İkinci Meşrutiyet’in İlânı’ndan Sonra Cemiyetin İsminin Değişmesi, İç ve Dış Gelişmeler

İkinci Meşrutiyet’in İlânı’ndan Sonra Cemiyetin İsminin Değişmesi, İç ve Dış Gelişmeler

 

Terakki ve İttihat Cemiyeti Paris merkezi, Avrupa efkar-ı umumiyesini kazanmak için Meşrutiyet’e takaddüm eden günlerde çok çalışmış, beyannameler hazırlamış ve bunları matbuata ve Avrupa kabinelerine dağıtmıştı. Bu beyannamelerde deniliyordu ki:

Manastır’da Genç Türk fırkasına mensup olan zabitlerin çıkardıkları isyan hakkında Avrupa gazetelerinde bazı telgraflar neşrediliyor. Viyana’dan çekilen böyle bir telgrafnamede Türk zabitlerinin isyanından dolayı o havalideki Hristiyanların fevkalade heyecana düştükleri, çünkü isyanın Hristiyanlık aleyhinde olduğunu zannettikleri yazılmaktadır.

Bir taraftan Sultan Abdülhamid, diğer taraftan bazı devletler istibdat idaresinin kalmasında alakadar olduklarından Genç Türkler tarafından yapılan bu vatanperverane hareketi Hristiyanlara ve ecnebilere karşı bir kıyam şeklinde göstermek istiyorlar ki şayet o harekete karşı da bermutat şiddetli tedbirler almağa lüzum görürlerse bunu Avrupa efkar-ı umumiyesi nazarında muhik gösterebilsinler.

Halbuki Genç Türk fırkası, şimdiye kadar vaki olan neşriyatın hiç birisinde cins, mezhep ve milliyet katiyen tefrik etmemiştir. Bilakis Cemiyetin istediği şey,bütün Osmanlı milleti için refahı hal ve aynı hukuk dahilinde yaşamak için lazım olan bir idare tesis etmektir.

Genç Türk Cemiyeti aynı zamanda mütekabil esaslara müstenit olmak üzere ecnebilerin imtiyazlarına da riayet edeceğini ilan eylemektedir. Adalete ve hürriyete müstenit olan bir idarede ecnebilerin Türk milletinin ihyasına maddi manevi yardım etmeleri daha ziyade kolaylaşmış olacaktır.

Halbuki bazı telgraflarda Genç Türk ihtilaline esrarengiz ve korkunç bir mahiyet verilmesine çalışılmaktadır. Genç Türk fırkası apaşikar çalışmaktadır. Fırka yapacağı şeyleri şimdiye kadar müteaddit defalar ilan etmiştir. Programını sonuna kadar tatbike çalışmaktadır.”

Diğer bir beyannamede şöyle yazılıyordu:

“Havas ajansının bir telgrafına nazaran Fransa’nın Petersburg Sefiri Amiral Tauchard, Rusya Hariciye Nazırı İzvolski ile mülakat etmiş ve bu mülakatta Makedonya’daki vaziyet müzakere olunmuştur. Neticede, şayet Türkiye, Makedonya isyanını kendi kuvvetleriyle bastırmağa muvaffak olamazsa alakadar devletlerin müdahale etmesine karar vermişlerdir.”

Öyle zannediyoruz ki bu haber bir tecrübe balonundan ibarettir ve Osmanlı Devleti’nin maddi ve manevi ihyasına çalışan Makedonya’lı kardeşlerimizin mesaisini akim bıraktırmak maksadına müstenittir. Yoksa kendilerini hiçbir suretle alakadar etmeyen vatanperverane bir harekete ecnebi devletlerin müdahale etmek istemelerine bir mana göremiyoruz.

Hariçten Osmanlı topraklarına gelen çeteler şehirleri yakarken, köylüleri katlederken ve bütün Makedonya’nın altını üstüne çevirirken müdahale etmeyen devletler, bu köylülerin müdahalesini ele almak ve adaleti tesis etmek için çalışan Türk vatanperverlerinin önüne set çekmek isterlerse pek aşikar bir haksızlık yapmış olurlar.

Milletler kendi işlerini kendi aralarında görmek hakkına maliktirler. Bu sarsılmaz bir haktır ki bütün dünya tarafından tanınmıştır. Şayet ecnebi müdahaleye maruz kalırlarsa kendilerini müdafaa hakkına da maliktirler.

Avrupa devletleri, Abdülhamid’e Makedonya’daki mali kontrolü kabul ettirmek için donanmalarını Midilli Adası açıklarına göndermekten çekinmediler. Fakat bu suretle Türk milletine de anlattılar ki Abdülhamid ancak kuvvet önünde boyun eğer. Devletlerin bahri nümayişleri ve müsellah müdahaleleri hiç hukuk-u düvel kavaidine muvafık değildi, fakat komitemizin halihazırda istibdat idaresinin zalimane icraatına karşı müsellah mukavemeti tamamiyle meşrudur.

Öyle ümit ederiz ki Avrupa’nın medeni milletleri, İran’da olduğu gibi, tek bir Rus zabitinin bile Türkiye’ye gelerek hürriyet ve adalet fikirlerini milletin kanı içinde boğmasına artık müsaade etmeyecektir.

Ecnebilerin hukuk ve imtiyazlarına riayet edileceğini ve Hristiyanların hayatı mümin olduğunu şimdiye kadar bir çok defalar ilan ettik. Bunu böyle olduğunu icraatımızla da ispat edeceğiz. Fakat, şayet ecnebi müdahale vukua gelir de vaziyet birden bire bu yüzden vehamet kesbederse, o zaman bunun mes’uliyetini müdahaleyi yapan devletlere terkediyoruz.”

Manastır’da ihtilal hareketi başladığı zaman İngiliz efkar-ı umumiyesini tenvir etmek üzere Londra’da bulunuyordu. Gazetelere tevzi edilmek üzere yukarıdaki beyannamelerden bir miktarı ona da gönderilmişti. Ahmet Rıza Bey, 15 Temmuz tarihiyle Londra’da Paris’e yazdığı bir mektupta diyordu ki:

“Yolladığınız beyannameleri dağıttık. Fakat Daily News’den başkası neşretmedi. Standard ve Times gazetelerinin başmuharrilerini ve Fransızca anlayan katiplerini bulamadık. Arkadaşım İngilizce’yi pek yavaş söylediği için meramımızı anlatmak kabil olamadı. Herifler “Meşveret” gazetesinin ismini bile bilmiyorlar.

Yanlış hareket etmiş olduk. Evvela burada tanıdığım İngilizlerle konuştuktan sonra beyannamelerin onlarla birlikte gazetelere götürülmesi lazımdı. Bu suretle beyannamelerin bütün gazetelerde neşrini temin edebildik. Acele ettik, hata ettik.

İngiliz Ermeni Komitesi’nin katibi ve parlamentoda nüfuzlu bir adam olan komite reisi, beni akşam yemeğine davet ettiler. Liberal Fırkasına mensup bir zattan da şimdi bir mektup aldım. Benimle görüşmek istiyor. Pozitivistler Cemiyeti de beni akşam yemeğine çağırıyor. Öyle ümit ediyorum ki bu yemekleri de birkaç kişiyle konuşmak ve meramımızı anlatmak mümkün olacaktır.

Ermeni Cemiyetine ve Ermeni Gazetesi Müdürü’ne bu sabah birer mektup yazdım. Ucu bucağı olmayan Londra sokaklarında birkaç gün döndük dolaştık. Kiminle konuştuk herkesin Ermenilere acıdıklarını gördüm ve anladım. Türklerden nefret ediyorlar. İngiltere hükûmeti, Osmanlı Devleti dahilinde Sultan Hamid’in şahsından başka hükûmet, nezaret olmadığını anladığından şimdi Padişah, ele almağa ve Rusya’dan ayırmağa çalışıyor diyorlar.”

Sami Paşazade Sezai Bey’de 16 Temmuz’da yazdığı bir mektubunda Manastır harekatından dolayı İngiltere’nin ve Rusya’nın müdahale etmelerinden korkarak diyordu ki:

“Mektubunuzda müteşekkir ve ümitbahs necat olan muhteviyatından dolayı müftehirim. Buna karşı Abdülhamid’in ve Abdülhamid’e muin olacakları muhakkak olan Rusya ve İngiltere’nin ve hatta diğer devletlerin ne tedbir ittihaz edeceklerini düşünüyorum. Şüphe yok ki o tedbirler harekat-ı aliye-i vatanperveranenin aleyhinde olacak.

Avrupa kuvvet gördüğü yere uğramaz, onun için Allah versin de o âli kuvvet, ittihadını yalnız muhafaza değil, tezyit eylesin. Cemiyetimiz bu harekete dair gayet düşünerek Matin’e bir mekale yazsa fena olmaz. Bu aralık Matin, o makaleyi başmakale olarak derceder.

Cemiyetimizin gazelere verdiği beyanname pek güzel, pek musip oldu. Pekiyi de yazılmış. Siz göndermeden evvel Matin gazetesinde okumuştum.

“Terakki Cemiyetin’den kimseyi gördünüz mü? Ne diyorlar? Arkadaşların hali nasıldır? Biz burda Paris gazetelerini ve bir gün sonra okuyoruz. Valandin geçen sene ki gibi değil. Gök kapalı, rüzgar şiddetli, inziva ve sükunet ise son derecede. Bununla beraber ben yemekle doyamıyorum.

Her yerde ve bilhassa böyle azim ve amik bir sükuneti inziva içinde gelmenizi sabırsızlıkla bekliyorum. On veya on iki güne kadar burada görüşürüz değil mi?

Sizden bir şey rica edeceğim. Yazıya biraz dikkat edin. Mesela “ortadan da kalktılar” ben “Edirne’den kalktılar” okudum. Bir gün bu fikirde bulundum. Sabahı, Edirne değil orta olduğunu anladım. Hele “muvaffakıyetler”, “tevfikler” okunuyor. Şimdi, bari kendi yazısı bir yazı olsa içim yanmaz, dersin a.”

Meşrutiyet’in ilanını takip eden ilk günler zarfından korkulan şey, ecnebi devletlerin Abdülhamid lehine müdahale etmeleri, vukua gelmemişti. Bilakis devletler Abdülhamid’in elden gittiğini ve zalim Padişah’ın nüfuzunu kaybettiğini görünce Türk efkar-ı umumiyesini kazanmak için birbirleriyle rekamet etmeğe başlamışlardı. Yalnız Abdülhamid’e itimat edilebilir miydi? O, bir irtica hareketi yapmağa teşebbüs etmeyecek miydi? Cemiyetin faal azasından olup Meşrutiyet günlerinde Bulgaristan’da bulunmuş olan bir zat vaziyeti uzaktan pek güzel tahli ediyor ve Paris’e yazdığı bir mektubunda diyordu ki:

“Geçen ki mektubumda Abdülhamid’in yalanlarına aldanmamayı tavsiye etmiştim. Fakat son nümayişleri gerek gazetelerde, gerek hususi olarak gelen mektuplarda okudukça bundan sonra Hamid ejderha olsa bir halt edemeyeceğine ve ister istemez milletin arzusunu yerine getirmeğe kanaat getirdim. Bütün nühuvvet-i müstebidanesini ayağı altına alarak milletin kanından ziyade kendi cancağızına acıyarak birden bire Kanun-u Esasi’nin ilanına mecbur oluvermesine yine bravo!… Akılsız adam değilmiş, mamafih hüsnüniyetine kat’iyyen şehadet edilemez ya!…

Cemiyetimizin asıl iş yapacak vakti şimdiden sonra hulul etti kanaatindeyim. Cemiyet-i merkeziyeden bir kısmının Selanik’e gelip dahili daha yakından idare etmesi faydalı olduğu gibi Avrupa efkar-ı umumiyesini lehimize celbetmek için lazım gelen şeyleri yapmak üzere bir kısmının Paris’te kalması fena olmaz sanırım. Gurbet elinde vakit geçirmeyi kimse istemez ve herkes vatanın bugününü görmeyi arzu ederse de, her ihtimale karşı ihtiyatla hareket etmek hayırlıdır.

Ermeni Komitesi’nin, Abdülhamid’in hal’i meydana gelmedikçe ise bitmiş nazarıyla bakmak istemediğine dair bugünkü Bulgar gazetelerinde bir fıkra okuduk. Ermenilerin işlere ne kadar yardımları olduğu bizce meçhul ise de, her halde bu mesele İstanbul’u altüst edebilmek ve düşmanların entrikalarına yol açabilmek ihtimaline haiz olduğundan, şimdilik o kadar ileri gitmeğe razı olamayacağınızı zan ve tahmin ederim.

Kanun-u Esasi’nin ilanı ve Makedonya denilen yerlerde Müslümanlarla Hristiyanların yekvücut olduklarına ve bundan sonra komiteciliğe filana tenezzül etmeyerek vatanın tealisine çalışacaklarına dair yemin etmeleri, öpüşmeleri, Bulgar siyasi ricalini bahusus Ayastefanos Muahedesi’nin tatbikini isteyen matbuat efradını derin bir sükunet ve hayrete düşürmüştür. Fakat Makedonyalı olanlar bu hale açıktan açığa seviniyorlar. Bulgarlık fikrini besleyenler, bahusus zabitler, bu halden hoşnut olmadıklarını açıktan açığa gösteriyorlar. Kolayını bulsalar menetmeğe kalkışacaklar gibi duruyorlar.”

Bu mektupta edilen tavsiyeler tabiatiyle yapılıyor. Doktor Bahaddin Şakir Bey’le birkaç arkadaşı evvela İstanbul’a gelmişler ve oradan Selanik’e giderek dahili bir heyet-i merkeziye tarafından parlak bir surette karşılanmışlardı. Evvela Cemiyetin ismi değiştirilerek Necip Melhamet’in Paris’e gelip Cemiyeti dağıtmasından sonra kabul olunan “Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti” yerine asıl eski ismi olan “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti” ismi kabul olunmuştu.

Ondan sonra İstanbul’a bir heyet-i murahhasa gönderilmesine ve merkezin Selanik’te kalmasına karar verilmişti. Bu heyet-i murahhasa Rahmi, Necip Draga ve Hafız İsmail Hakkı Beyler’den mürekkepti.

Bu heyetin İstanbul’a gitmesine şiddetle lüzum vardı. Çünkü İstanbul yeni baştan karışıyordu. Arada sırada, gazetelerde İttihat ve Terakki Cemiyeti namına neşredilen ilanlar pek ruhsuz gibi geliyordu. Yapılan nümayişlerde bir intizam yoktu. Bir de yoktan gazeteler ve nümayişçiler hep Abdülhamid’e “Padişah’ım çok yaşa” diye yazmakta ve bağırmakta deva ediyorlardı. Abdülhamid’in bundan cesaret alarak yine eski yola çalışması ihtimal dahilinde idi.

Zaten Abdülhamid sevgili dostlarından kimisini resmen teb’it ettirmiş, kimisini de kaçırtmıştı. Kimisine de gazetelerde Kanun-u Esasi lehine yazılar yazdırarak onları beraat ettirmeğe ve yanında alıkoymaya çalışıyordu. Babıali’de iki defa Vükela tebeddül etmişti. Velhasıl vaziyet eski hamam eski tastı. Eğer Abdülhamid’de hüsnüniyet olsaydı mutlaka gençlerden, yahut hiç olmazsa genç fikirli ihtiyarlardan mürekkep bir Vükela Heyeti teşkil edilmesine razı olur ve yanındaki rezilleri def’e çalışırdı.

Bütün bunlar yapılmadığı gibi gazeteler ruhsuz yazılar, şahsiyata taalluk eden makeleler yazıyorlardı. Dahilde yapılması lazım olan ıslahata dair makalelere lüzum varken gazeteler Avrupa hükûmetleri aleyhinde yazılarla meşgul oluyorlar ve Bulgaristan’ı da kışkırtıyorlardı. Memleket zoru zoruna harici tehlikelere atılıyordu. Ne olduğu İttihat ve Terakki erkanınca belli olan Ali Kemal, yeni İngiliz Sefiri Sir Lorothev’i Sirkeci İstasyonu’nda karşılayarak alkışlayanların başında bulunuyordu. Adem-i Merkeziyet ve Teşebbüs taraftarı olan ve ne fikirler beslediği İttihat ve Terakik Cemiyeti’nce bilinen Prens SaBahaddin Bey’in parlak bir surette karşılanması için hazırlıklar yapılıyordu. Otuz üç seneden beri hiç tamir edilmediği için pek çürük bir hale gelen dahili ve harici siyaset binaları çökmek üzere idi. Pek şaşkın bir hale gelen “Osmanlı İttihat ve Terakki” Cemiyeti bu binaları yerinde tutabilmek için lazım olan destekleri vurabilecek mi idi?

Yorum Yap »

You must be logged in to post a comment.

error: Content is protected !!
%d blogcu bunu beğendi: