İLAHİYAT KÖKENLİ DEVLET BAKANI

İLAHİYAT KÖKENLİ DEVLET BAKANI

Hangi bakanlık olursa olsun, meslekten gelmeyen bakanlar yadırganmış, soğuk bakılmış ve siyasi kimlik taşıdıkları için de personelce bir türlü sevilememişlerdir.
Genelde bürokratlar, içlerinden çıkmış, mevzuatı bilen, üst yönetime aşina, çabuk ulaşabilecekleri, taleplerini en kısa yoldan iletebilecekleri bir ismin atanmasını arzu ederler. Zaten doğrusu, ideali ve zarif olan da budur. Ama gel gör ki, siyasette çoğu zaman bunun aksi olur. Örneğin; Sağlık Bakanlığı’na hukukçu, İçişleri Bakanlığı’na doktor, Milli Eğitim Bakanlığı’na eğitimle ilgisi olmayan birisi atandığı gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı’da zaman zaman bir hukukçu veya mühendis Devlet Bakanına bağlanmıştır.
Farklı eğitimden gelmelerine rağmen, bulunduğu bakanlıkta başarı gösteren, kendisini saydıran, kabul ettiren nice bakanlar da yok değildir. Elbette, bakanlıklara alanından gelme kişilerin bakan olması kadar doğal ve güzel bir şey olamaz. Bu başarıyı garantiler mi? Şüphesiz hayır!
……….
Bir dönem, siyasi tarihe “Milliyetçi Cephe” diye geçen dört partinin Demirel başkanlığında kurdukları koalisyonda, örneğin; Diyanet İşleri ile Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bakan Devlet Bakanlığı’na ilahiyat kökenli bir parlamenterin atanması, hiç şüphesiz çoğu insan gibi bizi de sevindirmişti. Açıkçası, milli ve manevi değerleri savunan, muhafazakar kesim içinde “iyi adam” olarak bilinen Hasan Aksay’ın gelmesi sevinçle karşılanmıştı.
Aksay’ın öğrencilik yıllarında başlayan dernek faaliyetleri olduğu biliniyor. Örneğin; İlahiyat Fakültesi Ta-lebe Cemiyeti Başkanlığı, Türk Ocakları Genel Sekreterliği, Türkiye İlahiyat Fakültesi ve Yüksek İslam Enstitüleri Me-zunları Cemiyetleri Federasyonu Genel Başkanlığı gibi gö-revlerde bulunmuştu.
Aksay, ayrıca gazeteci bir kimliğe sahipti. Hülasa, her yönüyle bu bakanlığı hak etmiş bir insandı.
……….
O günlerde Diyanet teşkilatı, imamından başkanınıa kadar Aksay’dan çok şey bekliyordu. Burayı sıradan bir genel müdürlük gibi gören bakanlar yanıldıklarını hep geç anlamışlardı. Örneğin; halkın bütün arzu ve heyecanına, Din Görevlileri Federasyonu’nun tepkilerine rağmen İbrahim Elmalı’yı Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan alan bakanlar iş işten geçtikten sonra gerçeği görebilmişlerdir. Başka bir deyişle, zaman zaman bu yanlışlığı tekrarlayan siyasiler olmuştur. Oysa şimdi farklı bir bakan vardı. Kendisinden doğru şeyler bekleniyordu.
……….
Hasan Aksay’ı ilk defa Ankara’da saatçi Musa Çağıl’ın dükkanında tanımıştım. Sürekli tebessüm eden, karşısındakine yakınlık hissi uyandırabilen, giderek dostluk kurabilen sempatik bir kişilikti.
Yıllar sonra, kısa da olsa kendisiyle birlikte oldum. Onun ilk bakanlığı benim de ilk özel kalem müdür yardımcılığımdı. Kendisinin tercihi ile değil, Özel Kalem Müdürü İslamin Arasan’ın ricası üzerine bu göreve gelmiştim. Başbakanlığı yeni yeni tanıyordum, ama Diyanet teşkilatını çok iyi biliyordum. Çünkü on yıla yakın- personelci olarak- burada çalışmıştım.
Bakanın bürokrasiye fazla aşina olmaması, kendine bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı ile Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde ideal çerçevede bir icraat yapmasını engelledi. Diyanet İşleri Başkanlığı’na atadığı Prof. Dr. Süleyman Ateş’in bilgisinin çok idareciliğinin az olması, teşkilata hakimiyetini güçleştiriyordu. Günlük işler içinde boğuluyor, önemli bir icraat yapamıyordu. Ayrıca, basında çıkan aleyhte yazıların da başarısızlığında önemli rolü oluyordu.
Aksay, elbette samimi, temiz bir insandı. Güzel düşünceleri vardı. Ama hepsi hayallerde kaldı, uygulamaya fırsatı olmadı. Yanına aldığı ilahiyatçı müşavirlerin siyasi kaygılar taşımaları, her şeye o açıdan bakmaları da olumsuz bir faktördü kendisi için. Belki Tayyar Altıkulaç ve benzerleri “Bu işi en iyi biz biliriz.” havasından sıyrılarak kendisiyle çalışabilselerdi, teşkilata çok güzel ve kalıcı eserler bırakabilirlerdi.
Her zaman ve her yerde siyasi kanaatlerin ortaya konması, bunların bir ölçü olarak kabul edilmesi ve ilişkileri belirlemesi, hepimizi yanıltmıştı.
Hiç bir zaman, siyasi bir parti hakkında görüş belirtmeme ve taraf olmamama rağmen, Aksay’ın bir partinin bakanı olarak soğuk davranması, Başbakanlık kadrosuna geçmemle ilgili talep yazımın- birlikte çalıştığım dört arkadaşınkini imzaladığı halde- reddetmesi çok ilginçti. Bu tutumuna rağmen tavrımı değiştirmedim, saygımı korudum. Hatta bu özenimi bakanlıktan ayrıldıktan sonra da sürdürdüm. Giderek, bunun bir tercih meselesi olduğunu kabullendim.
Yıllar sonra Aksay’la telefonla görüştük, ziyaretime geldi.
Keşke zamanın Devlet Bakanı Mehmet Altınsoy gibi Diyanet teşkilatında yaptığı icraatlarla kalıcı iz bırakabilseydi. Evet olmadı, olamadı.
Azımsamamak gerekir: Mehmet Altınsoy, binbir mücadele ile Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat Kanununu çıkararak Din görevlilerinin yüzünü güldürmüş, onların toplum içinde saygınlığının artmasına vesile olmuştur.
Hasan Aksay’ın en önemli icraatı dünya boks şampi-yonu Muhammet Ali Clay’ı Türkiye’ye davet etmesi ve arkasından da Uluslararası Siret-i Nebi Konferansı’nın İstanbul’da toplanmasını sağlamasıdır. Gerek uluslararası toplumda, gerekse ülkemizde bu konferans ses getirmiştir.
Aksay, her ne kadar uzun süre siyasetle iştigal etse de başarılı olduğu alan her halde gazetecilik ve ticaret olsa gerek. Nitekim kendisi de Aksiyon Dergisi’ne şunları söylüyordu.; “Para kazanmada alın teri yetmiyor. Biraz kurnazlık, iyi bir çevre ve daha da önemlisi sermaye gerekir. Bu yöntemle de bunlar sağlanıyor. Kısaca insanımıza balık yerine, olta verelim de insanımız daha çok balık yesin.”
Halen Büyük bir holdingin yönetim kurulu başkanlığını yaptığı gibi bir basın kuruluşunun da sahibi kendisi.
Aksay’ın Diyanet tarihinde ilahiyat kökenli bir bakan olarak adının anılması bile anlamlı bir şeydir.
……….

 

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: