Josehp K.’yım işte ve direniyorum size!

Türkiye’deki milyonlarca Joseph K.’ya ithaf olunur…

Hani bazen kendi kimliğimizden yanılgıya düştüğümüz anlar vardır… İçimizin yalan makineleri tam kapasiteyle çalışır… Ve ilkin kendimizi kandırırız, başkaları bu kandırmacanın tuzaklarında yokolur…Ama kaybeden biz oluruz!..
Günü yaşamak adına seriliriz hayata… Kendi gölgeleri olmayan insanlar gibi, bir gölgenin peşinden gideriz çoğu zaman… Ve o gölgenin üzerinde Kızılderili adımlarıyla yürürüz… Hayatın içindeki onca zorluğa rağmen, bir gölgenin üzerinde umarsızca yürümek… Belki de ayrıntılara takılmak, abartmak ve bir “gölge oyunu”dur hayat…
* * *
Bahçede çiçekler çoktan büyümüş. Eylül’ün sarışınlığına hazır. Nicedir görmediğim ağaçlar, hüznün ilk ışıklarını alıyor güneşten. Bir garip yeşil yapraklar, kan yeşili, kırmızıları belirgin, sarıları nazlı yapraklar. Ve ben Eylül’den korkuyorum. Hep korkmuşumdur zaten. Son yazları kucakladığından, sonbaharı beklediğinden değil, renklerindeki hüzünden, bir ayrılık gibi günü boyayışından korkuyorum… Bir “kentli metamorfozu” yaşıyorum ansızın belki de… İçimle dışım arasındaki çelişki, günlük çarkın yorgunluğunu nicedir yaşanmamış bir günün tembelliğinin yeşil duvarlarına seriyor. Bir film geçiyor gözlerimin önünden. Belki de bir düş, iç sıkıntısı veren kötü bir düş…
* * *
Orson WellesKafka’nın “Dava”sında seğirmeler içinde… Kafka’nın ünlü karakteri Bay Joseph K… Her zaman kendime yakın bir karakter olarak gördüğüm Bay Joseph K., küçük bir adamdı. Koca dev bir mekanizmanın, insanoğlunu ezip tüketen bürokrasinin, acımasız bir yönetim çarkının dişlilerine takılmış bir toz zerreciği gibiydi ama boyun eğmek istemiyordu. “Farklı” olmak istiyordu. İçgüdüsel bir başkaldırı belki de… Direnen bir toz zerreciğiydi oysa… O koca deve karşı umarsız bir karşı koyuşa yeltenen biri, sıradan bir insanoğluydu Bay Joseph K.
Bir küçük adamdı, onurlu bir küçük adam, çok tanıdık biri… Bay Joseph K.’yı yargılamak ve mahkum etmek istiyorlardı. Bilmediği ya da anlamadığı bir suçtan yargılanıyordu o… Bütün mekanizma onu yargılamak ve bu belirsiz suçundan dolayı mahkum etmek üzerine yapılanmış, onu bu sona hazırlamak için örgütlenmişti.
Orson Welles, çok acımasızdı ve Bay Joseph K.’ya en az Kafka kadar acımıyordu. O hâlâ direniyordu. Bütün kapıları aşındırıyor, yardım istiyor ancak başvurduğu herkes onun bu belirsiz suçtan yargılanıp hüküm giymesini onaylamaktan başka bir işe yaramıyordu. O acımasız çarkın dişlileri arasında dönüp duran Bay Joseph K. gittikçe tedirginliğe bürünen son gayretler bakışlarında davaya bir anlam arıyordu belki de, bir umut değil!..
Kafka’nın o benzersiz satırlarının arasından çıkıp, bir Orson Welles film kahramanı oluveriyorum ama gerçek hayatta yine birileri işaretliyor beni, sayısız kere!..
Ey beni işaretleyenler!.. Duyuyor musunuz beni!.. Siz yine de kendi oyunlarınızı deneyin, kendi vitrinlerinize dizeleyin inanılmaz başarılar sergilediğiniz rolünüzün ödüllerini; hayatın sosyal flörtleri içinde dolanın durun, üzerinde dolaştığınız gölgenin karanlığını görmesin kimseler!.. İçinizin gittikçe koyulaşan eski tadları ne kadar özlediğini hiç bilmesinler, neşeli, başarılı ve hatta hayat dolusunuz!..
Kendi varoşlarında dolanan ve asla özünüze inmeyen bütün sevgilere açın yüreğinizi!.. “Merhaba”lar kadar kısa,“hoşçakal”lar kadar kesin kalsın sözleriniz… Mükemmel bir robota dönüştüğünüz an, fotoğrafınız hazırdır, kimseler bilmez ne kadar özlediğinizi, acı çektiğinizi ve tenhalığınızın gittikçe kendi kilometrekarelerinizi çoktan aştığını… Aslan yeleleriyle titreyip, kükrediğiniz anlara saklanmış onca hasreti öldürün başkalarının pençelerinde. En kuytudaki akrepler akıtsın zehirini size ve ölmeyin ne olur, ölmeyin siz!.. Sizi tanır onlar, üç boyutlu bir fotoğraf gibisinizdir bütün zamanların, bütün boyutlarında mükemmelsiniz, bırakmayın rolünüzü… İltifatlara boğulacaksınız şimdi. Artık herşeyiniz hemen farkedilecek. Dublaj seslerle selamlayın onları, başınız dik, göğsünüz ilerde, omuzlarınız geride mankenler gibi yürüyün, topuklarınızın sesi melodik olsun hasseten… Öyle mağrur bakın ki, kendi kaideniz üzerinde dikilen heykelinizi hayranlıkla selamlasınlar. Hep rüzgarınız eser, hep “en” enlemlerinde, “boy” boylamlarında dolaşırsınız, sararsınız tüm dünyayı çepeçevre…
Siz hayatın izcisinizdir artık, yorulmayan, sızlanmayan, şikayet etmeyen, ağlamayan, tartışmayan, hep seviyeli siz!.. Sorunlarını halletmiş, kendinle barışık, tüm zorluklara alışık, engelleri aşan, ayakları yere basan o imrenilesi siz!.. Kusursuz gülüşleriniz vardır, asıl yalan değil, ayırdedemezsiniz hakikilerinden. Ve ağlayamazsınız istesenizde, kendi izniniz yoktur buna, gülüşlerinizi hayatın bahçesine cömertçe sererek yürürsünüz… Birisi günün birinde bunlarla yetinmeyecek, aslolan değerlerinizi ve doğallığınızı daha da yitirmenizi, sevgilerinizi daha da tüketmenizi isteyecek, ilişkilerinizi daha sağlıklı kılmak için, “daha profesyonel” olmanızı bile önerecektir size; ilişkilerinize bu kadar sevgi yüklemenizi eleştirerek… Yeni bir tarz edinmelisiniz artık, yeni bir imaj bulmalı ve belki de demode kalan sevecenliğinizi o“profesyonel” tavırlarla yenilemeyi denemelisiniz…
Aslolan değerlerinizle yüklü yüreğinizi, nostalji bavulları gibi bir kenara bırakıp, koltuğunuzda şöyle bir geriye yaslanmanız gerekecek. Ardından bütün “belki”leri atın, bütün “olabilir”leri, bütün “durumu bir kez daha gözden geçirmeleri” satın profesyonelliğinize… Evet ve hayır arasında sıkışıp kalan çok daha emin bir yoldur profesyonellik, zaman kazandırır size…
“Oyunun kuralı bu” deyip, profesyonelce davranmayı seçtinizse, kolay… Nedir profesyonel olmak; herşeyden önce hayatın duygusallıklarındaki kırılgan yapıyı kendi bünyenizden uzaklaştırmak ve sevecenliklerin bir hataya dönüştüğü pişmanlıklara boyun eğmemek… Çünkü siz, verdikleriniz, anlayışınız, olgunluğunuz ve sevginizi birebir katıp, hayatı kreatif yapınızla dizayn edip dururken, ağır gelirsiniz insanlara, ürkütürsünüz, yerine konamak sorumluluklar yüklemiş olursunuz… Sevginiz boğucu, davranışlarınız yorucudur, kaçarlar sizden… Karşılığını ödeyemeyeceklerini düşündükleri o istemeden verdiklerinizden korkarlar, kendilerini güçsüz ve yetersiz hissederler, kambur olursunuz sırtlarına, suçu size yüklerler ve tepe tırnak hata kesilirsiniz. Hatalarınızı sevmenize kimsenin bir itirazı yok. Latince bir söz vardır, “hata çok insani bir şeydir, onu şeytani kılan tekrarlanmasıdır”… “İnsan” ya da “şeytan” olmak arasındaki tercih sizin; gene profesyonellik kurallarıyla belirlenecek her şey. Peki ya oyunun kuralları yerine, kuralların oyununu kendiniz kurmak ve hayatı bir “puzzle”a dönüştürmek şeytanlığını tercih ederseniz?..
İşte şimdi iyicene profesyonelleştiniz!.. Üretim ve tüketim ilişkileri arasında sıkışıp kalan bütün o “diğer” yani “sıradan”insanlardan biliyorsunuz. Peki başka kişisel eylemleriniz kaldı mı? Yani düşürmek, üretmek ve davranmak üçlüsünde kendinizi seçmek, kendinize sıradışı bakmak ve gerçek biçiminizi almak konusundaki çabalarınız nedir? Yoksa yararlılığı düşsel kılmak ile sonucun bilincine varmak arasında bir karara varamadınız mı? Hayata kıstırılmış çaresizlikleri bırakmak bu kadar zor mu, seçim mi? Eski Yunan’dan beri tartışılır durur, “toplumsal bağdaşım mı daha önemli, kişisel girişim mi?” En iyi çözümün toplumla kişinin uzlaşımı olduğuna karar verenlerin çoğunlukta olduğu, dogmatik politik inançların kurbanı bir “dâr–ı dünya”da yaşayıp gidiyoruz işte…
Bu uzlaşma çoğu kez, güce tapma ve boyun eğmeden ibaret oysa. Çoğumuz “şartların kölesi”yiz. Günlük hayatımızı yöneten, bizi ezen şartların. Yapma ilahlara, güçlülere tapınmamızda şartların karşısındaki ezginliğimizin rolü büyük tabii… Kişisel başkaldırılarımız, kendi tenhalığında kendinden menkul. Toplumun giderek daha çok organik dayanışma ve onun katı, kuralcı sevgisiz hayatına tanık olmanın isyanıyla, hayatın günlüğüne geçen satırlarında asılı kalmışız gene… O çıkarsız, fedakarlık ve sevgiyle dolu birincil ilişkilerimizdeki yenilgilerimiz…

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: