALIP FUHUŞA İZİN VEREN BİNBAŞI
Bu sebeple Şişli İlçe Jandarma Komutanlığı’na tayin edildim. Orası da olaylı geçti. Maslak’ta otel olarak açılmış olan fakat gerçekte bir fuhuş yuvası olarak kullanılan otelleri kapattım. Otel sahibi Ligor, jandarma teğmeni Cengiz’le haber gönderiyor:
— Kendisine defaten 30.000 lira, her ayda muntazaman 1500 lira vereyim, otellerime dokunmasın, eğer bunları kabul etmezse vali muavini Nazım Başlamışlı’ya 50.000 lira verir, onu oradan tayin ettiririm.
Bir Türk subayı bir Ermeni’nin rüşvet teklifi ve tehdidiyle karşı karşıyadır. Sayın okuyucularım bu vahim bir hadisedir. Ben bundan da vahim bir durumla karşı karşıya kaldım. Istanbul valisi ve yardımcıları, vilayet jandarma komutanı ve yardımcıları, Emniyet müdürü ve yardımcıları hepsi Ermeni Ligor’u koruyorlardı.
Duruma açıklık getirmek istiyorum. Bir gün odama bir sivil şahıs geldi:
— Ben Kore kahramanlarından İzmir’li Seyit Çavuşum, dedi ve önüme bir dilekçe uzattı. Kapatılan oteli gazino olarak çalıştırmak istediğini belirtiyor ve müsaade istiyordu. O dilekçenin altına, “bu gazinonun aynı maksatla kullanılacağı kanaatiyle açılması sakıncalıdır” dedim. İmza ettim ve kendisine verdim.
Ertesi günü Vilayet Jandarma Komutanlığı’ndan iki binbaşı geldi. Bölgemizde hırsızlık olaylarıyla ilgili çalışmaları sordular. Kendilerine bilgi arz ettim. Kalkıp gidiyorlardı, tam kapı eşiğine vardıklarında içlerinden biri cebinden bir kağıt çıkardı ve bana uzattı, verdi. Bu kağıt bir gün önce benim önüme gelen Kore Kahramanları’ndan İzmir’li Seyit Çavuş’un dilekçesiydi. Kanaatimi de olumsuz olarak belirtmiştim. Binbaşı bana döndü emir verircesine:
— Üstteğmenim, bu dilekçenin altına olur de, imzanı at ve sahibine ver.
“Binbaşım” dedim ve devamla:
— Bu imza pahalı bir imza, 30.000 lira…
İş ciddiye binmişti. Her iki binbaşı geriye dönüp oturdular. Bir tanesi konuştu:
— Senin yaptığın devenin kulağı bile olmaz, at imzanı ver gitsin…
Cevap verdim:
— Benim yaptığım devenin kulağı kadar değil, belki ancak devenin bir tüyü kadardır. Sizler devenin bütün vücudunu boka bulaştırmışsınız. Müsaade edin de bir tek tüyü temiz kalsın.
Bunun üzerine aşağıda bekleyen sahte Kore Kahramanı’nı odaya çağırdılar, aynen şu konuşmayı yaptılar:
— Oğlum bu üsteğmen senin işini yapmıyor. Bizim de elimizden başka bir şey gelmez.
Bu sözleriyle o külhan beyinin husumetini bana tevcih etmeye çalışıyorlardı. Bu sözden sonra iki binbaşı ve bir sivil defolup gittiler. İki gün sonra Vilayet Jandarma Komutanlığı’nca yazılı bir savunmam isteniyordu. Şöyle ki:
1. Maslak Karakolu’nuzu teftiş ettim. Bu karakol sigara izmaritleriyle doluydu. Karakolla neden ilgilenmiyorsunuz?
2. Zincirlikuyu Karakolu’nda bir erin pantolonu söküktü, neden dikkat etmiyorsunuz?
3. Sizi bundan önce saat 15.00’da aradım. Birliğinizde bulamadım. Neden izinsiz ayrıldınız?
Savunmadaki bu sorulara şu cevapları verdim:
1. Maslak Karakolu bir hafta önce teftiş görmüş, her yönden özellikle temizlik yönünden tebrik edilmiştir. Birkaç sigara izmaritini bahane ederek karakolu pis ve kirli olarak ilan etmek yanlıştır.
2. Zincirlikuyu Karakolu’ndaki pantolonu sökük er başka birlikten. Benim birliğime çok eski elbiselerle gönderilmişti. Vilayet Jandarma Komutanlığı’ndan yenisini istedim fakat sizler bir ay geçmesine rağmen elbise vermediniz. Ben de komşu birlikten bir arkadaşımdan gördüğünüz elbiseyi temin ettim. Burada kusurlu olan yeni elbise vermeyen Vilayet Jandarma Komutanlığı’dır.
3. Birliğimde bulunmadığım gün telefonla, Vilayet Jandarma Komutanı olarak izin almak için sizi aradım, makamınızda bulamadım. Yardımcılarınızdan Binbaşı Cihat’a telefon ettim ve ona bilgi verdim. Burada kabahat bende değil size durumu rapor etmeyen binbaşıdadır.
Şimdi istediğiniz bu savunmada gerçek kusurlu Vilayet Jandarma Komutanlığı’dır. İddiaların hepsi yalan ve bahanedir. Sizler hepiniz İstanbul Valilik Makamı bütünüyle ve İstanbul Vilayet Jandarma Komutanlığı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü sizler hepiniz Türk kadınının, Türk kızının iffetini payimal eden bir çalışma içindesiniz. Bunun adına Türkçe’de pezevenklik derler. İşte sizler hepiniz böyle bir sanatı icra etmektesiniz.
Savunmamdan sonra Vilayet Jandarma Komutanlığı’ndan gelen yazı şöyle idi:
— Savunmanızı okudum. Size 3 gün oda hapsi cezası verdim.
Ben de birkaç gün sonra bu cezayı çektim, çıktım. Oysa böyle bir savunmayı alan Vilayet Jandarma Komutanı, bir albay, vali ve emniyet müdürü ile görüşerek savunma sahibini mahkemeye vermeliydi. Böyle bir yol takip edilmediğine göre benim dediklerim doğruydu.
Burada bir gerçeği haykırmak istiyorum: Bir kimse haklı ise haksız olan bütün dünyaya karşı savaşmaktan çekinmesin. Haklı olandan korkulmalıdır. Esasen cesaretin kaynağı da haklı olmaya dayanır. Haksız olan insanlar korkak olur. Bunun üzerine Vilayet Jandarma Komutanlığı ve valilikçe Şişli Jandarma Komutanlığı’ndan, Fatih İlçe Jandarma Komutanlığı’na tayin edildim. Yerime de Nafi Aytekin isminde bir yüzbaşıyı tayin etmişlerdi. Ben devir teslimi uzatıyordum. O ahenkle o tertiple devir teslim işi bir yıl sürebilirdi. Yüzbaşı Nafi’nin bana itirafı şu oldu:
— Beni vilayete çağırdılar, seni Şişli İlçe Jandarma Komutanlığı’na tayin ediyoruz, oradaki otelleri sıkıştırmayacaksın.
Bu devir teslim işi uzayıp gidince konu bölge müfettişi Tümgeneral Rıfat Ülgenalp’a intikal etmiş. Beni çağırdı, sordu, soruşturdu:
— Evladım hepsini biliyorum. Alaydaki bıyık meselesini de seni tebrik ederim. Bu rezil adamlarla fazla uğraşma birliğini teslim et ve tayin olduğun yere git. Tedavi altında bulunan çocuğunla ilgili bir ihtiyacın olursa doğru bana gel.
Böylece teslim işini hızlandırarak Şişli İlçe Jandarma Komutanlığı’ndan, Fatih İlçe Jandarma Komutanlığı’na gittim.
İlçe Jandarma Komutanlığı’na çok yakın bir mesafede Mevlanakapı Yetiştirme Yurdu vardı. Ben öğle yemeklerini bu yurtta yer, aybaşında bedelini öderdim. Bu yurt 12–18 yaş arasındaki erkek çocuklara ait bir yurttu. Bir kış günü hava yağışlı idi ve akşam olmuştu. Yurdun kapısı önünde beş genç gördüm. Kendilerini tanıyordum, sordum:
— Bu yağmurda ve gecede kapının önünde niye duruyorsunuz?
Cevap verdiler:
— Efendim biz 18 yaşımızı doldurduğumuz için bizi yurttan çıkardılar. Yurtla ilişiğimizi kestiler. Gidecek yerimiz çalacak kapımız yok. Çaresizlik içinde burada bekliyoruz.
Birliğe götürdüm. Asker karavanasından karınlarını doyurdular. Merkez Efendi Mezarlığı’nda eski gazete yığınlarının bulunduğu kerpiç binada yattılar. Ertesi gün sabahleyin bu beş çocuğu Topkapı’da ki fabrikalara her birini ayrı ayrı olmak üzere işçi olarak yerleştirdim. Şu anda hatırımda kalanlar şunlardır. Salim Tatari Dikiş Makinesi Fabrikası’na, Davutpaşa Kışlası’na giden cadde üzerindeki zincir fabrikasına, bir yahudi ile ortak bulunan Mustafa Mata’nın ayakkabı imalathanesine diğer ikisini de hangi fabrikaya yerleştirdiğimi şu anda hatırlayamıyorum. Bu çocuklar iş yerlerine muntazaman gidip geliyorlardı. Fatih İlçe Jandarma Komutanlığı’mızda ki erler iaşe bakımından elden gelen yardımı yapıyorduk. Günlerden bir gün mezarlık içindeki eski gazetelerle dolu olan bina yandı. Bu beş çocuk büsbütün evsiz barksız kaldılar. Bölüğümde miadı dolmuş mahruti bir çadır vardı. Onu kendilerine verdim. Mezarlığın içine münasip bir yere kurdular. Miadı dolmuş battaniyelerde verdim. artık çadırda yatıp kalkıyorlardı. Bir gün Mata Ayakkabı İmalathanesi’nin ortaklarından olan ( ismini hatırlayamadığım ) yahudi vatandaş İlçe Jandarma Komutanlığı’na geldi. Cebinden yırtık pırtık bir kağıt çıkararak bana uzattı:
— Kumandan Bey, lütfen okur musunuz?
Okudum:
— Patron bugün çok sarhoşum. İşe gelemeyeceğim. İmza.
Bu cümle Mata Ayakkabı İmalathanesi’ne işçi olarak verdiğimiz çocuğun ifadesi ve imzasıydı. Mektubu getiren zat:
— Ben böyle bir adamı işçi olarak kullanamam. Kusura bakmayın, diyordu.
Mektup sahibi genç bu mektubu elden bir arkadaşıyla göndermişti. İşveren zata meseleyi inceleyeceğimi ifade ettim ve kendisini teskin ederek yolladım. Sonra o mektup sahibi genci arattım, buldurdum. Kendisine sordum:
— Bu mektup ve yazılar sana ait midir?
— Evet efendim o mektubu ben yazdım. Bana aittir, dedi.
— İyi ama bu hareketin yanlış değil midir? dedim.
“Efendim açıklık getireyim” dedi ve anlatmaya başladı.
— Biz hepimiz elbiselerimizle yatıyor, elbiselerimizle kalkıyoruz. O akşam affedersiniz altıma kaçırmıştım. Pantolonum ve iç çamaşırlarım yam yaştı. Bu sebepten işe gidemedim. İş sahibine de bu gerçek özrümü ifade etmekten utandım. Sarhoş olduğumu yazdım.
Bu çocuğu dinledikten sonra Mustafa Mata’ya ve ortağına gittim. Meseleyi anlattım. Böylece o çocuğun işe devamı sağlanmış oldu. Ancak bunlar devamlı bir yerde kalamıyorlardı. Bir fabrikadan kaçtıklarında veya kovulduklarında bir başkasına yerleştiriyordum. Beni üzdüklerinin farkındaydılar. Bir gün hepsi beraber yanıma geldiler. İçlerinden biri söz aldı. Konuşmaya başladı:
— Siz bizim babamız, ağabeyimiz, kardeşimiz oldunuz. Gerçek babamız inanıyoruz ki bizimle bu kadar ilgilenmezdi. Biz sizleri çok üzdük ve yorduk. Bu akşam aramızda karar verdik. Birer kağıda imzamızı atacağız. Sen hepimizi tabancanla tek tek vur, öldür ve şu mezara gömdür.
Bu yürekleri parçalayan teklif hem kendilerini hem de beni ağlatmıştır. Aile madde gözüyle bakıldığı zaman toplumun en küçük birimidir. Mana gözüyle bakıldığı zaman dünyanın en büyük imparatorluğudur. Bir insan için en büyük mektep kanaatımca ana karnı ve ana kucağıdır. Aileyi ayakta tutmak için gerekli bütün tedbirler alınmalı, maddi ve manevi fedakarlıktan kaçınmamalıdır.
1957 – 1960 yılları arasında Fatih İlçe Jandarma Komutanlığı görevinde kaldım. Bu birlik sur dışında Merkez Efendi civarındaydı. Orada Merkez Efendi’nin imamı Nurullah Kılıç Efendi ile karşılaştım. Kendisi Merkez Efendi’nin torunuydu. Tasavvuf ehli alim bir kişiydi. Sohbetlerinden çok istifade ettim. O yıllarda Numan Esin Harp Akademisi’nde öğrenci idi. Ben de 1960’ta Harp Akademisi imtihanını kazanmıştım. 27 Mayıs 1960 İhtilali içinde görev almam sebebiyle Akademi’ye devam edemedim. Akademi hocalarından Kur. Alb. Bedrettin Demirel, “M.B.K.’si üyeliğini bırak, Akademiye gel” diye çok ısrar etmişti. O yıllarda Muzaffer Özdağ da, İstanbul’da Akademi’deydi. Zaman zaman Esin, Özdağ, Alanyuva buluşup görüşüyorduk. Memlekette gençlik olayları tırmanıyordu. Ülke bir ihtilal ortamına doğru sürükleniyordu. Ümit Özdağ’ın bir tespiti var: Bir tane 27 Mayıs yok, 38 tane 27 Mayıs vardır. Ümit Özdağ bu gerçeği yakalayabilmiştir. Ülkeyi içine sürüklendiği durumdan selamete çıkarmak için ihtilal grupları oluşmaya başlamıştı. Fakat bunlardan her birinin niyetleri ve hedefleri başka başkaydı. İşte ben de bu hareketin öncesinde, icrasında ve sonrasında gördüklerimi, yaptıklarımı, yapmak istediklerimi geleceğin nesillerine Allah rızası çizgisinde yürüyerek aktarmaya çalışacağım.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: