İşte Kazıkurt

İşte Kazıkurt
Akbuğra’dan hareket ettiğimizde önce küçük bir tepeyi tırmanarak genişçe düzlüğe çıkmıştık. İç Anadolu dağ platolarından farkı yoktu burasının; bodur otlar, gevenler, yavşanlar ve küçük dağ çiçeklerinin arasında uzanan bir patikada yürüyorduk. Kazıkurt’un eteğindeki bu küçük tepe bile nefesimizin zorlanmasına yetmişti. Neyse ki, bu düzlükte yürürken nefesimizde yerine geldi. Sonra bir vadiyi geçtik, sonra bir daha; işte Kazıkurt’un ana zirvesinin önündeydik. Buraya kadar olan mesafe bile bizi yormaya yetmişti. Üstelik kıyafetlerimiz havaya hiç uygun değildi. Bu mevsimde sıcakların iyice bastırdığı Türkistan iklimine göre giyinmiştik. Güneş epeyce yükselmiş olmasına rağmen hava hâlâ üşünecek kadar serindi. Kazıkurt’un zirvesinin daha da soğuk olacağı muhakkaktı. Ali Ağabey buradan geri dönmek istedi. “Siz çıkın ben arabanın yanında beklerim” diyordu. Arabamızı Akbuğra’ya bırakmıştık. Anlayış gösterdiler ve o geri döndü. Muhtar düz yolda yürüyormuşçasına dağa tırmanıyordu. Peşinden yetişmekte güçlük çekiyordum. Abay da, Ali Ağabeyin geri dönmek zorunda kalışına hayıflanarak benim arkamdan geliyordu. Biz yürüdükçe sanki Kazıkurt’un zirvesi yukarı kaçıyordu. Belki yarısına gelmiştik veya o kadar olmamıştı ki artık ben de Ali Ağabey gibi geri dönmek istediğimi söyledim. Bunu epey vakittir düşünüyordum aslında ama söylemiyor, inatla tırmanmaya çalışıyordum. Fakat artık zirveye baktıkça gözüm kesmemeye başlamıştı. İkisi birden itiraz ettiler; buraya kadar gelmişken geri dönülür müydü. Çare yok dayanacaktım. Artık zirveye iyice yaklaşmıştık. Bitki örtüsü de iyice zayıflamıştı. Etraf küçük taş parçalarıyla doluydu. Son takatimi de kullanarak nihayet Kazıkurt’un zirvesine varmıştık. Güneş epeyce yükselmiş, serin rüzgar hâlâ devam ediyordu. “İşte” dedi Albay “Nuh Peygamberin Gemisinin konduğu yer.” İki yanda yedi sekiz metre yüksekliğinde kayalık sütunlar vardı. İki sütunun arası onbeş metre civarındaydı. “Bu şekli gemi oluşturmuş” diye anlatıyordu Abay. “Tufan sırasında sular bu dağı da aşmış. Suların çekilmeye başlamasıyla gemi gelerek dağa çarpmış, kendi şeklini vererek buraya konmuş.” Güneşi karşımıza alarak soldaki kayalığın dibine oturduk. Aşırı yorgunluktan olacak. Oturmamla birlikte uyuyakalmıştım. Uyandığımda bütün yorgunluğumun geçtiğini hissediyordum. Herhalde yoldaşlarım uzun süre başımda beklemek zorunda bırakmıştım. Bu mahcubiyet içinde saatime baktım. Hayır, yalnızca on dakika kestirmiştim. Fakat ne kadar dinlendirici bir uykuydu o. Bu arada Muhtar çıkını açmış domates ve salatalıktan mütevazı bir sofra hazırlamıştı. Abay ise bu uykudan son derece memnundu: “Kazıkurt seni kabul etti” diyordu sevinerek. Oturduğumuz kayalıktaki üç metreye yakın bir dalın üzerine tuğ bağlanmıştı. Bu tuğ evliya kabirlerinin başına koyulan türdendi. Orta Asya’da kabirde yatanın evliyadan olduğunu belirtmek için böyle tuğlar konulduğunu biliyordum. Yesevî Türbesinin eski fotoğraflarında da vardı benzer tuğlar. Timur Han’ın Şeyhinin kabrinin başında ve Şahı Nakşibendin kabrinin başında da bu tuğdan vardı. Acaba Kazıkurt’un zirvesinde de bir evliya kabri mi vardı? Abay’a sordum, hafif tebessüm ederek oturduğumuz yerin tam üzerine asılmış bir mermer levhadaki yazıyı gösterdi bana. Kazakça “Nuh’un gemisi Kazıkurt’a kondu – Hiç kerameti olmasa konar mıydı?” yazıyordu levhada. Ama Abay levhayı okurken “hiç evliya olmasa konar mıydı?” diye okuyordu. Anlamıştım. Kazak halkı bu kutlu dağa “evliya hürmetiyle” yaklaşıyordu, tıpkı Torosların evliya tepeleri gibi. Acıkmıştım. Bir yandan getirdiklerimizi atıştırıyor, bir yandan da Abay’ı dinliyorduk. Muhtar yalnızca onun anlattıklarını tasdikle sohbete katılıyordu. Abay karşımızdaki kayalık sütundan bir deliği göstererek “bu kayaların arasındaki delikten geçenlerin günahları temizlenir” diyordu. “Eğer kötü niyetli ve çok günahkarsanız kayalar sizi sıkar ve geçemezsiniz” diye de ilave ediyordu. Anadolu’yu, Hacıbektaş Türbesini hatırlamamak ne mümkündü!
Biraz sonra gömleğini üzerinden çıkararak bahsettiği aralığın bir yanından girip diğer yanından çıktı. Çıkış yeri darcaydı ve iri yapılı vücudu kayalara sürünmek zorunda kalıyordu. Çıktıktan sonra derin bir nefes aldı belli ki, psikolojik olarak çok rahatlamıştı. Bana da bu aralıktan geçmem için ısrar ediyordu ve gömleğimi, atletimi çıkarmam şarttı. Ben giyinik halde iken bile üşüyordum. Bir de vücudumun soğuk kayalara dokunacağını düşününce ürperdim. Teklifini kabul etmedim. Muhtar da geçmeye teşebbüs etmemişti. Geminin oturduğu söylenen alandan ileriye doğru yürüdük. Kazıkurt’un bu cephesi çok sarp bir kayalıktı ve dimdik aşağı doğru iniyordu. Dede Korkut’un Salur Kazana yuvarlanan kayayı yakalattığı yer burası olmalıydı. Bir yiğit işte böyle tarif edilirdi. Bu dimdik yamaçtan yuvarlanan kayayı yakalayan er, nasıl bir er ola ki! İt Beçene nasıl şaşırmasın!
Buradan bakınca kuzeyde bir dağ sırasına kadar uzanıyordu ufuk. Bu dağlar ise Dede Korkut’un “karşı yatan Kara Dağlar” dediği yerlerdi. Hatta Sibirya rüzgarlarına geçit veren kanyon da buradan açık seçik görünüyordu.
Batıya doğru ise uçsuz bucaksız bir düzlük vardı. Çimkent şehri ayaklarımızın dibindeymiş gibi yakında görünüyor, ona tepeden bakıyorduk. Sanki gözümüz seçebilse Türkistan hatta Kızılorda şehri dahi görünecekmiş gibi dümdüz bir ovaydı bu. Durup Türkistan’ın yerini bulmaya çalıştık; hayır çıplak gözle görünmüyordu. Abay Kazıkurt’u anlatmaya devam ediyordu.: “Korkut Ata” Kazaklar Dede Korkut’a böyle derlerdi; “burada inzivaya çekilmiş”. “Halkın çoğu bilmez; o da erenlerdendir”. “Yesevî Baba’nın da bu zirvede tevekkül ettiğini” anlatıyordu.
Güneyde Ana Kazıkurt Dağı görünüyordu. Alper Tunga’nın aslanları onun bağrını taçlandırıyorlardı. Daha küçüktü ve arkasında görünen yerler ise Özbekistan topraklarıydı.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: