Kadın Militan Roza

Kadın Militan Roza

Sorgusunu yaptığım son “Suçlu” Roza’idi. Akademiye geldiğimde katıldığım ilk derste kadın sorunu ile ilgili görüşlerimi söylediğim gün, benimle konuşmak isteyen kömür gözlü Diyarbakırlı Roza idi. Esiminde görevli olduğu akademi yönetimi tarafından daha önce tutuklandığını, sonra serbest bırakılarak Batman’da kontrgerilla tarafından şehit edilen gazeteci Cengiz Altun’un kız kardeşi Sakine ile ilgili Bar Elyas’a alındıklarını, burada bir müddet tutuklandıktan sonra Şam’a ulu önderimizin evine gönderildiklerini biliyorum.

Bu iki genç kız, çok önemli bazı olaylara tanık olmuş, bazı dayatmalara karşı çıkmışlardı. Ulu önderimizin ikisini “Ahlaksız ve sürtük” olarak damgalamış, iki kez uygulamaya tabi tutmuş, sonunda yine evine almıştı. Sakine ile Roza yaşadıkları olayları Bar Elyas ve Şam’da Fuat Cavgun’a anlatmışlardı. Kimselere anlatılmaz sırları Fuat Cavgun, önce bunalıma giriyor ardından kızlara detaylı konuşuyor, ve “bu durumu açıklayacağım” diyor. Ulu önderimizin kuryesi Ahmet Fuat’ın ulu önderimiz için sarf ettiği kötü sözleri, cebindeki küçük bir ses alma cihazına kayıt ettiriyor, sonradan ulu önderimize dinlettiriyor. Ses başka bir odadan ve uzaktan alındığı için bir şey anlaşılamadığından suç delili olarak bize gönderiliyor. Soruşturma komisyonunda kaseti dinliyoruz, ses anlaşılamayınca imha ediyoruz.

Pkklı Kadın militanlara taciz

Pkklı Kadın militanlara taciz

Roza Şam’da suç islemiş gerekçesiyle tutuklanmış, akademiye getirilip bize teslim edilmiştir. Kendisiyle hiçbir kelime konuşmadan cezaevinin boş bir odasına kapatıyoruz. Bir gün sonra kurye bir defter getiriyor, kabaca bir inceledikten sonra nedir bu? diyorum: “Sakine’nin şiir defteridir, önderlik incelenmesini istedi” diyor. Şiirleri okuyorum; ince ruhlu bir el tarafından yazıldığı hemen belli oluyor. Bir dörtlüğün altı kırmızı kalemle çizilmişti iki mısrasını hatırlıyorum:

“Dillerin gerçekleri anlatamadığı bir gerçek. Bu gün yine Kabe’ye saldırdı o köpek!”

Bununla neyi anlatmak istediğini birbirimize soruyoruz, Ali Aksoy: “Kabe Diyarbakır cezaevi, köpek önderliktir” diyor, mantıklı buluyoruz. Kurye, birde roza ile ilgili bir rapor getirmiş, raporda “Önderliğin yemeğine zehir atarken yakalandı” deniliyordu.

Cezaevine konulduğunun üçüncü günü Soruşturma yapmak amacıyla odasına girdim. Dışarıda bir diz boyu kadar kar vardı, odası buz gibi soğuktu ve Roza’nın kaldığı yerde soba yoktu. Sünger yatağın üstünde ve üç battaniye altında tir tir titriyordu. Odanın ölgün mum ışığında siyah sacları ve kömür karası gözleri parlıyordu. Roza’nın odasındaki soğuk, bana 1981 kışı Diyarbakır tercitlerinin soğuğunu hatırlattı. Fakat tek farkla; ben orada tutuklu, burada savcıydım. Odanın kapısından içeri girdiğimde Roza ayağa kalkıp hazır ol vaziyeti almak istedi. “Hayır otur” dedim, oturduktan sonra “Sigaram yok” dedi. Cebimdeki paketi verdim. Roza sigarayı içerken “Önderliğin zehirlemek istemişsin, tutuklamanın nedeni budur, biliyor musun?” dediğimde “Peki sende bu iddiaya inanıyor musun?” sorusunu sordu. “Benim inanıp inanmamam önemli değil, ne olmuşsa bana yaz” diyorum. Roza bir “Ahh!” çekip bir müddet nefesini tuttuktan sonra konuşmaya başlıyor:

“Selim arkadaş, ben Diyarbakırlıyım, ama Ankara’da büyüdüm. Dev-Yol’a sempati duyuyordum, sonra PKK sempatizanlarıyla tanıştım. Süre içinde ilişkilerim ilerleyince; isimi ailemi terk ederek akademiye geldim. Devrimcilik yapmak, ülkemin bağımsızlığı için savaşmak istiyordum. Fakat burada başka şeylerle karsılaştım. Haklı olduğum halde “Düşkün” oldum, daha önce bu odada günlerce işkence gördüm, senin o adi karın bizzat saçlarımı çekti, kafamı duvara vurdu, diğerleri beni dipçiklediler. Ben kimseyi öldürmek veya zehirlemek için buralara gelmedi. Daha önce ve simdi buraya neden konulduğumu bir ben, birde başkanımız biliyor ve bende sucumu kimseye söylemeyeceğim!”

Bana anlat bana güvenmiyor musun? Diye soruyorum:

“Hayır bana işkence yaparsınız.”

“Benim işkence yapacağıma inanıyor musun?”

“Sen yapmazsın ama, O yapacak adam bulur” diyor, söylememekte diretiyor.

“Ben burada olduğum müddetçe sana kimse işkence yapamaz”

“Ahh! Sen hala gerçeği anlamamış ve görmemişsin, bundan dolayı sana anlatsam da inanmayacaksın” deyip susuyor.

Roza’yı hiç bir zaman unutamam. Diyarbakır vahşetinde pişen cesaretime rağmen onun yanında cesaretsizdim ben. Özgürlük timsali kömür gözlü Roza, seni unutmadığımı, cesaretsiz ve alçak biri olmadığımı bilesin diye bu satırlarla seni geleceğe aktarıyorum. Ölümüsün sağmışın bilemiyorum. Fakat bu kayıtlarla seni ölümsüzleştirmek istiyorum.

Roza ile konuşmamızdan üç gün sonra nöbetçiler; Roza’nın ölüm orucu haberini getirdiler. Zaten Şam’da daha önce bileklerini kesmiş, ölümden kurtulmuştu. Bu kızın bildiği önemli şeyler üzerine düşünmeye çalışıyordum, Ali Aksoy “Gebersin!” dedi. Türkiye ve Kürdistan cezaevlerinde ölüm oruçları ve açlık grevlerine başladığımızda savcıların ve cezaevi müdürlerinin kullandıkları “Gebersinler” sözünü şimdi arkadaşım kullanıyordu.

Ben ki on bir yıllık cezaevi yaşamımda tam 23 kez açlık grevine ve ölüm orucuna girmiştim. Şimdi ise bana karşı ölüm orucu başlamıştı.

Haksızlığa uğrayan insanların sesleri, insanlığa duyurmak için, başka çareleri olmadığından kendilerini yiyerek yasadığı ve sonunda öldükleri bir eylem biçimiydi ölüm orucu.

Ölüm oruçlarında şehit düşerek PKK’nın insancıl yönünü ortaya koyan Kemal’lerin, Hayri’lerin partisine karşı, genç bir kız, simdi ölüm orucuna başlamıştı. Önce böyle düşünüyorum, sonra Hayır diyorum. Eğer PKK bugün ölmüş olsaydı, bu genç kız ölüm orucuna girmemiş olacaktı. Bu genç kız, kendini partinin yerine koymuş ulu önderimize karşı ölüm orucuna girmişti.

Eylemin on birinci günü Roza’yı görmeye gidiyorum, kaldığı Odanın kapısını açtığımda, oturmuş sigara içiyordu. İçeri girdiğimde ayağa kalkmaya çalışırken elimi omzuna koyarak oturdum, sigaramı yaktıktan sonra: “Roza vazgeç bu eylemle bir şey elde edemezsin” dedim, daha sözümü uzatacaktım; yıllarca Türk savaşçılarının bana karşı kullandıkları kelimeleri kullandığımı hatırladığımdan, utanarak sustum. Sonra eylemden vazgeçirdim Roza’yı. Bana güveniyordu “Sen buradan gidersen, bana işkence yaparlar” diyordu.

Avrupa’ya gittiğimde henüz tutukluydu. Son yakalanmamda kurye Fevzi Roza için: “Serbest bırakılıp Şam’a getirildi. Hiç bir zaman başkana “Başkan” demedi, sonunda Botan’a gerilla olarak gönderildi” demişti.

Krallar otelindeki ilk geceyi bu konuları düşünerek, kendi kendimle konuşarak başkalarına anlatıyormuşum gibi söylenerek, kendimi yargılayarak bazılarına saygı duyarak, bazılarını lanetleyerek geçirdim. çok az uyuyor, düşünüyor kendimle hesaplaşıyordum.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: