İttihat Terakki’nin Anadolu’da Teşkilatlanma Çabaları

İttihat Terakki’nin Anadolu’da Teşkilatlanma Çabaları

 

Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in Anadolu’da açmak istediği şubeler için oralarda seçtiği arkadaşlarından işte aşağı, yukarı bu mealde cevaplar geliyordu. Bununla beraber Abdülhamid idaresi aleyhine çalışmak, samimiyetle çalışmak isteyenler az değildi. Bunların mevcudiyeti sayesinde Trabzon’da ve sair yerlerde Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti namı altında Paris’teki merkezin şubeleri tesis olunabilmişti.

İstanbul’a gelince, orada da keza Dr. Bahaeddin Şakir Bey’in teşvikatı sayesinde eski cemiyet taraftarları daha fazla faaliyet göstermeğe sevkedilmişlerdi. Bu faaliyet, bir taraftan Paris’ten gönderilen evrakı ve gazeteleri alakadarlara tevzi etmek ve diğer taraftan cemiyet için yeni ve ciddi taraftar kazanmak işlerine inhisar ediyordu. Yeni taraftarlar ekseriye şu suretle merkeze takdim ediliyordu:

“Size şimdi bir vatanperver daha takdim ediyorum. Bu zatta bizim gibi hergünkü tedennimize ve perişanlığımıza ah ediyor. Kendisinin namusuna ve ahlaki metanetine, mazisinin temizliğine katiyen emin bulunduğum için, her şeyine kefalet ederim. Bu namusu mücessem ve halim zatın aramızda bulunması lazımdı. Kendisi tahsilini bitirdikten sonra diğer gençler gibi mülahazasızca ve rezilane bir netice hazırlayan hükûmet memuriyetine girmeği, Abdülhamid hükûmetinin seyyiatına az çok alet olmağı kabul etmediğinden, tüccar katibi olmağı her şeye tercih etti.

Kuvvetle ümit ediyorum ki takdim ettiğim Mehmet Şükrü Efendi’nin fırkamıza dahil olmak üzere cemiyetimize kabulü münasip görülecektir. Mumaileyhin elyazısiyle yazdığı yemin sureti kazaen takdim edilmiştir.”

İstanbul teşkilatının sair işlerde nasıl çalışıldığına gelince bunu aşağıdaki mektup kafi derecede izah etmektedir:

“Gazete ve sair matbuları daha emin ve külliyetli alabilmek için iki yol gösteriyorsunuz. Birisi İngiliz ve Avusturya postahanelerinde kutu kiralamak ve diğeri de doğrudan doğruya hane veya daireye teslim edilmek.

İngiliz ve Avusturya postahanelerinde kutu kiralamak zor değildir. Fakat arzu ettiğiniz gibi araya konulacak, ecnebi dostumuz yoktur. Mamafih yine kendimiz uydurma bir ecnebi ismi takınarak kutuları o nama kiralarız. Nitekim bir zamanlar Fransız postahanesindeki kutunuz da bir ecnebi namına muharrerdi.

Yalnız şu nokta unutulmamalıdır ki Fransa’dan gelen posta, İstanbul’daki ecnebi postalarına Türk posta idaresinin delaletiyle tevzi olunmaktadır. İngiliz ve Avusturya postalarında kutu kiralamadan evvel bu cihetin düşünülmesi lazımdır.

Gazetelerin ve matbuaların evlere veya daireye teslimine gelince, teslim edecek olan zatın gayet emniyetli ve namuskar olması gerek sizce ve gerek bizce bilinmelidir. Eğer tevziatı yapacak olan adamın namus ve ahlakı hakkında tam bir emniyet hasıl edecek olursak, tevziatın bu suretle yapılması daha muvafıktır. Evlerimiz şehirden uzak ve vapurla gidip gelinmesi zor olduğundan, kendisi ile şehrin en yakın ve münasip bir yerinde de buluşabiliriz. Biz iş adamı olduğumuzdan ve daima evde bulunmadığımızdan, bazı gelişlerinde bizi evde bulamayarak geri dönmesini, evrakı eve bırakacak olursa ailenizi şüpheye düşürerek maksadımızın akamete uğramasını istemeyiz.

Zannetmeyiniz ki evlerimizin adresini korktuğumuz için vermek istemiyoruz. Bizi tanıyan ve niçin ve ne maksatla çalıştığımızı bilen bir adam, evimizi tanımasa dahi, bize karşı istediği fenalığı yapabilir. Son zamanlarda sizden gazete ve matbua gelmediği için bunların muzır evrak diye iade edilmiş olmasına ihtimal vermiyoruz.

Bir de tıbbiye mülkiye ve harbiye mekteplerindeki talebe ile tanışmamızı tavsiye ediyorsunuz. Size maatteessüf itiraf etmeğe mecburuz ki bütün mektepler şimdi hafiye sürülerile doludur. Hocalık kürsülerini işgal edenlerin bir çoğu da hafiyelik, yoluna sevkedildiler. Bunların birçoklarını tanıyoruz: Sultan Hamid’den aldıkları paralarla öyle rezilane geçiniyorlar ki hamiyetli olup ta bunların hallerinize acımamak kabil değildir. Onların bütün arzuları gece ve gündüz hafiyelik yapmak, bu faaliyetlerinin semerelerini elde etmek ve yavaş yavaş bu sayede servet ve itibar (!) kazanmaktır.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ilk teşekkülü zamanında mevcut olan eski vicdanlı talebe nerede? Yeni talebenin kısm-i azamı ruhsuzdur, hafiye sözünü işitir işitmez kaçacak delik arar, korkaktır ve şecaatten külliyen mahrumdur. Mekteplerin, hususile yüksek mekteplerin ne halde bulunduğunu, mektep sıralarından uzaklaşalıdan beri çok zaman geçtiği için, pekala biliyoruz. Bununla beraber yüksek mektep talebesinden namuslarile ve vicdanlarile temas ettikçe refah ve hürriyet yolunu kendilerine göstermekten geri durmuyoruz.

Vatanı, vukuu yakın olan müthiş felaketten kurtarmak için kuvvet ve kudretimiz yettiği kadar gayret, metanet ve hamiyet göstereceğimiz tabiidir.”

Doktor Bahaddin Şakir Bey İstanbul’da en ziyade Doktor Ali Hüseyin Bey’le muhabere ediyordu. Doktor Ali Hüseyin Bey Abdülhamid idaresine karşı birleşen Türk gençlerinin İstanbul’da çalışan en faal azasındandı. Bahaddin Şakir Bey, Doktor Ali Hüseyin Bey’e yazdığı mektuplarından birisinde diyordu ki:

“O kadar meşgulüm ki bir fikir hasıl edemezsiniz. Evvela ciddi tahsil ile meşgulüm. İnstitut Medico-Legal’e talebe kabul edildim. Morg, laboratuvarlar, nazari dersler, ile akliye derslerini takip etmek vaktinin büyük bir kısmını dolduruyor. Saniyen, Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti’nin muhaberat ve teşkilat kısmına memur olduğumdan fevkalade meşgul oluyorum.”

“Füyuzat”ın dilnişin bir kisvede zuhuru, münderecatının ciddiyeti, bahusus Mithad Paşa ve İran usul meşveretinin müesisi gibi zevatın resimleriyle müzeyyen bulunması hakikaten, onu nadirülemsal kılmaktadır. Devamı muvaffakiyetini cümlemiz can ve dilden temennî etmekteyiz. Mecmuanızın sahibi olan Hazret-i Zeynelabidin’in hergün bir suretle milletine arzı hizmet ettiğini görerek büyüklüğünü takdir ediyoruz. Bu gibi millet hamileri, vatan uluları, İslamlar, Türkler için pek lâzımdır. Çünkü adetleri pek azdır, nadirdir.

Doktor A.C. hakkında yazdığım sözlerde, meseleyi tamamen bilmediğinden hata ediyorsun. A.C’nin divanelikleri cünun mütealisi diyorsun, cinayetleri demiyorsun.

A.C. milli haysiyeti, mili namusu düşmanlarımız olan ecnebiler arasında terzil eden bir şahıstır. İsviçre’den şantaj yaptığından dolayı tardolundu. Avrupa’da ecnebiler arasında istihza ve hakaretle zikrolunuyor. Bu adam kangren olmuş bir uzuvdur. Fesat ahlakın nümunesidir. Vatanın ve milletin selâmeti namına bu adam ortadan kalkmalıdır. A.C. namı bütün Osmanlıların ağzında lanetle yadediliyor. Rica ederim, size cidden söylerim ki Doktor A.C. namiyle gazetemizi kirletmeyiniz. Onun hakkında gazetenize bir kelime yazmak, onun bir satırını gazetenizde neşretmek sizin için silinmez bir lekedir. Bana inanmıyorsanız iyice sorunuz, öğreniniz.

İranlıların cemiyet-i hayriyeler tesis ettiklerinden bahsediyorsunuz. Buna cidden mesrur olduk. İslamların, Türklerin uyanması, Avrupa Ehl-i Salibi’ne karşı kendilerini müdafaa edebilecek bir hale gelmeleri bizim sizin İranilerin yegâne emeli olmalıdır. Bunlar hakkında sizden malûmat isterim. Acemlerin hürriyetperver fırkaları orada varsa ve onlarla aramızda bir rabıta teşkil etmek mümkünse, buna himmet buyurmanızı rica ederim. Çünkü bizim Acem vesair İslamlara yekvücut olarak kuvvetli ve samimi bir ittihat vücuda getirmemizin esaslarını temin etmek, Türklerle Acemler arasında cehalet yüzünden mevcut ihtilâfları kaldırmak bize ve Acemlere farzdır.”

Memleket dahilindeki teşkilât yukarda gösterildiği veçhile pek yavaş ve korku içinde çalışabilirken bir dereceye kadar memleket harici sayılan Bulgaristan’daki ve Girit’teki Türkler daha serbest bir surette hareket etmeğe muvaffak oluyorlardı.Meselâ Bulgaristan’da Rusçuk ve bilhassa Kızanlık şubeleri ve Girit’te de Hanya ve Kandiye şubeleri, Terakki ve İttihat Cemiyeti ile pek ziyade alakadar oluyorlardı. Bir taraftan devletin merkezinden uzaklaştıkça hürriyet hareketide o nisbette arttığından ve diğer taraftan Bulgaristan ve Girit gibi Türkiye’den ayrılmak üzere olan kıtaların büsbütün elden gitmesinden korkulduğundan dolayı o kıtılarda oturan Türklerin memleketi istibdattan kurtarmayı vaadeden bir cemiyet ile daha ziyade alakadar olmaları gayet tabii idi.

“Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti” şubelerinin kendilerine mahsus nizamnameleri vardı. Bu nizamnamelere nazaran şubenin, Cemiyet Nizamname-i Esasisi’nde yazılı şartları kabul eylemesi ve cemiyetin maksat ve emellerinin husule gelmesine gayret etmesi lazımdı. Kızanlık şubesinin nizamnamesinde vazife olarak şunlar gösteriliyordu.

“Vatanın selâmet ve saadetini isteyen Osmanlı hürriyetperverleri arasındaki uhuvvet ve samimiyet rabıtalarını arttırmak;

Kasabamızda ve civarında mevcut mektepleri ıslah ve yeniden mektepler, kıraat salonları ve kütüphaneler küşat ederek maarifin neşir ve tamimine çalışmak.

Merkezden gönderilecek evrakı, gazeteleri ve beyannameleri alakâdar olan kimselere dağıtmak.”

Cins ve mezhep tefrik edilmeksizin kadın ve erkek bütün Osmanlılar, Bulgaristan ve Şarki Rumeli ahalisi dahil olduğu halde cemiyetin Kızanlık şubesine aza olabileceklerdi. Azalığın şartı; mazisi temiz, âkil ve reşit ve iyi ahlâk sahibi olmaktı. Aza, cemiyet esrarını son derecede gizli tutacaklardı. Cemiyet azasından hiçbirisine tahammülünün fevkinde vazife havale olunmayacaktı. Nizamnamenin bir maddesinde: “içtima esnasında mugayir-i edep hareketler ve sigara ve kahve içmek gibi keyyifetin memnu olduğu” yazılı bulunuyordu.

Kızanlık Şubesi’nin Müdürü Hayri Efendi isminde bir tüccardı. Bu Hayri Efendi Anadolu’da memuriyetlerde bulunduktan ve Beyoğlu Komiserliği’nde istihdam edildikten sonra Kızanlık’a gelmiş olan bir zat idi. Paris’e yazdığı bir mektubunda kendisini Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti merkezine şu suretle takdim ediyordu:

1312 senesinden beri kendi emlâkinin umur-u hususatına bakarken ötede beride ahrarın neşriyatını okudum. Ahrar tarafından gösterilen yolun doğru bir yol olduğunu anladım. Fakat ne çare ki Murat Bey gibi bir yalancının paraya tamah ederek mesleğini terkedişi, birçok hürriyet taraftarlarının iştahlarını kesti. Bununla beraber ötede beride kendileriyle hasbıhal edecek ihvan eksik değildi. Burada çıkarılan Türk gazetesi de paraya tamah eden muahrirleri tarafından terkedildi. “Sizin yapacağınız Jön Türklük bundan ibaretti!” “Hanginize para gönderilmiş de kabul edilmemiş, en birinciniz işte Murat Bey değil mi?” gibi birtakım sözlere tahammül edemiyordum. Nihayet Kırcaali Kumandanı Ahmet Paşa’ya çattım. Arada sırada gelen vasıtalarla elde ettiğim gazeteleri oraya göndermeye başladım. Nihayet sizinle münasebet peyda etmeğe muvaffak oldum. Burada gizli bir cemiyet teşkil etmek için yaptığınız teşvikat üzerine buradaki şubeyi açmaya muvaffak oldum. Burada bir bakkal dükkanım var. Cemiyet orada gizlice toplanıyor. İnşallah Abdülhamid ölürse, dükkanı birisine devrederek buradan ayrılırım.

Ara sıra İstanbul’dan imzasız mektuplar alıyorum. Bu mektuplarda beni o kadar tahkir ediyorlar ve o kadar ağza alınmayacak laflar kullanıyorlar ki eğer bir gün elimize bir kuvvet geçerse o mektup sahiplerine herhalde “Yemen ellerinde Veysel Karani” okutmayı unutmayalım.Mektupların kimler tarafından yazıldığını biliyorum.”

Bu Hayri Efendi, Paris’e yazdığı mektuplarında Bulgaristan’daki Türklerin ahvali hakkında Terakki ve İttihat Cemiyeti merkezine şayan-ı dikkat haberler veriyordu. Bulgaristan’da yaşayan Türklerin o zaman dahi çekmekte oldukları ıstıraplar hakkında bu mektuplarda deniliyordu ki:

“Kazanlık redif zabitlerinden Topuzot isminde bir zabit, Ali Osmanoğlu Mehmet Efendi’yi celbederek kendisine gûya nasihat yollu birkaç söz söylemiş, İstanbul’dan gelen vaiz hocalarıyla münasebette bulunduğunu, Türkiye’ye casusluk etmekte olduğunu şayet bu ahvaldaki Rumlar aleyhine yapılan bir kıyamın Türklere karşı yapılacağını anlatmış.”

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: