Hoca Ahmet Yesevî Üniversitesi

Türk–Kazak Uluslararası
Hoca Ahmet Yesevî Üniversitesi

Türkistan Şehrinin Çimkent girişinde granit ve cam cepheli, modern görünüşlü büyük binalar, iddialı görüntüleriyle gelenleri karşılar. Bunlar Türkiye ile Kazakistan’ın ortaklaşa kurdukları Hoca Ahmet Yesevî Üniversitesi’nin kampus binalarıdır. Kazakistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra Türkistan’ın kaderini değiştiren müessese işte tam burasıdır.
Aslında Üniversite, Türkistan Üniversitesi adıyla, Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev tarafından, adeta Kazakistan’ın bağımsızlığının sembollerinden birisi gibi, bağımsız Kazakistan’ın ilk icraatlarından birisi olarak kurulur. Müstakil Kazakistan, yalnızca kuruluş zamanı ile değil, kuruluş prosedürü ile de Türkistan’a ve onun adını taşıyacak Üniversiteye ayrı bir önem verdiğini gösterir. Kazakistan bürokratik geleneğinde, üniversite açılması için gerekli prosedür Başbakanın imzası ile tamamlanmaktadır ve Başbakan, yeni bir üniversite açılması kararını imzaladığında bir bilim yuvası daha kurulmuş olmaktadır. Fakat Türkistan Üniversitesi’nin kuruluş kararını, bizzat Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev imzalayarak, Türklüğün ortak tarihi ilim ve kültür merkezi Türkistan Şehrini, tekrar eski kimliğine dönüştürmeye verdiği önemi göstermiş olur. Kuruluşunun üzerinden, henüz iki yıl geçmiştir ki, Türkistan Üniversitesi, Şehri Türkistan’ın manevi sahibi, gönüller mimarı, Türk kültürünün eşsiz burçlarından Hoca Ahmet Yesevî’nin adıyla Türkiye ve Kazakistan’ın ortak üniversitesi haline dönüştürülür.
Proje, büyük iddiaların sahibidir. Bir yandan, Türkiye ve Kazakistan, Ahmet Yesevî Türbesinde ortak restorasyon faaliyetleri başlatırken diğer yandan onun adıyla bir bilim yuvasında, Türklüğün bilim, kültür ve manevi mirasının restorasyonuna girişmek için bir üniversite kurarlar.
Doğrusu, Hoca Ahmet Yesevî Üniversitesi’nin kuruluş felsefesinden heyecanlanmamak mümkün değildir. Hâlâ aynı heyecanı yüreğinde sımsıcak hisseden bu satırların yazarı da, Üniversite’nin ambleminde bulunan Türkiye ve Kazakistan bayraklarından esinlenerek, bir toplantıda öğretim üyelerine şu ifadelerle duygularını anlatmıştı: “ Dostlar, bu Üniversite’nin amblemine lütfen dikkat buyurunuz: Bir yanda ay ve yıldız, diğer yanda güneş var. Bu bayraklar, bu amblemde yan yana durdukça, bu Üniversiteye karanlık yoktur. Ahmet Yesevî Babamızın adını taşıyan Üniversitemizin aydınlığında yetişen hür düşünceli bürgütlerimiz (şahinler), Türklüğün parlak semalarında hep daha yukarı, daha yukarı uçacaklardır.”
İşte bu samimi duygularımızdan aldığımız güçle, Türkistan şehrinin hayatı zorlaştıran bazı olumsuzluklarına aldırış etmeden “bürgütlerin” yetişmesi için gayret sarf ettik. Bu kitabın anlattıkları da, bu vesileyle burada geçirdiğimiz dört yıl içerisinde, tanıyabildiğimiz ve kudretimiz yettiğince anlatmaya çalıştığımız Türkistan’dır.
Kazakistan bayrağında, güneşi kanatlarının arasına alan şahin figürü, bana her baktığımda çok büyük anlamlar ifade etmiştir. Bilindiği gibi, şahin imajı Türk kültür tarihinde her dönemde var olagelmiş önemli bir imgedir. Şahin, avcılık için bir kez eğitildiğinde, o artık avına hiç zarar vermeden, sahibi için çalışan ve onun verdikleri ile yetinen sadık bir dost haline gelir. Bu yüzdendir ki, Türk tasavvufunda, şahinlik önemli bir mertebedir. Karakterlerini ve benliklerini eğiterek bu mertebeye ulaşabilenler artık yalnızca iyilikleri yaymak ve insanları kötülüklerden uzaklaştırmak gayesiyle yaşamaya başlarlar. Kendine şahini sembol alan Türk halkları ise, kötülükler üzerine gönderilmiş, Tanrı’nın gazabı, yer yüzünde adaleti ve iyilikleri yaymaya memur Tanrı’nın kılıcı olarak, hep erdemlerin insanlar arasında daha fazla yayılması gayesiyle yaşamışlardır. İktidar gücünü ellerinde tutan hakanlar, şahsi zevk ve sefaları yerine “aç milleti tok, az milleti çok kılmak”, yeryüzünde adaleti tesis etmek ve yaymak ülkülerine kendilerini adayarak yaşamasını bilmişler ve belki de bu yüzden büyük devletlerin sahibi olmuşlardır. Tarihin her döneminde mi? Keşke öyle olabilseydi ama en azından şunu söylemek mümkün; insanlığın yaratılışında özünde var olan iyilik, Türk kültürünün de gizli şifrelerinde tarihin her döneminde aşkın değerler uğruna yaşama, faziletlerin yaşaması, erdemlerin insanlar arasında daha fazla yaygınlaşması gayesini saklaya ve yaşata gelmiştir. Türklüğün, uğrunda mücadele ettiği tarihi kızıl elması, bence aslında bu gaye olmuştur. Kızıl elmayı illa somutlaştırmak gerektiğinde onu güneşle sembolize etmiştir: Erdemlerin hakimiyetini güneşe kadar yaymak istemiştir; güneşi feth etmek ve Tanrı’nın adaletini güneşe kadar her yere hakim kılmak. Kazakistan’ın bayrağında, mavi zemin üzerinde, güneşi kanatları arasına almış bürgüt, bana hep bu derin manaları ifade etmek için tasarlanmış gibi gelmiştir. Kazakistan bayrağını tasarlayan grafikerler veya ona karar veren komisyonlar, benim bu hissettiklerimi düşünmemiş olsalar bile, sonuçta Türk kültürünün gizli şifreleri, şekle dökülüp, gönderlerde göğe yükseltilmiş olmuyor mu?
İşte bu iki Türk Devletinin bayraklarını ambleminde yan yana taşıyan Üniversite, yeni dönemde Türkistan şehrinin ekonomik ve kültürel hayatında, önemli roller oynamaya başlar. Henüz uzak iddialarına ulaşmak için çok mesafe alması gerekse dahi, şehre sağladığı ekonomik kaynaklar, Türkistan’ın çehresinin bugünden değişmeye başlamasına yetmektedir. Bölgede nüfus artış hızı en yüksek yerleşim yerinin Türkistan Şehri olmasının sebebi, bu ortak üniversitedir. Yöredeki, Türkistan büyüklüğündeki hemen her şehir göç vererek küçülürken Türkistan’ın göç alması, yine üniversitenin getirdiği ekonomik hareketliliktendir.
Öğrencileri, öğretim üyeleri, çalışan personeli ve yatırımlarıyla Türkistan’ın son dönemdeki kalkınmasının arkasındaki asıl etken Yesevî Üniversitesinden başka bir şey değildir.
Üniversite’nin kuruluşunda katkılarından dolayı iki Cumhurbaşkanı Nazarbayev ve Demirel’in katkılarını da zikretmek gerekir. Ve elbette Türkistan Üniversitesi döneminden itibaren kurucu Rektör Ak. Prof. Dr. Murat Jurinov ve Türkiye’nin iştiraki ile birlikte Kültür Eski Bakanlarından Namık Kemal Zeybek bu yapıya mührünü vuran iki isim.
Türkiye Cumhuriyetinin eski bakanlarından ve Üniversitenin kuruluşundan beri Mütevelli Heyet Başkanlığını sürdüren Namık Kemal Zeybek için, Türkistan’ın Bayburt doğumlu oğlu denilse yeridir. Türbe restorasyonun başlaması ve üniversitenin kurulması ve devamındaki çalışmaları ile bağımsızlık sonrasında Türkistan’a önemli hizmetlerde bulunur. Etrafına ifadeleri ile, vefatından sonra da buraya defnedilmeyi arzu etmektedir. Bunu başarabilirse, Türkistan şehri tarihinde sembolleşerek yerini alacak.
Kurucu Rektör Ak. Prof.Dr. Murat Jurinov, Kazakistan Bilim Akademisi Üyesi 27 bilim adamından biri Millî Eğitim eski Bakanı olarak, büyük şehirlerin hayat standardını bırakarak, Türkistan şehrinde yaşamayı tercih etmiş olmakla bile büyük fedakarlığa katlanmayı kabul etmiş bir isim. Yesevi soyundan olmanın zannederim bu tercihte önemli rolü olmuş.
Ve arkasından Hocam ve Ağabeyim Prof. Dr. Orhan Kavuncu’nun heyecanlarla dolu 18 aylık bir hizmet dönemi. Benim Türkistan Şehrine ilk geldiğim 1997 yılında ise bir başka ikili ile tanışmıştır. Rektör I. Yardımcısı Prof. Dr. Gülçin Çandarlıoğlu ve Türkistan bölümü Rektörü Prof. Dr. Şerif Aktaş.
Buradan, ortak heyecanlarla bürgütlerin yetişmesine gayret eden ve bizler için şehrin mahrumiyetlerini sıcak dostlukları ile unutturarak burada geçen günlerimizi güzelleştiren Ali Akbaş, Özer Revanoğlu Ağabeyleri, Vehbi, Dursun, Salih, Mehmet, Sevda gibi arkadaşları ve yaptıklarını, Ziya Başkan ve İbrahim Karaköy gibi gayretli mesai arkadaşlarımızı ve onların ve daha nicelerinin tek tek hikayelerini anlatmak belki bu çalışmanın maksadını aşacaktır. Ancak ortak Üniversite olması nedeniyle Türkiye’den buraya çalışmaya gelenlerin ruh hali ve davranışlarındaki müştereklikleri yakalamaya çalışmak daha yerinde olacaktır.
Türkiye’den Yesevî Üniversitesine çalışmaya gelenlerin ruh hallerini ve bu ruh halinden doğan davranışlarını biraz da karikatürize ederek şöyle anlatmak mümkün diye düşünüyorum. Birinci grup, kitaplardan ve anlatılanlardan tanıdıkları Kazakistan’a, kendilerine büyük misyonlar atfederek gelirler. Bunların vehmine göre “yetmiş yıl komünist idare altında kalan ve Ruslar tarafından kendilerine dilleri, kültürleri, manevi değerleri unutturulan, maddi zenginlikleri sömürülen bu kardeşlerimizi kurtarmak, millî bir görevdir. Gelecekler ve kardeşlerini kurtaracaklardır.” Bu grup bin bir zorluk ve sıkıntıya katlanmak zorunda kalacakları bir yolculukla Türkistan Şehrine ulaşmayı başarır. Aslında bu yolculuk dahi, onlara vehimlerindekilerin gerçekleşmesinin zannedilen kadar kolay olamayacağını anlatmaktadır. Sonra geldiklerinde görürler ki, ortada kurtarılmayı bekleyen bir halk filan yoktur. “Kurtarıcıları”, bin bir zorlukla onlara ulaşmış olmasına rağmen, burada insanlar gelenin farkında bile varmadan kendi gündelik hayatlarının peşinde koşmaktadırlar. Bu sıradan karşılama, gelenlerin ilk hayal kırıklıklarıdır. Hiç kimse “hoş geldiniz” diye önlerine koşmamış, hiç kimse boyunlarına sarılıp kucaklamamıştır. Ama henüz ümitleri bitmemiştir; halkla temasa geçtiğinde halk onu anlayacaktır. Türkistan’daki birinci veya ikinci günlerinde, şehri tanımaları için, daha önce buraya gelenler tarafından pazar yerine götürülürler. O kalabalığın arasında onların önüne koşanlar yalnızca “ dolar alırız, dolar var mı dolar?” diyen döviz ticareti yapanlar olacaktır. Hayallerin yıkılma zamanı gelmiştir. İşte bundan sonra, giderek dozu ve sıklığı artacak olan “Ah biz buralara ne ideallerle gelmiştik” dövünmelerinin başlaması vakti gelmiştir artık. Bu aşamadan sonra Kazakları, Türkistan’ı, Türkiye’yi hasılı her diline geleni tenkit etmekten başka yapacak bir şeyleri kalmamaya başlar. Bu grubun bazılarının dillerinde kurtarıcılık, gönüllerinde yeşil dolar sıcaklığı, bu ay ne kadar tasarruf yapabildiklerinin hesabı olanlar da yok değildir.
Diğer bir grup ise, yine bu heyecanları yaşamakla beraber, büyük iddialara küçük işler yaparak ulaşılacağını bilerek yürüyenlerdir. Bir gönül kazanmanın, bir cihan kazanmak olduğunu bilerek; sessiz sakin etraflarında komşuluk, dostluk ilişkileri ile kendilerini sevdiren, Kazakları ve Kazak kültürünü seven ve öğrenmekten zevk alanlardır ki, asıl hizmeti bunlar yürütmektedir.
Kardeş halklarımız arasında dostluğun gelişmesine, tarihi köprülerimizin yeniden kurulmasına hizmeti geçen herkesi, buradan saygıyla selamlıyorum.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: