İshak Sükutî Bey’den Doktor Nazım Bey’e Bir Mektup

İshak Sükutî Bey’den Doktor Nazım Bey’e Bir Mektup

 

İshak Sükutî Bey 7 Nisan 1901 tarihinde Doktor Nazım Bey’e yazdığı bir mektubunda bu İsmail Kemal Bey meselesile daha yakından meşgul oluyor. Aynı zamanda kendisinden ve ahval-i sıhhiyesinden de bahsettiği bu mektubunda diyordu ki:

“Ben bir buçuk aydan beri bir Enfloenza yüzünden baki kalan bronşiti tedavi ile meşgulüm. Bu bronşit neticesi bir “katar bronşit” teşekkül etti, bir türlü geçmiyor. Beni tedavi eden Doktor buranın en meşhur emraz-ı dahiliye muallimidir. Bunun için seyahate falan iktidarım yok ki imkan tasavvur edilebilsin. Bir gün galiba öleceğim de herkes şaka yapıyorum zannederek inanmayacak. Garip değil mi?

 

Çıkarsa nam-ı mey aşamlıkla bir kişinin

Elinde abı görünce şaraptar derler.

 

Beytini pek güzel bulmuşsun. İşte bizim halimiz!

İhtilaflarımızın şahsiyetten doğduğu bahsine gelince dünyada ne kadar ihtilaflar varsa hemen cümlesinin esası şahsidir diyebilirim. İnsanlar yakından tetkik olunursa kendilerinde benlikten başka bir eser görülemez.

Fakat tefavüt, hilkat, mecburiyet, terbiye bu benlikleri derecata taksim eder. En yukarıda kalan benlik mesaviden müteşekkildir ki ona mutlak istibdat derler. Bu kabil adamlar her ne hususta olursa olsun, fırsat bulurlarsa en gaddar bir şahıs olurlar. Gadir yalnız müstebit hükümdar gibi herkesin kafasını ezmeğe ıtlak olunmaz. İnsan fikren, kalemen de gadir yapabilir.

En aşağı tabakası ise meskenettir. Şimdiye kadar benim tuttuğum tarik bu meskenet tariki idi. Bu da iş yürüsün emeliyle idi. Şimdi bu tariki katiyyen reddettim.

Mısır’da çıkan Ahmet Saib’in Gazetesinden Osmanlı’ya bent nakline gelince, dünyada o kadar fazilet sahibi olmuş olsaydım, bugün şantajcı, rezil Sükutî olmaz, Hazret-i Sükutî olurdum. Yahut ben de Kürtlerin peygamberiyim diye bir dava ile ortaya çıkardım. Halbuki peygamberlik davasına niyetim olmadığı gibi şimdilik vücudum mariz ise de o maraz dimağıma sirayet etmediği için hamdolsun aklımı da bozmadım.

Senin hatırlattığın fazilet, o fazileti takdir edebilecek adamlara karşı yapılır. Zaten fazilet sahibi olan bir kimse Ahmet Saib gibi izandan mahrum olamaz ki böyle hatalar eylesin! O’nun tulumbacıvari küfürlerine o kadar memnun oluyorum ki tarif edemem. Fakat bizimkiler b… yediler de o Gazetenin ismini Osmanlı’ya geçirmekle Osmanlı’nın bir nüshasını telvis ettiler.

İşte azizim, fazilet, fazilet ashabına karşı yapılırsa semeredar olur yoksa denaet ve garaz ashabına karşı gösterilecek olan fazilet aynile meskenettir. Meskenet ise suiahlaka medar olur. Suiahlak’ta bir milletin yegane ba’si izmihlale inkırazıdır.

Eğer Ahmet Saib bizzat fazilet sahibi ise O Osmanlı’dan bentler nakletsin de biz mahçup olmaya.

İsmail Kemal Bey meselesine gelince: Buraya geldi, O’nunla konuştum. Kendisi fevkalade umuraşina ve cidden siyasi bir adam! Çünkü benim fikrime kalırsa siyaset, hangi fikrin taraftarı olduğunu muhatabından setredebilmek meselesi demektir. Kim buna muvaffak olabilirse o benim nazarımda en büyük diplomattır. Hitap olunan zat bir mevzuu bahis meseleyi yarımyamalak anlarlarsa bunun ehemmiyeti yoktur. Esasen siyasette sabit bir meslek tutmak fikrimce, abestir. Fakat bundan insanın büsbütün mesleksiz olması lazımgeldiği fikri çıkmasın. Ortada yine sathi bir esas bulunmalı. Mesela Osmanlı Hükûmeti’nin sabit bir politikası bulunur. Halbuki o politikanın teferruatı layüadtır. O teferruat o siyasi şahsın zekasile halledilecektir. Onları halletmek için yapacak hareket, bence muhatapların nazar-ı dikkatimi daima o meselenin zıddına celbetmek, sonradan kendi emelini güya hah ve nahah kabul ediyormuş gibi göstermektir. İşte İsmail Kemal Bey bu kabil efrattandır. Onun halihazırdaki durumu üzerine mütaleada bulunamam. Çünkü hata etmiş olurum. Bunun için sabrediyorum. Zira zaman sabırsızdır. Bir gün onun fikirlerini zaman bütün bütün meydana çıkarıyor. Geçen ki mektubumda bu sebepten dolayı beyan-ı mütalaa etmemiştim. Şimdi de hala fikrimi bildirmekten çekiniyorum.

Ali Kemal Bey’in “Mesel-i Şarkiye”sini okudum. Bilmem ki aramızda adavet var da ondan dolayı mı bana öyle geliyor? Bu çocuğun kemalinden bu kadar saçma bir mukaddime meydana atabileceğini hatırıma getirmezdim.

Dr. İshak Sükutî Bey’in bu mektubuna Dr. Nazım Bey’den gelen bir cevapta Avrupa’da “Azadeser” firması altında yeni doğan ve egoisme esasına istinat eden yeni bir felsefe cereyanından bahsolunmuştu. Dr. İshak Sükutî Bey böyle bir cereyanın Şarklılara muvafık gelemeyeceğini Dr. Nazım Bey’e yazdığı 27 Nisan 1901 tarihli mektubunda aşağıdaki surette tahlil ediyordu:

“Hastayım” yataktayım. Elime kalemi bile almaya iktidarım olmadığı halde mektubun beni mecbur etti. Pek halsiz olduğum için kusura bakma.

Evvela Azadeserlerin taksimatını okudum. Biz Şarkılar bu taksimatı kabul edemeyiz. Sebebini söyleyim: Çünkü bir defa bu bahisle Şarklılara esas, enaniyet değildir. Egoizm kelimesini enaniyet, hodperesti diye lisanımıza tercüme ediyoruz. Enaniyet bizce merduttur. Bizim Şarlıklar bu bahiste nefis kelimesini esas tutarlar.

Her insanda memleket-i akliyeden başka bir de nefis denilen bir his vardır. O histe kaffeten hüceyratın kuvva-yı muhassasalasıdır. Bu nefis ihtiyaca nispetle mütenasiptir. Bu nefis denilen hissi de ahlakiyun birkaç kısma ayırmışlardır. Bu taksimat iyi hatırıma gelmiyor, o kitaplar da yanımda yok ki müracaat edeyim. Hatta İslâm alimler derler ki; Hazret-i Adem yalnız bulundukça tekalif yoktu. Yani insani vazifeler malum değildi. Vakta ki Havva ile birleşti, o zaman tekalim başladı. Oğlu Habil, Kabil’in hemşiresini almak için başka yol bulamayınca nefse tabi olarak kardeşini katletti. O zaman katil için ceza icap etti. Çünkü bir şeyin vücudu meydanda olmazsa def’i çaresinin tasavvuru da imkan haricindedir.

Bu hikaye dini olmakla beraber bizim için ilmi bir misal de olabilir. İnsanların hilkatın iptidasında hayvanlar gibi yalnız geçirdikleri bir devir olmuştur. O devirde insanlar aharın zararını nef’ini idrak edecek menzelede değildiler. Yalnız nefislerinin muhafazasına çalışıyorlardı. Fakat yavaş yavaş karı koca birlikte yaşamaya başladılar, bir gün karısı hasta olan adam, ava gidecek olursa karısını vahşi hayvanlara karşı müdafaa edecek bir kimse bulunmadığını hissetti, bu his bir çoklarında da hasıl oldu, üç beş aile birleştiler, bir zaman sonra intizamın temini için bir şeyin noksan olduğunu anladılar, Bey’inlerinde bir karar verdiler, işte ilk kanun-u beşeriyet bu suretle meydana çıktı. Sonra bu kanun maddi ve manevi kısımlara ayrıldı. Ahlak …. Halim yok, nöbet içindeyim!

… İşte azizim, insanlar iptida da anarşist imişler, o hal-i tabiatın icbarile terketmişler. Halbuki şimdi yine o hale ricat kabil midir? İşte buna aklım ermiyor. İnsanlar evvela çıplak geziyorlardı. Şimdikiler de evvela şunu bir kere tecrübe etseler de sonra dünyadan merhamet ve mürüvveti, insaniyeti ve alicenaplığı kaldırsalar!

Eğer halihazırdaki felsefe aharin zararından ve faydasından bikayit bulunarak yalnız kendi istifadesini düşünmek esası üzerine müesses ise” bizim İstanbul halkının Avrupa’dan daha müterakki, daha mütemeddin olması lazımgelmez mi? Vükelanın içinde kim birinin zararını, diğerinin menfaatini düşünüyor? Herkes kendi menfaatine bakıyor. Öyleyse yakında biz terakkide umum dünyayı geçeriz, azizim.

Yunan hakimine hitapta bulunan Avrupa’lı bunu düşünmemiştir, doğrudan doğruya Yunan hakiminin mesleğine taarruz etmiştir. Bunun için ispat istersek edebiyatta kinaye ve tariz bahsini şahit olarak gösterebilirim. Eğer Avrupa’nın eski ve yeni kavimleri bu felsefeyi üss-ü hareket ittihaz etmiş olsalardı, bütün bu mektepler, bu tedavi yurtları, maluller ve fakirler için barınacak yerler bulunur muydu? Bunların hepsi başkasının menfaatini, yani cemiyete karşı borçlu olduğumuz vazifeyi düşünmek yüzünden vücuda gelmiştir.

Eğer azadeserlerin itikadına tabi olsaydın ve servetim de bulunsaydı, ne mektep yaptırırdım, ne hastahane! Bir dağın tepesinde beş altı milyon lira sarfile acayib-i alemden kendim için bir türbe yaptırırdım, bu suretle daha ziyade namının idamesine hizmet etmiş olurdum ve parası çok aklı yok binlerce Amerika’lı veya İngiliz seyyahı her sene beni ziyarete gelirlerdi. İşte bunda kimseye bir zarar olmadığı gibi bir menfaatte yoktur.

Fakat beşeriyet sırf maddi olamaz. Çünkü insanlar milyonlarca sene zarfında bu hale gelebilmiştir. Bu halin ortadan kalkması için de yine milyonlarca sene lazımdır. Gayet rahatsız olduğum için mektubumu burada kesiyorum… Eğer nöbetim geçerse devam ederim, yoksa mektubumu böyle yarım göndermeğe mecbur olacağım.”

Görülüyor ki Dr. İshak Sükutî Bey verem hastalığının son dereceye gelmesinde dolayı kendisine yazı yazmak için bile kuvvet kalmamıştı. Yukarıda felsefeden bahis olan 28 Nisan 1901 tarihli mektubunu bu yüzden yarım bırakmaya mecbur kalmış ve ona ancak 3 Mayısta devam etmeğe muvaffak olabilmişti. Doktor, maddiyun hakkındaki fikir ve mütalaaların şu suretle teşrih ediliyordu:

“Bugün 3 mayıs biraz rahatım. Onun için yine yazmaya devam ediyorum. Yukarıdaki maruzatımdan Şarkıların böyle maddi felsefeden gafil ve yalnız maneviyata rkail oldukları neticesini çıkarmaktayız! Abbasilerin hilafeti devrinde zuhur eden Hurremiye tayfası sırf madi bir felsefe üzerine cemiyetlerini bina etmek yoluna saptılar. Bunlar umum kanunlar aleyhine kıyam ettiler. Hatta kadınlar bile kimsenin malı olmayacak her kim hangi kadının gönlünü yapmaya muvaffak olursa o akşam O onunla yatacak, sabahleyin hayvanlar gibi hasıl olan çocuklarını ise cemiyet-i beşeriye besleyerek onlarda ana, baba ve aile hissi hasıl edilmeyecekti.

Bu sayede cemiyeti beşeriye gittikçe basitleşerek, herkes kendi nefsinin müstakil hakimi olacaktı. Hürremiye tayfasının riayet ettikleri daha birçok kaideler varsa da şu izdivaç bahsinde diğer fikirlerini de kolayca anlamak kabildir. Tatvile vaktim yoktur. Hürremiye tayfası da, bugünkü anarşistler gibi, mesleklerine iktidarlar ile muhalefette bulunacakların kanları helaldir, diye ilan ettiler. İslâm memleketleri altmış yetmiş sene kanlar içinde yüzdü. En nihayet Abbasilerden El Mutasam dehşetli bir ordu ile bunların kalelerini bastı, eline geçirdiği hurremiyi idam ettirdi, bu suretle altmış bin kişi kesildi. Geri kalanlar perişan bir surette kaçmaya muvaffak oldular ve gizlendiler. Korkularından mesleklerini gösteremedikleri için mahvoldular.

Demek ki bu fikir Şarkta Hıristiyanlardan altı yedi yüz sene evvel İslâmlarda zuhur etmişti. O zaman Avrupa halkı daha ormanlarda yaşıyordu, fikrin esası maddi olduğu için temel tutturamadı. Vakıa hayat bir mübarezedir. O mübarezede yaşamak için yekdiğerini mahvetmek demektir. Fakat madem ki insan şerafet-i akliye ile mümtazdır, o halde hayvanlıktan ayrılması elbette elzemdir. İnsanlar gittikçe de hayvanlıktan ayrılıyorlar. Mesela eski muhaberelerde ele geçen esirler idam edilirlerdi, şimdi izaz olunuyorlar. Şehirler yağma edilirdi, şimdi Avrupa’da olursa, muhafaza olunuyor. Çin gibi uzak mahallerde ehemmiyet verilmiyorsa da bugünkü Terakki’nin lisanı olan matbuatta mırıldanmaktan geri durmuyor. Hatta bazı Gazeteler açıktan açığa lanetler, nefretler yağdırıyorlar. Bunlar hep ahlaki Terakki’nin birer bürhranıdır.”

Dr. İshak Sükutî Bey hastalığından dolayı bu mektubu ikmal edemeyerek yarım bir halde Dr. Nazım Bey’e göndermişti. Ondan sonra uzun müddet Nazım Bey’le İshak Sükutî arasındaki muhavere inkıtaa uğramıştır. Buna İshak Sükutî Bey’in hastalığından ziyade Dr. Nazım Bey’in Mısır’da Gazete çıkaran Ahmet Saif Bey’in tarafını iltizam etmesinden, Dr. İshak Sükutî Bey’in ise Ahmet Saib Bey’i hiç sevmemesi sebep oluyordu. İshak Sükutî Bey vefatından evvel 21 Teşrinievvel 1901 tarihinde Dr. Nazım Bey’e yazdığı son mektubunda Dr. Nazım Bey’e karşı da kendisini müdafaa etmeğe ve Nazım Bey’in hücumlarından dolayı muğber olarak Türklükle Kürtlüğü birbirinden ayırmaya mecbur oluyor ve diyor ki:

“Ben sizinle ahlak mübahasesine girişmedim ki doğrudan doğruya ahlakıma taarruz ediyorsunuz. Ben ne kadar ahlaksız olsam Bizans ahlakı daha Elcezire cihetlerine uğramamıştır, bununla müteselliyim.”

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: