Geçmişten ders almak

Geçmişten ders almak

Geçmişten ders almak… Sıkça duyulan, ama bir türlü içeriğine nüfuz edilemeyen bir söylem olarak çıkar karşımıza. Şiddetle yaşarız, ateşli biçimde eleştiririz, kızarız, bağırırız ve sonra hiç yaşamamış gibi unutuveririz…
Saman alevi misali birden parlayışımız ve aynı çabuklukla sönüşümüz, aslında tepkilerimizin yüzeyselliğinin önemli bir göstergesidir. Unutulan bir geçmiş, gelecekte yaşanacak benzer olayları değerlendirmemize, o olaylara ilişkin çözümlemelerde bulunmamıza hiçbir şekilde olumlu katkı yapmayacaktır. Oysa geçmişin bilincinde olmak, yeri ve zamanı geldiğinde onu anımsamak, geçmişe yeniden “şimdiki zamanlık” kazandıracaktır. Dolayısıyla, şimdiki zamanda karşılaştığımız hadiseler hakkında doğru yaklaşımlar geliştirmemize yardımcı olacak, geçmişteki hataları tekrarlamadan ve benzer yanılgılara düşmeden “an”ı daha iyi değerlendirmemizi sağlayacak ve yol gösterici bir araç olacaktır.
Geçmişten ders alabilmek için onu iyi bilmek şart. Peki bu şartı nasıl temin edeceğiz? Kuşkusuz bunun en güzel yolu, yazılı belgelere ve bilgilere başvurmaktan geçiyor. Ne var ki, bilindiği sanılan şeyleri oturup yazma zahmetine çok az kişinin katlanması, yazılı kanıtların sınırlı olmasına sebep oluyor. Bir önceki yılın, hatta ayın olaylarını yakın bir geçmişte olmasına rağmen ya unutuyoruz, ya da sadece ana hatlarıyla eksik, yanlış ve farklı olarak hatırlıyoruz. Bu durumda suçlanacak yalnızca bireyler değil elbet. Adını “sistem” olarak nitelelendirebileceğimiz ve kapsama alanı oldukça geniş bir aygıt, planlı şekilde vatandaşların belleğini silme yolunda çaba sarf ediyor.
Sürekli değişen gündem, büyük gürültülerle aniden patlayan “bomba”lar ve şok skandallar sonunda “hiçbir şey” olmaması; normalde aydınlatıcı bir işlev görmesi gereken kitle iletişim araçları, siyaset ve eğitim aracılığıyla insanların zihinlerinin sürekli olarak karıştırılması… Aslında, tüm bunlardan kendimizi soyutlayıp olaylara objektif bir gözle bakmayı başarabildiğimizde, yaşananların isimler ve mekanlar bazındaki değişiklikler dışında sürekli tekrarlanan bir oyundan ibaret olduğunu görürüz. İşte bu noktada, hatırlama ve hafıza gibi iki önemli olguyu devreye sokabilirsek geçmişten gerektiği şekilde faydalanabiliriz. Bu iki olgu devre dışı bırakıldığı sürece ise, aşağılanmaya, istismara, mağduriyete, sömürülmeye, kandırılmaya, unutulmaya ve uyutulmaya, maruz kalmaktan dolayı sonu gelmez şikayetlerde bulunur dururuz.
Onuncu Cumhurbaşkanlığı seçimi… 2000 Türkiye’sinin “en önemli” siyasi olayları arasında başı çeken seçimler üzerinden üç yıl geçti ve şimdi tarih oldu. Aslında, şöyle bir hafızamızı yokladığımızda, o günlere dair pek çok “ayrıntı”yı hatırlayamadığımızı fark ederiz. Yakın tarihimizin bu önemli olayının gazete arşivlerinde ve nisyan ile malul birey hafızalarında tozlanıp gitmesine bir nebze olsun engel olmak için bu mütevazı çalışmayı hazırladım. Elinizdeki kitap, bilimsel bir çalışma değil. Bir muhabirin yaşadıkları, meslektaşlarının haberleri ve köşe yazarlarının yorumları çerçevesinde kaleme alınan gözlemlerden oluşuyor.
Emekli Orgeneral Çevik Bir’in aday olacağını açıklamasıyla başlayan onuncu Cumhurbaşkanlığı seçimi tartışmaları, Türkiye’nin dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Köşk’ten inmesi ve Ahmet Necdet Sezer’in Köşk’e çıkmasına kadar uzanan süreci kapsıyor. Bu süreci, ayrıntılarıyla sunmaya gayret ettim. Bu bağlamda, eksen şahıs Süleyman Demirel oldu. Kuşkusuz Demirel’in siyasal alanda yaptıkları ile siyasal anılarının farklılığı karşısında şaşırıp kalmamak elde değil. 30’unda genel müdür, 40’ında başbakan, 70’inde cumhurbaşkanı… Gidipgelmeler rekoru kıran, Barajlar Kralı ünvanlı bir devlet Adamı o… Onuncu Cumhurbaşkanlığı seçimi süreci de, bu devlet adamının zirvede kalma mücadelesine döndü âdetâ. Böylelikle, Demirel’in zirveden inmeme konusundaki gayreti, cumhurbaşkanlığı seçimlerden önceki Türkiye’nin bir yılını şekillendirdi denebilir.
Unutamam! 2002 Şubat ayında bir Rotary kulübünün gençler için düzenlediği “liderlik” konulu panelde, lider olmanın özelliklerini ve inceliklerini anlatan Demirel’e bir genç şu soruyu sordu: “Bu anlattıklarınız doğrultusunda siz kendinizi lider olarak görüyor musunuz?”
Demirel, “Bu soruyu benden başka birisine sorman gerekirdi. Ama ben yine de cevaplamaya çalışayım. Şu yanan lamba var ya, üzerinde yürüdüğün yol var ya, içinde bulunduğun okul var ya, babanın çalıştığı fabrika var ya… işte ben bunların hepsinde varım!”…
Demirel, Türk Siyasetinin son kırk yılına damgasını vurmuş bir isim. Aslında, saydıklarının yanında saymadığı pek çok şeyde de o var!
Bu çalışmada, Demirel’in sadece ondört aylık bir dönemi içinde yaşanan gelişmeleri, onuncu Cumhurbaşkanlığı seçimini ve sonrasındaki yedi ayı incelemeye çalıştım. Bir ömür süren bu tutku yolculuğunun on dört aylık bir dilimi bile oldukça renkli ve ihtiras dolu.
Tutku yolculukları, hep zirvede son bulmak ister. Tutku yolcuları için en mutlu son zirvede ölmektir. Ya zirvede ölememek!

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: