Karataş ve Yağan Grubu Arasında Çıkan Çatışmalara Sol Örgütlerin Bakışı

Karataş ve Yağan Grubu Arasında Çıkan Çatışmalara Sol Örgütlerin Bakışı

GERÇEK (TDKP Taraftarı):
“Devrimci Sol’da Yol Ayrımı”
İlk kez 16–17 Nisan operasyonlarının hemen ardından burjuva basın organlarında yazıldı: “Devrimci Sol’da bölünme” vardı. Haber polis kaynaklıydı ve bir dalgalanma yaratmak üzere günlük gazetelere sızdırılmıştı.
Bu operasyonlarda birkaç Devrimci Sol örgüt evi basılmış ve devrimciler katledilmişti. Aralarında Devrimci Sol’un önder kadrolarından Sinan Kukul ve Sabahat Karataş da bulunuyordu. Sızma haber şöyleydi: Örgüt içinde hesaplaşma vardı, Devrimci Solcular birbirlerine düşmüşlerdi. Ve daha da ileri gidilerek örgüt lideri Dursun Karataş’ın ‘rakibi Sinan Kukul’u ihbar ederek ölümüne neden olduğu ve “rakipsiz” kalmayı “başardığı” yazıldı.
Bu, devrimci örgütlerin ilk kez başına gelmiyordu. Polisin devrimci örgütlere yönelik olarak her aracı kullandığı biliniyordu. Yok etme, psikolojik savaş, asılsız söylentiler yayma, devrimciler arasına kuşku ve güvensizlik tohumları ekme, birbirlerine düşürmeye çalışma –bunlar MİT’in, polisin, kontrgerillanın yöntemleri arasındaydı. Habere inanan devrimci çıkmadı, ama “Devrimci Solda bölünme”, “Devrimci Sol içi hesaplaşma” teması, buradan başlayarak burjuva gazetelerinin ilgi alanı içinde yer alır oldu.
Devrimci Sol’u ve Devrimci Solcuları nispeten yakından tanıyan devrimcilerin kulaklarına örgüt içinde bir takım tartışmaların yaşandığı gelmiyor değildi, ama sorumluluk taşıyan devrimciler ve devrimci basın bu konuya burjuva gazetelerinin gösterdiği ilgiyle yaklaşmadı.
Zaman ilerledikçe polis telsizi durumundaki basın konuyu ısrarla işler oldu: “Devrimci Sol birbirine düşmüştü. Artık ayrıntı veriliyor, “taraflar”dan söz ediliyor, isimler veriliyordu. Polisin elinde bu yönde istihbaratların olduğu anlaşılıyordu. Çeşitli operasyonlarda belgeler de geçiren, yakalananlardan bilgiler alan polisin ellerini ovuşturarak zevklendiği, bölünme körüklediği ve Devrimci Sol’un paniğe kapılarak yada tedbir almaya çalışırken açık vermesini tahrik etmek ve beklemek üzere elindeki bilgileri –doğal ki işine geldiğince– günlük basına sızdırdığı belirginleşti.
Bu sırada aralarında Bedri Yağan ve Gürcan Özgür’ün de bulunduğu beş devrimcinin kurşuna dizildiği Kartal operasyonu gerçekleştirildi. Gazetelerde Devrimci Sol’un ikinci adamı olarak lider Dursun Karataş’a savaş açan Yağan’ın örgüt içinde darbe yaptığı ve Karataş’ı tutukladığı haberleri yer aldı. 12 Temmuz operasyonunda öldürülen Niyazi Aydın’ın karısı ve Türkiye sorumlusu Gürcan Özgür’ün de Yağan’ı desteklediği yazıldı.
“Tartışma” Deşifrasyona Yol Açıyor
Olay, “Devrimci Sol’un beynine darbe’ vb. gibi başlıklarla manşetlere çıktı. Polisin sızdırdıklarına bakılırsa, Bedri, Suriye’den takip edilerek gelmişti ve onu Suriye istihbaratı Muhabarat, MİT’e ihbar etmişti. Oysa hedef şaşırtılmaktaydı. Arkadaşlarının söylediklerine göre, 1O.30’da operasyona kurban gittiği eve gelmek üzere Bedri’nin saat 9.00’da terk ettiği ev sağlamdı, basılmamıştı, yani Bedri takipte değildi. Öte yandan Mücadele dergisine ulaşan bilgiler Kartaldaki evin yaklaşık 15 gündür gözetim altında olduğu yolundaydı. Ev basılmak üzere beklenmişti. Bedri gelince operasyon yapılmıştı. Kısacası Kartal’daki evin ve hatta belki de Bedri’nin o eve gideceğinin önceden tespit edildiği anlaşılıyordu.
Kısa süre sonra Bahçelievler operasyonunda üç devrimci öldürüldü: Recai Dinçer, İbrahim Yalçın Arıkan ve Avni Turan. Çatışma çıkan eve Bayram ziyaretine gittiklerini yazdı gazeteler. Eve girdiklerinden az sonra çatışma başlamıştı. Muhtemelen ev önceden tespit edilmişti. Bir iddia, 12 Temnuz operasyonunda burasının polis tarafından bilinir hale geldiğiydi.
Polis “birbirlerine düştüler” sızdırmasını yapıyordu, durumdan hoşnuttu ama, ayrım yapmıyordu. Tersine operasyon üstüne operasyon düzenliyordu. Ve öyle anlaşılıyordu ki, istihbaratı genişlemişti. Kaos ortamı ve iç mücadele, tedbirin elden bırakılmasına, deşifrasyona ve açık verilmesine neden oluyordu. Polis “kökünü kazımak”tan söz açmaya başlamıştı. İç tartışma pahalıya mal oluyordu.
Son operasyonlar ve gazetelere yansıyanlarla artık kimsenin kuşkusu kalmamıştı Devrimci Sol’da bir şeyler oluyordu.
Aynı dönemde zaten Mücadele’de yazılar yayınlanmaya başlamıştı ve fakslarla açıklamalar geliyordu.
“Mücadele” “darbecilik”e karşı mücadele açmıştı, fakslarla ulaşan bildiri ve yazılarda hedef ise, “D.K” ve “tasfiyecilik”ti.
Karataş–Yağan İlişkisi
Ne oluyordu?
Birkaç büyük merkezi operasyonda Devrimci Sol ileri konumdaki önemli kadrolarını yitirmişti. Bu durumun hoşnutsuzluk ve tepkilere yol açlığı kuşkusuzdu. Örgüt operasyonlarla ilgili soruşturmalar yapıyor, ama bekleneceği gibi, olanaksızlıklara bağlı olarak tam ve kesin sonuçlara ulaşılması mümkün olmuyor, takip üzerinde duruluyordu.
Bu arada, örgüt içinde, giderek kangrenleşecek ve yıllardır birlikte mücadele etmiş insanların birbirlerini dışlamalarına götürecek tartışmaların unsurları birikmekteydi.
Örgütün “2. adamı” olarak öne çıkan Bedri Yağan Ortadoğu sorumlusudur. 17 Nisan operasyonu sonrası Almanya’ya gider. Lider’le, 1. Adamla tartışıp konuşurlar ve Yağan Ortadoğu’ya döner.
Döndükten az sonra Yağan, yeniden “tartışıp konuşmak istiyorum” diye haber yollar Karataş’a. Karataş, “Ben de zaten seni buraya alacaktım” der ve onu Almanya’ya çağırır. Sonradan Yağan’ı Merkez Komite’ye almak üzere çağırdığı açıklayacaktır.
Yakın arkadaşlarının anlatımlarına göre, Bedri liderle bu son karşılaşmasına kadar onunla tartışmaktan kaçınmıştır. Çünkü eskiden de aralarında bir tartışma geçmiş ve Yağan bir kadro toplantısında eleştirilmiş, özeleştiri yapmak zorunda kalmıştır. Eleştiri ‘89’da cezaevindeyken yapılır. Konu, Devrimci Sol mahkemelerinde savunma yapan bazı avukatlara alınan tavırdır. Ama tartışılan Devrimci Solculuktur. Bedri “kariyerizm”, “popülizm” ve “pire için yorgan yakmak”la eleştirilmiştir. Mart ‘93 tarihli Devrimci Sol dergisinin 5. sayısında yayınlanan özeleştirisi ise, 31 Mart 1990 tarihlidir.
“Benim bu hareket içinde konum sorunum olamaz. Konum sorunu ancak kendine güvenmeyen, bulunduğu konumu, görevleri hak etmeyen, görevlerini yerine getirmekten korkan vs. birisi için söz konusu olabilir… Kendimi abartmışım… statükoculuk popülizm, liberalizm uç olguları bende de gizli yaralar açmıştır… Sana karşı bir konum hesabım mı? Söyleyecek tek kelime yok çünkü, her vesileyle senin misyonunun hareketimiz için önemi, benim için önemi konusunda ilgili her olayda ve söz konusu olay çerçevesinde her vesileyle söylemiştir…”
17 Nisan sonrası Almanya’ya geldiğinde Bedri eleştiri yüklüdür. Devrimci Sol’un örgütsel işlerliğine, özel olarak Dursun Karataş’a önemli eleştirileri vardır; hiç zaman geçirilmeden sorunların tartışılması ve çözülmesi yanlısıdır. Ancak eleştirilerini ortaya koyar ve tartışma başlatırsa, hemen “sabıkalısı” olduğu kariyerizmle suçlanacağı ve “yanlış anlaşılacağı”ndan kaygılıdır. Özeleştirisinde bu konu üzerinde de durmuştur: “.. seni tanımlamaya çalışırken yanlış anlaşılırım kaygısına kapılmadan düşüncelerimi ifade edebilme güvenini bugün her zamankinden daha çok istiyorum.” Uzunca bir süre bu nedenle eleştirilerini gündeme getirmemiştir. Üstelik bir başka susma nedeni, kendisinin yer almadığı merkez komitesinde başkalarının bulunduğunu ve onların Karataş’ı eleştirip düzeltici etken olacaklarını varsaymasıdır. 17 Nisan ve merkez komitesinde olabileceğini tahmin ettiği militanların ölümünden sonra bu olanağın da kalmadığını ve artık MK’ne alınması gerektiğini düşünmektedir. Ayrıca bundan böyle eleştirilerini ortaya koymaktan kaçınamayacağı, bu görevin kendisi ne kaldığı görüşüne gelmektedir.
Darbe Ya Da Müdahale
Almanya’ya son gelişinde lidere eleştirilerini açar. Yakın arkadaşlarına göre, kendisine “Bütün görevlerini bırak, bir ay düşün denir. Karataş, Yağan’ı MK’ne almayı düşünürken, eleştirilerini dinlediğinde hayal kırıklığına uğramıştır. Ama Bedri Yağan da tasfiye edildiğini düşünerek bin hayal kırıklığı yaşamaktadır. Bir süre düşünür ve harekete geçer. Önceden beri mi bir “ekip” ya da “hizip” oluşturdukları yoksa “görevlerini bırak” talimatından sonra mı bir araya geldikleri belli değildir; ancak “2. Adam”, iki arkadaşıyla birlikte duruma müdahaleye karar verir. Bu iki kişiden biri Avrupa sorumlusu, diğeri yazı işleri sorumlusudur. Uygulama Bedri ile yazı işleri sorumlusu tarafından yapılır.
Tarih 13 Eylül 1992. Güneş Devrimci Sol için ilginç bir tarzda doğmakta, örgüt tarihinde örneği olmayan bir gelişmeyle karşı karşıya kalmaktadır.
Bedri ile yanındaki arkadaşı sabah banyodan çıkarken Dursun Karataş’ı tutuklarlar. Silahsız olacağı böyle bir anı seçmişlerdir, çatışma ihtimaline meydan verilmemek istenir. Karataş evin alt katında bir odaya kapatılır. Karataş’a örgütsel sorunların tartışılması için kendilerine başka yol bırakmadığı söylenir. Bedri, “Olay üzücü, böyle yapmak istemezdik. Yapacak şey yoktu” der ona. Örgütün arşivine, telefonlara, merkezi yayın organına, kasaya el konur.
Lider’in tavrı ne olur?
Dursun, aynı gün vasiyetini yazar ve ölüm orucuna başlar. “Darbecilerle bir işinin olmadığını” söyler.
Birkaç gün sonra kendisine “yoldaşlar” başlıklı bir yazı verilir. Bunda müdahale ya da darbenin gerekçesi ve önerilen çözüm yazılıdır. “Hareketimizin art arda gelen darbeler, kayıplar karşısında giderek aşılmaz boyutlara ulaşan örgütsel tıkanıklığını bilen, tanık olan bizler, başka hiçbir çarenin kalmadığı koşullarda müdahale etmiş bulunuyoruz.” Yazı, daha sonra da işlenecek başlıca üç iddiada bulunuyordu: 1. Dursun Karataş keyfi bir yönetim uygulamaktaydı. 2. Bir Merkez Komitesi yoktu, kollektif bir önderlik bulunmuyordu ve Karataş “ben merkezci” bir yönetim anlayışına sahipti. Konumunun tehlikeye sokabilecek ileri kadroları yıpratma ve tasfiye eylemindeydi. 3. Operasyonlar, üzere nedeni, niçiniyle aydınlığa çıkarılmalı, soruşturma konusu yapılmalıydı. Sonraları her şeyin Karataş’ta merkezileştiği örgütlenmenin, örgütün telefon ve fakslarla yönetilmesini zorunlu kıldığı, bunun ise örgütü operasyonlara açık hale getirdiği söylenecekti.
Karataş, örgütün onay almış, meşru yönetimine karşı darbe yapıldığı görüşündeydi ve derhal 13 Eylül öncesi koşullara dönülmesini istiyordu. “Darbe”, darbenin meşru olup olmadığı, tartışmaların odağına gelip oturdu. Mücadele dergisi darbeciliğe karşı savaş açtı. Devrimci Sol adlı merkez. yayın organı ‘80 Eylülü öncesi 4 sayı çıkmıştı. Müdahale ile el konduktan sonra bugüne kadar 4 sayı daha yayınlandı. 8. Sayısı çıktıktan sonra, Devrimci Sol adlı yayın organı yeniden bu kez Dursun Karataş tarafından 5. sayısıyla Mart ‘93’de yayınlanmaya başladı. Şu anda iki tane Devrimci Sol dergisi ayrı ayrı çıkıyor. Mart ‘93’de çıkan örgütün merkez yayın organı “Darbeciliğe tasfiyeciliğe karşı ideolojik mücadele derinleştirilmelidir” başlığıyla yazdığı yazıda şu görüşlere yer verdi:
“Sınıf mücadelesinin doğal seyri içinde karşımıza çıkabilecek her türlü olumsuzlukla karşılaştık. Devrimci hareket bütün bunları aşarak bugünlere, ‘Partinin Arifesi’ne kadar ulaştı. Halkın umudu ve geleceği olma noktasında önemli bir aşamaya geldi.
“Devrimci hareket işte tam bu noktada içindeki düşman tarafından hançerlendi. 13 Eylül darbesi önderliğe, kadrolara, Devrimci Sol’un yarattığı geleneklere ve değerlere sürülen kara bir leke oldu. Hukuk, ahlak, devrimci kültür, devrimci yöntemler, karşı devrimci bir yöntemle ayaklar altına alındı. Darbecilik karşı devrimci bir yöntem olarak 15 yıllık tarih imiz içerisinde karşılaştığımız ve bizi aylarca yolu muzdan alıkoyan lanetlenmesi gereken bir kirdir.”
3 Mart tarihli 6 sayfalık bir yazı yayınlayan “darbeciler” ise, “darbe” yaptıklarını kuşkusuz kabul etmezler, ama önemli olanın darbe yapıp yapmamak tartışması olmadığını söylerler. Bu nitelemeden çok da gocunmazlar hatta, “darbe olarak değerlendirilse dahi, toplumsal bir olayı kişilerin ihtiraslarıyla açıklamak, idealist metafizik bir yaklaşımdır” derler. “Devrimci bir örgüt içinde darbe olmaz” şeklindeki görüşünü de şöyle yanıtlarlar:
“Devrimci bir örgütün zaafları, örgütün devrimci niteliğine gölge düşürüyorsa, mekanizmaları yoksa, boşluk nasıl telafi edilecek? Onay verilen örgüt yöneticileri ömür boyu bu görevde kalacak insanlar mıdır? Örgütümüz bir kişinin mülkiyetine geçirilmiş tapulu bir mal mıdır? Bu yöneticiyi denetleyecek hiçbir organ ya da kurul yoksa ve en önemlisi suçlanan yönetici her türlü yetkisini kullanarak kendisini eleştirenleri tasfiye etmeye çalışıyorsa ne yapılacak?
“… Son 1,5 aylık süreçte yaşananlara baktığımızda bugün açıkça şunu söyleyebiliriz: 13 Eylül öncesi hareketin yönetimi derin ve ciddi bir kriz içindeydi. Bu krizi aşmak için girişilen tüm çabaların önünü tıkayan D.K, sonuçta bir şekilde aşılmalıydı.İşte bu noktada gündeme gelen 13 Eylül tavrının haklı zemini, süreç içinde pratik olarak gerekliliğini açığa çıkarmıştır. Bu noktada bize düşen esas görev ise 13 Eylül tavrına neden olan iddiaların ciddi bir şekilde sorgulanmasıdır.”
Peki, bugüne nasıl gelindi?
“Darbeciler” son ana kadar D. Karataş’ın “önderlik”ine karşı çıkmazlar; eleştirileri, onun M.K üstündeki konumuna ve ben merkezci yönetiminedir. “Darbeciler”in merkez komitesinde D. Karataş kesinlikle bulunacaktır.
Protokoller İmzalanıyor
Karataş tutuklandıktan sonra üç kişi tartışıyorlar. Birkaç protokol yapılıp nasıl davranılacağı konusunda, anlaşma sağlanmaya çalışılıyor. İlk kez Karataş bir protokol yapmayı öneriyor. 24 Eylül’de imzalanıyor anlaşma. Sınırlı sayıda sorumlu ile bir platform oluşturulacak, burada sorunlar tartışılıp çözülmeye çalışılacaktır. Yürümüyor. Yürümemesinde iki cenah da birbirini suçlu ve isteksiz gösteriyor.
Bu arada 5 Ekim’de Karataş bulunduğu odanın pencere demirlerini yerinden çıkartarak üstünde pijamalarla kaçıyor. Hemen ülke içinden ileri bir kadroyu arayarak durumu bildiriyor. Bunun üzerine hızlı bir telefon trafiği yaşanıyor. Sonunda ülke içinin aracılığıyla ve verilen teminatlarla anlaşma sağlanıyor. Sorun, düşman sevindirmeden ve hareketin prestijine zarar verilmeden, tartışılarak ve yaşananlar sorgulanarak çözülecektir.
Karataş kaçtığı yere dönüyor ve yeni bir protokol imzalanıyor. Sorunun çözümü için üç kişilik bir komisyon kurulacak ve geçici bir süre için her şey bu komisyona devredilecektir. Komisyon, biraz da bir uzlaşma aracı olarak kuruluyor. Üç kişinin kim olacağı üzerinde anlaşılıyor. Biri zorlukla üç kişi yurtdışına çıkıyor. Ancak bu komisyon da çalışamıyor. Sonunda örgüt neredeyse atıl hale getiriliyor ve sorunun çözümü için seferber olunuyor. Bu dönem hakkında iki farklı iddia var. “Darbeciler”, bu dönemde örgütün Karataş’la birlikte yönetildiğini, onun alınan bütün kararlara ortak olduğunu ve katıldığını, ondan habersiz hiç bir şey yapılmadığını ve kasa ve arşivin de herkesin kullanımına açık olduğunu söylüyorlar. Mücadele ise, 4 ay örgüt yönetiminin “gaspçılar’ın elinde olduğunu, imzalanan protokole sadık kalınmadığını ve “komisyonun iki üyesinin hareketin önderliği meşru yönetimi yanında tavır koyması, darbeciliği mahkum etmesi –ki biri de tarafsız kaldı– üzerine komisyon kararlarının tanınmadığını yazıyor. Bu dönem Devrimci Sol dergisinin 5. sayıdan 8. sayıya kadar çıktığı dönemdir.
Sorun, Kadrolar Dışına Taşıyor
Komisyon üyelerinin müdahalesiyle tutukluluk durumu sona erdirilip 12 Ocak’ta yeni bir protokol imzalanıyor. Buna göre, kadrolara gidilecek, sorun kadroların dışına taşırılmayacak ve böyle bir platformda çözülecektir.
Ancak 16 Ocak’ta “demokratik platformda, sorun kadroların da ötesinde tartışılmaya başlanır. Süreç hızla ilerler. Aynı tarihli bir deklarasyon yayınlanır. Mart ‘93 tarihli 5. sayı Devrimci Sol dergisi, “Hareketimizin ülke çapında tüm birim, alan ve bölgelerinin 16 Ocak’ta yayınladığı ortak deklarasyonu bu konudaki tüm spekülasyonları sona erdirecek nitelikteydi” diye yazar. Gerçekten de açık–gizli, yasal–yasadışı tüm birimlerin imzaları yanında önderlik, Malik ve Musa imzalarıyla yayınlanan belge, denetimin sağlandığı görünümünü veriyor.
Belgede, “darbeciliğe karşı mücadelenin bir siyasal onur savaşı” olduğu, “hareketin geleceğini ilgilendiren her türlü konu (nun) tartışılacağı”, “alınacak karar sonucunda kimsenin ‘ben yokum, ayrılıyorum’ diyerek çekip gidemeyeceği”, “meşru olmayan kişilerin kendi yönetim ve denetimlerinde kadroları toplayıp toplantı yapamayacağı ve karar çıkartıp uygulayamayacağı”, “darbecilerin hareketi meşru yönetimine teslim etmesi” gerektiği, “darbecilerin iddialarını kanıtlamaları için Özgür koşulların sağlanacağı ve güvenlikte olmaları için gereken her şeyin sağlanacağı” ve “her şeyde kadroların görev ve yetkilerinin olduğu” açıklanır. Ancak belgedeki imzalar ve gerekse oluşturulma tarzı eleştirilere neden olur.
Yasal Alan ve Deşifrasyon
Bedri’nin yakın arkadaşları şöyle konuşuyor:
“Dursun Karataş çeşitli demokratik platform alanlarını bizzat arayarak, nedeni üzerinde durmadan örgütte darbe yapıldığı ve kendisinin tutuklandığını, darbeye ve darbecilere karşı çıkılma.sı gerektiğini bildirdi. Şöyle diyordu: ‘Bunlar ayrılığı örgütlüyorlar, kadro toplantıları yapıp parmak hesabıyla işi bitirmeye çalışıyorlar.” Kadrolara güvenmiyor, onların bizden yana tavır aldığını ya da alabileceğini düşünüyordu. Bu sıra D. Karataş’ın telefon görüşmesi yaptığı insan sayısı tarihte görülmemiş boyutta. Demokratik platformda her alanda en az iki kişi onunla doğrudan görüşüyor. Dursun, geleceği kitlenin en geri kesiminde arıyor.
“Darbe lafı ve önderliğin tutuklanması duygusal bir atmosfer ve infial ortamı yarattı ve anında, üzerinde hiç düşünülmeden, demokratik platformda ‘darbeye karşı’ blok tavır alındı. Sorun ve tavır alış, diğer tüm birimlere demokratik platformdan açıldı. Bu sırada ulaşılan ilk ve ikinci cezaevinde, ortamın etkisiyle daha ileri gidildi ve ‘ihanet’ saptaması yapıldı. Bunlar peşi sıra açıklanan tavırları yönlendirdi. illegal alandan sorumlular genellikle taraf olmadıklarını açıkladılar. Darbe varsa darbenin zemini de vardır’, ‘tarafsız bir komisyon kurulup iddialar soruşturulmalı, D.K başkanlığında soruşturma olmaz’ diyorlardı. Onlar ‘en büyük tehlike’ olan ‘tarafsızlar’ya da ‘utangaç darbeciler’ olarak nitelendirildiler. Saflaşma ve ayrılık körüklendi.
“Cezaevleri ve demokratik platform dışındaki insanlar ‘iddialar ciddi bunlar mutlaka bir platformda tartışılmalı’ diye düşünüyor ve yazılarında bunu kimi açık kimi satır aralarında söylüyor.
“Dev–Genç, “mahallelere sürülüp ‘gidin şu komitenin altını oyun, meşru değildir’ deniyor. D K’ı destekleyen imzalardan bir kısmı, eski komitelerin yerine üye olmayanlardan yeni oluşturulan komitelerin imzaları. 12 Ocak’ta kadrolar, yeminli üyeler sorunu ele alsın denmişti. ‘13 Eylül öncesinin yeminli üyeleri platformunda halledilsin’ görüşünün karşısın ‘komitelerden üyelere, üyelerden kitlelere’ görüşüyle çıkıldı. Güvenlik sorunu, deşifrasyon hiç dikkate alınmadı, alınmıyor. Dursun Karataş “koltuğu m bende kalsın da ne olursa olsun diye düşünüyor.”
Bugün görünen, Dursun Karataş’ın duruma hakim olduğu ve denetimini sağladığı. Zaten görünür alanlardaki bu durumu “darbeciler” de kabul ediyorlar. Onların iddiası, diğer alanlarda durumun farklı olduğu şeklinde. Şimdi fiilen iki ayrı örgüt bulunduğunu, ancak tutulan yolun neden olduğu deşifrasyonun örgütü operasyonlara açık hale getirdiğini ve bugün için tek yapmaya çalıştıkları şeyin bunun tedbirini almak ve yeniden yerleşmek olduğunu söylüyorlar. “Tartışmanın böyle yürütülmesi büyük zorluklara yol açtı. Hatta illegal kadroların evlerini arayıp bulmaya çalışıyorlar. Örneğin İstanbul mahalleler sorumlusunun evi böyle deşifre edildi. İnanılmaz gibi ama, hemen bütün derneklerde Bedri perşembe sabahı saat 4.00’de Türkiye’ye giriş yaptı’ diye konuşuluyordu. Deşifreler zorluk çıkarıyor. Polisin ulaşamadıkları dahil hiçbir şeye güvenemiyorsun. Birçok şeyin yeni baştan, polisin ve D K’nın ulaşamayacağı şekilde kurulması gerekiyor. “Çok ileri iddialar, ama böyle diyorlar.
Yol Ayrımı
Dursun Karataş’ın başında bulunduğu Devrimci Sol, “darbecilik alt edilmişti?’, “bölünme yoktur, taraflar yoktur” diyor. “Önemli olan kurumlardır, kişiler ya da iddialar değil” görüşü savunuluyor. Halkın katıldığı geniş toplantılarda da sorunun tartışıldığını, halkın “darbecileri toplantıdan kovduğunu, İstanbul ve Avrupa dışında sorunun tartışıldığını, “darbeciler”in 3–5 kişiden ibaret olduklarını, tek tek sayılabileceklerini söylüyor Devrimci Sol militanı ve ekliyor “SDB’ler eylemleriyle belli olur.”
Evet, Devrimci Solda yol ayrımı yaşandı. Şimdi artık bazı insanların eski beraberliklerinin mümkün olmadığı bir döneme gelindi. Ama yol ayrımı bitti mi? Az ya da çok, hala bir takım insanlar, bir takım devrimciler farklılıklarını koruyor ve iddialı olduklarını ileri sürüyorlar. Kendilerini demokratik platformda ifade edeceklerini, örneğin dergi çıkaracaklarını söylüyorlar. Ancak bu, sorunun bir boyutu. Diğer bir boyut ise özellikle 3 Mart’tan sonra yaşanmaya başlandı.
Başlıca önemi, suç, yaptırım ve cezalandırmaya ilişkin olması. olan 3 Mart tarihli ve 1 Nolu D. Karataş liderliğindeki Devrimci Sol kararının son iki maddesi şöyle: ‘7. Örgütümüz bu karar ve talimatlara uymayanlara, her kim olursa olsun, gerekli yaptırımı uygulamaktan çekinmeyecektir. Hareketin çıkarları bunu zorunlu kılmaktadır. 8. Bundan böyle hareketin iradesi ve disiplini dışında harekete zarar veren, düşmanı güçlendiren her davranış suç kabul edilecek ve cezalandırılacaktır.” Ve bu kararın uygulamaya konduğu hemen tüm devrimciler tarafından görülüyor, duyuluyor. Yol ayrımı şimdilik en çok bu konuyu kapsıyor. Sadece Devrimci Sol içi bir yol ayrımı değil bu, tüm solu, bütün devrimcileri yakından ilgilendiriyor; duyduklarıyla kalbinden yaralıyor.
Sol İçi Şiddet Eğilimi
Şimdiye dek bize ulaşan bilgilere göre en az yirmi silah kullanımı olayı var. Dövme olayları ise daha yaygın.
Türkiye solu bundan çok çekmişti. 12 Eylül öncesi hemen her örgüt ve grup kıyısından köşesinden de olsa bir yanıyla sol içi çatışmalara bulaşmış ve bu, yalnızca gruplar arasında değil, devrimcilerin halkla ilişkilerinde de önemli tahribatlara yol açmıştı. İşte bir yol ayrımı: Ya sol içi çatışmalara yeni örnekler sunulacak ve belki hemen her devrimcinin üzerinde tartışılmamış bir concensus sağladığı bu konuda, ölmekte olan bir “gelenek” yeniden hortlatılacak ya da olgun ve kendine güvenli davranılacaktır. Sorumluluk, özellikle duruma hakim durumda bulunan devrimcilere düşüyor. İnfiale kapılmaktan kaçınmak, bir devrimciye el kaldırır ya da silah çekerken yüz kez düşünmek, en çok bu kararın sahipleri durumunda olan ama öte yandan da durumu denetim altına alanların işi olmalı. Gelişmeler onlara olgun davranmayı dayatıyor.
Biliniyor ki Devrimci Sol öteden beri, haklı ya da haksız sol içi çatışmalara bulaşmamış olmakla övünür. Bu, gerekli bir övünmedir. Ancak bu konudaki övünücülük şimdi, zor zamanda da hakkı verilerek uygulanmalıdır.
“Darbeci” olarak nitelenenler, belki de kendi bugünkü durumlarının sonucu olarak, sol içi şiddete karşı çıkıyorlar. Bedri’nin bir yakın arkadaşı şöyle diyor:
“Biz şimdiye kadar elimizi devrimci kanına bulamadık. Bundan sonra da bulamaktan kaçınacağız. Bu bütün solun sorunu. Geçmişte halka zarar veren çatışmalardan kaçınacağız. Bizden katledilen olsa bile cevap vermeyeceğiz. Ama siyaset yasağı konduğu anda kuşkusuz kendimizi savunacağız” diyor ve şimdiye kadar yaşananlardan şöyle yakınıyor:
“6 Mart öncesi şiddet kullanımı meşrulaştırılmaya başlandı. Tartışmaların önü tehditlerle alınmaya çalışıldı. Sonradan imha edilmesi istenen, el yazısıyla talimatlar var. DK şiddet, öngörüyordu. Provokatör ilan etme talimatları gelmeye başlamıştı. İlk şiddet kullanıldığında eleştirdik ve durumu destek almak için DK’a da ilettik, ama çok olumsuz bir yanıt aldık. Darbeciliğe karşı her şey mubah diye düşünülüyordu.
“6 Mart öncesi, bizlere ‘Manukyan’ın çocukları’, ‘gaspçılar’ gibi sıfatlar takıldı. Bu durum, 6 Mart’ta Bedri’lerin katledilmesiyle vicdan sorununa neden oldu. insanlar katliam karşısında şaşırdı, acı duydu. Sahiplenme, Devrimci Solculara hakim olan genel bir tavırdı. DK’ya ‘sahiplenilsin mi?’ diye sorulduğunda ‘sahiplenilsin’ dedi. ‘Şehidimiz’ diyorsak o güne kadar hakkında söylenenler gözden geçirilmelidir. Ama ne yapıldı? 6 Mart’tan sonra Bedri’ye toplantı için davetiye çıkarıldı. Tutuklamaya katılan diğer iki kişi için cezalandırılma kararı alınmıştı önceden. Bu açıklandı. Buna rağmen onlara da toplantı davetiyesi geldi.
“Kim DK karşıtı tavır alıyorsa ona saldırılar başlıyor. Arkadaşlarımızın kaldığını bildikleri evlerin önünde ateş ediyorlar. İnsanları gözaltına alıp dövüyorlar. Sorunu güç gösterisiyle çözmeye, insanları sindirmeye çalışıyorlar. İnsanları ya örgüte boyun eğersin ya da hiçbir şeyle uğraşma diyerek devrimciliği bırakmaya zorluyorlar. Ailemin yanında oturacağım, bir şeyle uğraşmayacağım deyinceye kadar dövülüyor karşı çıkanlar. Alabilirlerse, ellerinden ‘devrimciliği bıraktım’ diye kağıt alıyorlar.”
Bir yol ayrımı yaşanıyor. Örgütsel işlerlik sorunu etrafında dönüyor tanışma. Ve sorun da biraz bu noktadan kaynaklanıyor. Tartışmanın ideolojik–siyasal bir boyutu yok. Örgütsel işlerlik konusuyla sınırlı. Kuşkusuz, bunun da ideolojik kaynaklan vardır, ama sorunun, içinden çıkılmaz, görüntüsü, bu sınırlılığın eseri.71

ALTERNATİF (PKK Taraftarı): “Devrimci Sol, Kadro Kıyımına Yol Açan Nedenleri Türkiye Halkına ve Devrimcilerine İzah etmek zorundadırlar”
Burjuvaziye karşı savaşta şehit düşen devrimcilerin eylemleri ve sonuçları hakkında değerlendirme yapanlar, her şeyden önce, amaçları için yaşamlarını sakınmayan bu insanlara saygılı olmak zorundadırlar. En az bu kadar önemli olan diğer bir koşul ise, kedilerinin de sınıf mücadelesinde yüksek bir kararlılık, inanç ve pratiğin sahibi olmalarıdır.
Türkiye bu güne kadar Denizler, Mahirler başta olmak üzere radikal mücadele çizgisindeki devrimcilere “maceracı” vb. gibi birçok ithamda bulunulmuştur. Daha yakın bir tarihte PKK öncülüğü ve militanlarına da geleneksel solun ve reformist milliyetçiliğin “maceracılık”, “halkı katliama götürme”, “ölüme yatma”, “intihar çizgisi” vb. türünden en uç noktada ithamlarda bulunduğu bilinmektedir. Bu türden ithamlar burjuvaziye baştan teslim olmuş ruhların ifadesidir. Proletaryanın ve ezilen hakların kurtuluşu için dökülen her damla kanı, kendi kanımız olarak gördüğümüz, bu konuda hiçbir ayrıma gitmediğimiz ifade edelim.
Kısa bir giriş mahiyetini taşıyan bu sözler özellikle son bir yıldır Devrimci Sol pratiğinde yaşanan ev baskınlarındaki katliamlar üzerine düşüncelerimizi belirtmeye dönüktür. Burada amacımız Devrimci Sol eleştirisi değildir. Böyle bir yazı şüphesiz çok daha boyutlu olmak zorundadır.
Bedri Yağan ve dört arkadaşının Kartal Cevizli’de hunharca katledilmeleri, diğer katliamlardan daha acı verici olmamakla birlikte, çok daha düşündürücüdür. Bedri Yağan sıradan bir insan değildir. Öncesi ve sonrasında Devrimci Sol’un militan kadrolarına dönük açık bir kıyım hareketinin sürdüğü görülmektedir. Militanlar hep aynı tarzda şehit düşmekte, görülebildiği kadarıyla bu gidiş değiştirilmemektedir. İster çatışma, isterse infaz biçiminde gelişsin sonuç aynı çalışma tarzı, aynı konumlanma ve aynı mantıktan kaynaklanmaktadır. Tabii işin içinde gizli polis parmağının ne kadar olduğu ise şu an fazla bilinmemektedir. Kaldı ki bu, o kadar da önemli değildir. Çünkü gizli polis her örgüt içinde çalışır. Önemli olan, devrimci yaşam ve çalışma tarzıyla polis oyunlarını boşa çıkarabilmektir.
Son açıklamalarına ve çağrılarına bakılırsa, Devrimci Sol kendi içinde sancılı bir süreci yaşamaktadır. Devrimci Sol gerçeğini az çok bilenler açısından böyle bir sürecin yaşanacağını önceden görmemek mümkün değildir.
Devrimciler, kendi hayatlarını ucuzca ortaya koyup, her damlası, büyük değer taşıyan kanlarını ucuzca akıtamazlar. Hele böylesi vahşi bir sınıf düşmanına karşı savaş söz konusu ise, “kök kazıma” politikasını boşa çıkarmanın ustalığına sahip olmak zorundadırlar. Gladyatörlerin arenaya çıkışı gibi savaş alanına çıkmak, devrimci savaşçılık olamaz. Devrimci Sol çizgisi, devrimin militanlarını bir “gladyatör” düzeyine indirgediği için; ilkelliği ve baştan yenilgiyi temsil etmektedir. Eğer Roma arenalarında dövüşen gladyatörlerin kanı üzerinde alkış tutan seyirci tablosu Türkiye koşullarında da yaratılmışsa burada düşünmek zorunludur.
Hatırlanacağı üzere, geçtiğimiz günlerde Necdet Menzir, polis örgütü adına “Dev Sol’un kökünü kazıma andı içti. Bu görüntüyü TV ekranlarında bütün Türkiye izledi.
Buradan iki sonuç çıkarılabilir. Biri, ucuz bir biçimde “devlet bizden nasıl korkuyor, bizi tek tehlike görüyor” düşüncesiyle polisin yem olarak kullanıldığı arenadaki kör dövüşünün sürdürülmesi. Diğeri ise, bugüne kadar izlenen çizginin gözden geçirilmesi gereğidir.
Devrimcilerin yaşamları da ölümleri de kitlelere bir mesaj vermek, onları ayağa kaldıran bir karakterde olmak zorundadır. Devrimci Sol çizgisindeki arkadaşların şimdiye kadar ki bütün şahadet olaylarını bu ölçüye vurarak değerlendirmeleri artık acil bir zorunluluk haline gelmiştir.
Kayıplar sadece Devrimci Sol’un değil devrimin kan kaybıdır. Ve biz buna bu düzeyde de olsa müdahale etmek sorumluluğunu kendimizde görüyoruz.
Eğer kayıplar “devletin gücü” konusunda kitlelere yanlış mesajlar veriyorsa, yaşam tarzı, konumlanma ve eylem çizgisi, güven yerine güvensizliği geliştiriyorsa, bunu sadece Devrimci Sol’a dönük bir güvensizlik ve Devrimci Sol’un kayıpları biçiminde algılama gafletine düşemeyiz.
Devrimci Sol kadro kıyımına yol açan nedenleri Türkiye halkına ve devrimcilere izah etmek zorundadır.
Devrim uğruna akıtılmış kan üzerinde oynanamaz, yaşanamaz. Dökülen kana doğru sahip çıkılamazsa, bunun bedeli başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak ölçüde ağırdır.
Bedri Yağan ve yoldaşlarının şahadeti Devrimci Sol içindeki son gelişmeler dikkate alındığında çok daha fazla izaha muhtaç görünmektedir. Bunu sorgulamak, Devrimci Sol’un içinde bulunduğu durumu faydacı şekilde kullanarak sonuç çıkarmaya çalışmak değildir. Böyle algılamak ucuz politikacılık olur. Biz, hiçbir ayrım yapmadan devrim adına hareket ettiklerini söyleyen bütün yapıların burjuvazi karşısında örgütlü birliklerini korumalarından geliştirmelerinden; ancak güç alabiliriz. Bu noktadan sapmamak koşuluyla eleştiri vazgeçilmez bir silahtır. Eleştirimiz, izlenen çizginin zafer çizgisi değil, kör politika çizgisi olduğunu gösterebilmeye dönüktür. Bu çizgi, gücü doğru konumlandıramaz, doğru hedefe yönlendiremez, başarıya yürüyemez, güçlerin boşa harcanması, dağılma, parçalanma, tasfiye çizgisidir. Üstelik sadece siyasal planda bir tasfiyecilik değil, güçlerin fiziki tasfiyesini de içeren bir tasfiyeciliktir. Silahın doğru kullanılmadığı, bunun politik anlamına ulaşılamadığı durumunda yaşanacak sonuç ağırdır. Ve buna işaret etmek devrimci sorumluluk gereğidir.
Şehitleri saygıyla anıyor ve kanlarına sahip çıkmanın doğru örgüt ve mücadele tarzından geçtiğini bilerek, devrimcileri, bizleri yenilgiye mahkum eden hastalıklardan arınmaya bir kez daha çağırıyoruz.72

ODAK (Direniş Hareketi Taraftarı):
“Devrimci Sol’daki gelişmeler ve reel sosyalizm”
Modern revizyonizm denen görüşlere karşı çıkan ve henüz iktidara gelmemiş devrimci örgütlenmeler ve uluslararası sosyalist hareketteki bozulmalardan payını aldı. Öyle ki kendisini ilkesiz rekabette kaptırmamış, dar grup çıkarları uğuruna sol içi çatışmaya bulaşmamış, sol içi çatışmalarda cinayet işlememiş ihtilalci örgüt bulmak kolay değildir. Küba devrimi birçok ayırt edici özellikleriyle istisna oluştursa da, Küba geneli kurtarmaya yetmemektedir.
Üstelik Küba örneği bu yönüyle Türkiye devrimci hareketi tarafından pek anlaşılamamıştır. 20 Mart 1993 tarihli Mücadele gazetesindeki Adalet üzerine orta sayfa yazısı da bunu gösteriyor. Bu yazı Küba’daki yargılamalarla Moskova yargılamalarını bir tutuyor. Devrimci adalet konusunda Küba devriminin titiz çizgisini Moskova yargılanmalarının korkunç anormallikleriyle birbirine karıştırıyor.
Bozulma alabildiğine yaygın ve sanıldığından daha derindir. Bunun bilincine varıldıkça devrimci temelde bir yenilenmenin, aşınmanın zorunluluğu görülecektir. ML ilkelere dönüş temelinde bir yenilenme olmaksızın sosyalizm, kapitalizm karşısında üstünlüğü ele geçiremeyecektir. Reel sosyalizm denen bürokratik sistemlerin yaşadıkları bozulmalar ve kaçınılmaz çöküş ile ortaya çıkan gelişmeler bu gerçeği dayattığı için olumlu da olmuştur.
Devrimci Sol’daki gelişmelerin biz bu yönüyle ele alınmasını isteriz. Uluslar arası sosyalist hareketteki bozulmaların ülkemiz devrimci hareketine yansıması toplumumuzdaki köklü bürokratik gelenekler ve devrimci hareketimizdeki taklitçi alışkanlıklar göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir.
Devrimci hareketimi, ortaya çıkışından bu yana, bu tip bürokratik sosyalizm anlayışlarıyla kendisi arasında ayrım geliştirmeye çalışmaktadır. Sosyalizmin süreç içerisinde nasıl yozlaştırılarak tanınmaz hale getirildiğini gerek dünya gerekse ülkemiz solunda gözlemeye, analiz etmeye ve bunlardan ders çıkarmaya çalışıyoruz. Sosyalizmin Sorunları adlı çalışmamızda, Zafer ihtilalci Direnişle Ulaşacağız adlı çatışmada (bkz. Odak, s. 10–11) Saflarımızda örgüt Bilincini Geliştirelim ve Devrimci Şiddet Üzerine adlı yazılarda (bkz. Odak, s. 17–18) bu konu üzerinde durulmaktadır. Devrimci Sol’da yaşananlar, bu hareket hakkındaki teşhirlerimizde, ülkemiz solunda reel sosyalist anlayışlar üzerinde hassaslıkla durmakta, bu anlayışlardan uzak durmaya çalışmakta ve sosyalist hareketimiz içinde devrimci bir yenilenme çabası içinde olmakta ne denli haklı olduğumuzu ortaya koydu.
“Darbeci” Denen Grubun Eleştirileri”
Devrimci Sol dergisinin Mart 1993 tarihli 8. sayısı Bedri Yağanların görüşlerini savunmaktadır. Bu dergideki, “Tasfiyeci Hizip’in Dayatmalarını Boşa Çıkarıp Kendi İç Devrimimizi Gerçekleştireceğiz” başlıklı orta sayfa yazısında 13 Eylül olayı savunulmakta ve “D. K. hizbi” suçlanmaktadır:
Savaşımız, siyasi örgütsel planda ortaya çıkan ve mücadelemizi kesintiye uğratan ben merkezci bürokratik yöntemin anlayışına karşı gündeme gelen müdahalemizi yalan, demagoji, baskı, tehdit ve şantajla, ‘kan dökerim’, ‘silah konuşur’, ‘gerekirse bu hareketi atomlarına kadar parçalarım’ sorumsuzluğuyla boğmaya kalkan tasfiyeciliğe karşıdır.
Yazıda Mücadele gazetesinde çıkan yazılar eleştirilirken “darbe” konusunda şunlar söylenmiş:
… Yıllardır MK görünümü altında hareketimizi tek başına ve keyfi bir biçimde yönetim anlayışın bugün kalkıp da ‘aldatıldık, kirletildik’ demagojilerine sarılması tam bir yavuz hırsız tavrıdır. Evet bir kirletme ve aldatma vardır. Bu 1989’dan itibaren örgüt yönetimini ele geç irmek, bunu meşrulaştırmak için her türlü yöntemi (tasfiyecilikten şehitlerimizi hor görüp küçümsemeye, hakarete kadar) kullanan ben merkezci anlayışın yarattığı kirlenme ve aldatmadır. Yıllardır hareketi burjuva yöntemlerle ‘yöneten’ ve bunu kolektif iradeye katılım yönünde verilen ‘onay’la meşrulaştırmaya çalışan anlayışın bugün ’4 aydır yönetiyorlar, haber vermediler, aldatıldık, kirlendik’ yalanına sarılmasının ahlak ve geleneklerimizde yeri yoktur. Üçüncü günden itibaren gereken kişiler uygun tarzda haberdar edilmiştir. Keza kendisiyle on birinci gün yapılan ve karşılıklı onaylanan protokol vardır, çözüm platformuna kadar kimseye haber verilmeyecektir. Ve 1. 5 ay sonra ise bizzat kedisi ‘haber’ verme olanağına sahiptir. Hangi kirletilmeden, hangi 4 aydan, hangi aldatmadan söz ediliyor? Bunca belge, bunca tanık ortadayken sürdürülen bu demagoji, kirletme ve aldatma alışkanlığının sürdürülmesi dışında yorumlanamaz.
Dergide hareketin kişisel yönetildiği ileri sürülüyor: “Ki, hareketimizin tarihi boyunca hiçbir dönemde kolektif bir merkezi organı olmamıştır, oluşturulmamıştır.
Kadrolaşma ile ilgili şu eleştirilere yer verilmektedir:
Başta kadroların düşünen, araştıran, sorgulayan, mücadele içinde karşılaştıkları sorunların üstesinden gelebilen yaratıcı inisiyatifçi yanları gerilemiş, kırılmış, tartışmaya kapalı, kolektif işlerlikle zorlanan, yetersiz, yer yer kendine güvensiz bir kadro tipi ortaya çıkmıştır.
Dergide DK’ın hareketin merkezini yurtdışına taşımaya kalkıştığı ileri sürülerek hareketin uğradığı merkezi operasyonlarla ilgili de önderlik hakkında çok ağır kuşkular ileri sürülmektedir:
… Operasyonların teknik ayrıntısına girildiğinde ise ortaya çıkan tablo ‘önderlik’ hakkında çok daha vahim boyutlarda bir kuşkuyu gündeme getirmektedir ki, bugün ‘önderlik’in kaçtığı da budur.
Taraflar arasında teorik bir ayrılık görülmemekte, her iki taraf da Devrimci Sol’un teorik görüşlerini savunmaktadır.
Dursun Karataş’ın 13 Eylül’de zorla etkisizleştirilmesi bir kısım kadroların onayını almış olsa da hareket tabanında benimsenmediği ve tepki yarattığı görülmektedir. Bedri Yağan tarafı bunu DK taraftarlarının “duygu sömürüsü yapması”yla ve “hareketin kişiye bağlanmış olmasıyla” vb. açıklamaya çalışmaktadırlar. Şimdi duruma hakim görünen Dursun Karataş önderliği karşı tarafı “örgüt sırlarını deşifre etmek”, “operasyonlara yol açmak”, “hizipçilik yapmak” gibi iddialarla suçlu bulmaktadır. Benzer iddiaları karşı taraf da ileri sürüyor. Hatta 13 Nisan tarihli Gerçek dergisinde karşı taraftan aktarılan iddialar çok daha ağırdır:
Tartışmanın böyle yürütülmesi büyük zorluklara yol açtı. Hatta illegal kadroların evlerini arayıp bulmaya çalışıyorlar. Örneği İstanbul mahalleler sorumlusunun evi böyle deşifre edildi. İnanılmaz gibi ama, hemen bütün derneklerde “Bedri Perşembe sabahı saat 4. 00’de Türkiye’ye giriş yaptı” diye konuşuluyordu. Deşifreler zorluk çıkarıyor. Polisin ulaşamadıkları dahil hiçbir şeye güvenemiyorsun. Birçok şeyin yeni baştan, polisin ve DK’nın ulaşamayacağı şekilde kurulması gerekiyor.
Ders Çıkarmalıyız
Devrim için ölümü göze alarak yola çıkan insanlar arasında böylesi durumların ortaya çıkması, böylesi gelişmelerin yaşanması üzücüdür. Olayların daha kötü boyutlar alması da mümkündür. Onun için ilk elde bu tip şiddet hareketlerine son verilmeli ve kışkırtıcı tutumlardan uzak olunmalıdır. Sorunun serinkanlı ve barışçı çözümü mümkündür ve bu yol tutulmalıdır. Devrimci güçler arasındaki şiddet yalnızca çatışan taraflara zarar vermekle de kalmıyor; bütün devrimci güçlerin halk nezdinde itibar yitirmelerine yol açıyor.
Öte yandan, bu gelişmelerden ders alınmalıdır. Dar grupçuluğun, örgüt bağnazlığının, ilkesiz rekabet anlayışının, bürokratik liderlik anlayışının devrimci harekette yol açtığı sonuçlar ortadadır. Devrimci ilkelerin yararcı amaçlar uğruna hiçe sayılması belki bazı örgütlere ve kişilere kısa vadeli başarılar getirebilir ama bunu zararı devrime olacaktır. Bütün devrimciler bundan zarar göreceklerdir. Yaşadıklarımız karşısında anlayışlarımızı ve yöntemlerimizi köklü bir şekilde sorgulamalıyız. Amacımız nedir? Hizbullah tipi, İran tipi dinci fanatiklerden, Libya ve Suriye rejimi gibi anlayışlardan farkımız yalnızca kendimize taktığımız “Marksist Leninist” sıfatından mı ibaret olacak? Gerçekten de, reel sosyalizm denen bürokratik diktatörlükler bu anlayışlardan, bu rejimlerden çok mu ileriydi? Koca bir sistemin yozlaşması ve çöküşünden nasıl ders çıkaracağız?
Evet, bunlar düşünülmeli ve tartışılmalıdır. Elbette sınıf mücadelesi içinde, elbette pratik mücadeleyle paralel. Ancak anlık ya da dönemlik pratik gücü gerçeklerin ve devrimci amaçların üzerine koymadan…
Devrimci Sol’daki çatışmaların Küçük Armutlu’ya yansıması da çok enteresan olmuştur. Bilindiği gibi Küçük Armutlu “Devrimci Sol Güçler”in belli bir denetim sağladıkları bir bölge. Bu hareketin devrimle gerçekleştirmeyi amaçladığı “halk demokrasisinin” ipuçlarının ya da nüvelerinin görülebileceği bir alan. Oysa beklenen “halk demokrasisi” kendisini öteki sol siyaset yasağı şeklinde ortaya koymuştur. DY’un 1980 öncesi diğer siyasetlere Direniş Komiteleri adı altında yasakçı dayatmaları da geride bırakılmıştır. TC rejimi bile devrimcilere böyle bir yasağı uygulamaya cesaret edemezken devrimciler birbirine karşı bu tip yasakları gündeme getirebilirler mi? Ne adına? Devrim adına mı… Özgürlük adına mı… Demokrasi adına mı… Devrimci adalet adına mı?!!!
Devrim düşmanlarına, sosyalizm düşmanlarına bundan daha etkili malzeme verilebilir mi? İşte örgüt içerisinde ortaya çıkan sorunlar Küçük Armutlu’ya aynı şekilde sıçramıştır. Kendini güçlü hisseden tarafın zayıf olan tarafı zorla tasfiye etmesi! “Dış düşmanlara karşı uygulanan şiddetin” içimizdeki düşmana yansıması böyle kaçınılmaz olmaktadır. Polisin evleri başlarına yıkılan ev sahiplerine dediği ibret vericidir: “Biz üç kere aradık evini, ama böyle yapmadık! Bak, devrimciler ne yapıyor. ”
Eleştiriler karşısında kimse, ”içişlerimize karışılıyor”, “bize saygısızlık ediliyor”, “kontrgerillaya hizmet ediliyor” gibi kakıştırmalarla gerçeklerin üstünü örtmeye kalkışmamalıdır. Gerçeklerin tartışılmasından devrimcilerin korkusu olamaz. Devrimci Sol’un yaşadığı olumsuzlukların biz bu hareketin sosyalizm anlayışından, yani reel sosyalist yapısından kaynaklandığına inanıyoruz.
Sosyalizm özgürlük ve adalet anlayışını bürokratik iktidar mücadelesi uğruna çarpıtıp tasfiye etmenin, Marksist eleştiriyi dışlama tavrının, dar grupçuluk, örgüt bağnazlığı, ilkesiz rekabet ve bürokratik önderlik anlayışının er geç bu tür sonuçlara, hatta daha da vahim sonuçlara yol açmasını kaçınılmaz görüyoruz. Bu anlayışlar tahribatını yalnızca örgüt içi ilişkilerle sınırlamıyor; devrimci hareketin geneline zarar veriyorlar.
Mücadele gazetesinde okuduğumuz “darbeciliğe karşı mücadele” haberlerinden hareketin reel sosyalist eğilimlerinin kökleşmekte olduğu sonucunu çıkarıyoruz. Üstelik Türkiye devrimci hareketi ilk kez böyle bir kişi putlaştırmasına tanık olmaktadır.
Devrimci tutum bu hatalı anlayışları bilince çıkarmak ve onlardan arınmaktır.73

PARTİZAN (TKP/ML–TİKKO Taraftarı):
“Dev–Sol çevresinde yürütülen tartışmalar ve halk güçleri arasındaki sorun ve çelişmelerin doğru ele alınması üzerine”
Sınıf mücadelesi sert devrim güçleri ile karşı devrim güçleri arasında cereyan eden ve ifadesini anti goşist çelişmede, yani, çözümü için şiddeti öngören, dahası zorunlu kılan tek tip bir mücadeleden ibaret değildir. Bir yandan devrim safında yer almış güçler ile devrimi engellemek ve devrim güçlerini ezmek isteyen güçler arasında ölümüne bir savaş yaşanırken, bir diğer yandan da gerek devrim güçlerinin gerekse de karşı devrim güçlerinin kendi aralarında çeşitli çap ve düzeyde mücadeleler yaşanır. Düzeyi ne olursa olsun bütün mücadeleler, çelişkilerin birer görünümü, hatta çelişkinin kendisidir. Her çelişki aynı niteliğe sahip olmadığı gibi, çözümü için yürütülen mücadeleler de farklı biçimler almak zorundadır. Toplumsal katmanların çeşitliliğine ve bu katmanlar arasındaki çelişkilerin zenginliğine rağmen, bunlar iki temel gruba ayrılır: Bizimle düşman “yani, devrim ile karşı devrim arasındaki çelişkiler ve halk içindeki” yani, devrimci sınıf ve katmanların kendi aralarındaki çelişkiler. “Bizimle düşman arasındaki çelişmeler uzlaşmaz daha tam deyimle antagonist çelişmelerdir. Halkın saflarında, emekçi halk içindeki çelişmeler, uzlaşabilir çelişmelerdir. Halk içinde her zaman çelişmeler vardır, ama bu çelişmelerin içeriği devrimin her döneminde ve sosyalist kuruluş döneminde farklıdır.
“Bizimle düşman arasındaki çelişmeler ile halk içindeki çelişmeler farklı nitelikte olduklarına göre, farklı yöntemlerle çözülmeleri gerekir.
Kısacası birincide sorun, bizimle düşman arasına kesin bir çizgi çekme sorunu, ikincide ise doğruyla yanlış arasına kesin bir çizgi çekme sorunudur. ”
Marksistler, çelişmeleri tek tek ele alıp ait oldukları kategoriyi saptarlar. Bu konuda içine düşülecek yanlışlar, birçok yanlış siyasetlerin gelişmesine yol açacağı gibi, düşman karşısında devrim güçlerinin zayıflamasına, gerilemesine de yol açabilir. Örneğin halk içindeki çelişmelerden birini, düşmanla devrim güçleri arasındaki çelişmeler kategorisine dahil etmek, halk içindeki bu çelişmelerde yanlış yöntemlere başvurmaya yol açabilir. Düşmanla aramızdaki çelişmelerin çözümünde esas yöntem, şiddettir. Şiddetin halk içindeki çelişmelerin çözümü için kullanılması başta halka zarar verecektir. Devrimci örgütler veya gruplar arasında kullanılması, tarafların ikisine de zarar verir. Bunun diğer anlamı ise; düşmana yarar vermesidir.
Son günlerde ortaya çıkan ve devrimci bir örgüt olan Dev–Sol nezdinde yaşananlar, Partimiz TKP/ML’ye devrimci dostlarımızı uyarma görevini dayatıyor.
Partimiz TKP/ML, Dev–Sol’cu arkadaşlara “gelecekte hata yapmamak için geçmişten ders çıkarmak, hastayı kurtarmak için tedavi etmek” Marksist ilkesini hatırlatır. Faşist T. C, devrimcilerin birbirine girmesini iştahla beklerken, devrimciler geçmiş hataları tekrarlamak lüksüne sahip olmadıklarını görmeli, böylece çakalların iştahlı beklentilerini kursaklarına tıkamalıdır. Devrimciler kötü doktorlar gibi hastayı öldürme acemiliğine değil, onu iyileştirme görevine ve bilincine sahip olduklarını göstermek zorundadırlar.
TKP/ML, halk güçleri arasındaki sorunların çözümü için “şiddet”i öngören anlayışları bir kez daha kınamakta ve devrim mücadelesinde dost olarak gördüğü müttefiklerine bir kez daha hatırlatmaktadır: “İdeolojik mücadele öteki mücadele biçimlerine benzemez. Bu mücadelede kullanılacak biricik yöntem, kaba baskı yöntemi değil, sabırlı ikna yöntemidir.74

EMEĞİN BAYRAĞI (TKP/ML Hareketi Taraftarı): “Devrimci Sol Devrimci Öldürmeye Son Vermelidir”
Devrimci Sol içindeki ayrılığın kamuoyuna yansımasıyla birlikte ve hatta öncesinden başlamak üzere devrimcilere karşı şiddet yöntemi de devreye girdi. Şu ana kadar da işlevini sürdürmeye devam ediyor. Tutum ve yaklaşımlar bundan sonra da bu “kutsal” yönetimin devam edeceğini gösteriyor.
Ercan Temelli, Muammer Aydın 22 Nisan 1993 günü Gaziosmanpaşa’da ve 1 Mayıs günü Ercan Şakar, Almanya’nın Berlin şehrinde katledildi. Devrimci Sol’un DK kanadı mevcut durumda bu devrimcilerin öldürülmesi eylemini savunuyor. Bunları savunmakla da kalmıyor, devrimcilerin öldürülmesine karşı çıkan ve eleştiren herkese ayrım yapmadan önce aynaya bakalım diyerek karşı saldırıya geçiyor. Geçmişte Devrimci Hareket içinde uygulanan yanlış yöntemleri hatırlatarak bu gün kendisinin uygulamakta bulunduğu devrimci kanı akıtma tutumu meşrulaştırmaya çalışıyor. Nereden bakılırsa bakılsın kötü bir benzetme ama sorun burada bitmiyor. Asıl sorun, bu arkadaşların yaptıklarını savunmakta ne kadar zorlandıklarıdır.
Emeğin Bayrağı’nın 88. sayısında, devrimciler arası mücadelenin hangi yöntemlerle ele alınması gerektiğini işlemiş ve Devrimci Sol’un merkez kanadının iç mücadelede kullandığı şiddet yönteminin, Devrim ve Devrimci Sol’un değil, karşı devrimin işine yaradığını vurgulamış, mevcut gelişmenin boyutları itibarıyla bütün devrimci hareketin bir sorunu durumuna geldiğini belitmiş ve sonunda devrimci harekete bir bütün olarak zarar veren şiddet yönteminin terk edilmesini istemiştik.
Ancak Devrimci Sol, bu devrimci tutumumuzu, küçük burjuvazinin kendine özgü ruh haliyle ders vermek olarak algılama yeteneği gösterdi.
Tekrarlamakta yarar var. Bütün devrimci gruplar, Devrimci Sol Merkez kanadının devrimcilerin kanını dökmesine karşı çıkıyor ve buna son verilmesini istiyorlar. Buna karşı, Devrimci Sol’un merkezi kanadı saldırıları savunmaya devam ediyor. Bu savunu, önümüzdeki süreçte devrimcilerin ölümlerinin yine devrimcilerin eliyle gerçekleşeceğinin devam edeceğini gösteriyor ki, kendisine devrimciyim diyen hiçbir grup veya kişi bu duruma seyirci kalamaz, devrimci yöntemlerle karşı durmayı bir görev sayar.75

YENİ DÜNYA (TKP/ML–BOLŞEVİK Taraftarı): “Devrimcilik adına karşı devrimci eylem!”
Devrimciler…
Yoldaşlar…
Devrimci Sol, Dursun Karataş taraftarları 21 Haziran 1993 günü İstanbul’da “Devrimci Çözüm” dergisi bürosunu basarak, DEVRİMCİLERE KARŞI ŞİDDET eylemlerine bir yenisini daha eklemişlerdir.
“Devrimci Çözüm” dergisi bürosuna yapılan bu saldırı eylemi SOMUT OLARAK devrimcileri hedef aldığı için KARŞI DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR.
Devrimcileri hedef alan bu karşı devrimci eylem sonucu dördü ağır, yedi devrimci yaralanmıştır.
Polis, somut bu eylemi bahane ederek “Mücadele”, “Halkın Gücü” ve Marmara Özgür Der’i basarak 30’a yakın devrimciyi gözaltına almıştır.
Bu eylemin sonucundan da somut olarak görüldüğü gibi, devrimciler ve devrimci örgütler arasında şiddet kullanımı, şiddet eylemleri karşı devrimin işine yaramaktadır.
karşı devrim, devrimcilerin bu tür olumsuzluklarından ustaca yararlanmakta, devrime ve devrimcilere ağır zararlar vermektedir.
Dev–Sol’un her iki kanadından kadın ve erkek arkadaşlar,
Örgütlerinizi çatışmaların DERHAL ve ÖNKOŞULSUZ olarak durdurulması için zorlayın! Devrimciler arasında şiddet kullanımını ilke olarak REDDEDİN! Devrimci enerjinizi, silahlarınızı gerçek düşmana; emperyalizme, faşizme karşı yöneltin!
Devrimciler… Yoldaşlar…
Devrimci örgütler arasında şiddet kullanımının hiçbir haklı nedeni, hiçbir haklı amacı yoktur. Olamaz! Devrimciler arasındaki çatışmaların, karşı–devrime yarar!
Bir grup “YDİ” dergisi Okuru76

EMEĞİN BAYRAĞI (TKP/ML HAREKETİ Taraftarı): “Parti İçi Mücadele Leninist Öğretim ve Devrimci Sol”
Ülkemizde devrimci hareketinin önemli örgütlerinden biri olan Devrimci Sol’da bir süreden beri yaşanmakta olan iç mücadele, ayrılıkların yanı sıra trajik sonuçlara da yol açtı.
Devrimci mücadelede hem tuttuğu yer açısından, hem de militanlığı ve ataklığı açısından önem taşıyan Devrimci Sol, ayrıca uluslar arası devrimci ve komünist hareket içinde sağcı liberal burjuva savrulmamalara karşı devrimci bir konumda yer aldığı için de önem taşıyan diri devrimci bir güçtür.
Devrimci Sol’da iç mücadele olarak başlayan sorun, yalnızca böyle kalsaydı, ya da iç sorun olmaktan çıkıp örgütsel ayrılığa dönüşmesi durumunda bununla sınırlı kalsaydı, komünist hareket Devrimci Sol’un bir müttefiki olarak varolan sorunun ideolojik içeriğiyle ilgilenir, gerekli görünse ideolojik mücadele yürütürdü.
Ancak sorun bu sınırları aşarak trajik öldürme olaylarına değin varan şiddet kullanımına, karşılıklı “suç” ya da “karşı devrimci” suçlamalarına değin uzandı. Bu durumda, iç ideolojik mücadele ve yöntemlerine ilişkin Leninist öğretiyi temel alarak ideolojik mücadele yürütmek gerektiği gibi, öngörülen “suç ve ceza”, “karşı devrimci” nitelemesi, gerçekleşen antidemokratik olaylar ve şiddete ilişkin de ideolojik mücadele, yalnızca gerekli olmakla kalmamakta, zorunlu hale de gelmektedir.
… Vurgulayalım ki, çizgi birliği olduğu halde – örgütsel sorunlar veya görüş ayrılıkları nedeniyle – örgütsel ayrılığa gitmek, ilkesiz ayrılıkçılık, bireyci aydınların örgütsel anarşizmidir, çizgi ayrılığı olmayan Devrimci Sol’daki ayrılık da böyle bir ayrılıktır, biz komünistler böyle bir ayrılığı gerekli görmediğimiz gibi karşıyız da. BY taraftarlarının “darbeci” yöntemini, “tutuklama” gibi antidemokratik yöntemleri de onaylamıyoruz. Yine böyle bir ayrılıkta – herhangi bir tarafın bizlere doğru ideolojik yakınlaşması söz konusu olmadığı için – taraf tutma gibi kaygımız da asla olamaz. Tam tersi çizgisel ayrılığa dayanmayan her ayrılığa ilişkin olduğu gibi, Devrimci Sol gibi sağcı liberal savrulmalara karşı çıkan radikal devrimci bir örgütteki çizgisel olmayan bir ayrılığa daha da çok karşıyız. Ama bütün bunlar örgüt içi mücadelede, ya da örgütsel bunalım ve ayrılıklarda “şiddet”e başvurulmasına karşı olmamızla çelişmez, tam tersine tutarlı bir bütünlük oluşturur.77

HEDEF (TDY Taraftarı):“Devrimci Kamuoyuna ve DS’ye Çağrı”
Devrimci Sol bir iç mücadele yaşıyor. “Bu Devrimci Sol’un kendi iç sorunudur, bizi ilgilendirmez” diyemeyiz. Kaldı ki yaşananlar devrimci örgütlerde dönem dönem ortaya çıkması kaçınılmaz iç tartışmalar düzeyini çok aşan şiddetli bir çatışmaya dönüşmüştür. Hatta Kontrgerilla’nın Devrimci Sol’a karşı yürüttüğü psikolojik savaşın boyutlarını aşan biçimlerde taraflar birbirlerini suçlamaktadır. Giderek tırmanan tartışmalar Devrimci Sol’u aşan, tüm Devrimci Hareketi yaralayan boyutlara ulaşmıştır. Karşılıklı suçlamalar ve saldırılar devrimcilerin birbirlerine şiddet kullanmasına varmıştır. Bu durumda gelişmelerle ilgili siyasi tutum belirlemek kaçınılmaz olmaktadır. Devrimci Sol’da neler oluyor? Kim hangi tarafta? Kimler hangi düzeylerde etkili oluyor? Taraflardan hangisi kazanacak? Ve benzeri magazin konusu bir merak veya hafiye tavırlı açıklamalar bizi ilgilendirmiyor. Burjuva basını ve Kontrgerilla bunu fazlasıyla yapıyor. Ancak devrimci bir deney çıkarmak açısından bu sonuca yol açan örgütsel politik ve ideolojik sebepleri ciddi biçimde bizi ilgilendiriyor. Bu sorulara cevap aramak ve soruna bu temelde yaklaşmak devrimci bir tavırdır. Acil olarak taraflar arasındaki şiddete dayalı mücadeleyi normal devrimci gelenekler içerisine çekmek ve devrimcilere uygun gerçek bir tartışma ortamında çözmekte Devrimci Sol’un kendisi başka olmak üzere tüm devrimci hareketin çıkarı vardır.
Karşılıklı taraflar sürtüşmeye aynı mantıkla devam ederse şiddet kullanma tırmanacak ve siyaset yasağı vb. uygulamalara dönecektir. Burası son derece tehlikelidir. Olanaklar ve kadrolar şu veya bu oranda bölünmüştür. Tarafların iddialarına göre deşifrasyonlar ve polise açık konumlar artmıştır. Bu koşullarda şiddet kullanış her iki taraftan önce kontrgerillanın işine yarar. Yine aynı biçimde mevcut koşullarda silahlı mücadeleyi ve silahlı eylemleri kendisini ispat anlayışıyla ele almak da aynı sonuçları verecektir.
DS’deki ben merkezci anlayış da aynı mantıkla açmak istiyoruz. Demokratik örgütlerde ve kitle faaliyetlerinde ben merkezcilik sık sık ortaya çıkıyor. Aynı şey örgütler arası ilişkilerde de yansımasını buluyor. Biz daha çok örgüt içindeki yanıyla ilgileniyoruz. Dışa karşı olan ben merkezciliği en iyi kendi içindeki ortaya çıkan bu sonuçla kavramak mümkün. Bir örgütün dışa karşı politikaları kendi içindeki uygulamalarla paralellik içindedir. Kendi içerisinde farklı bir demokrasi kendi dışında farklı bir demokrasi hiçbir örgüt için geçerli değildir. Bir örgütün gerçek demokrasi anlayışı kendi içerisinde uyguladığı demokratiklikle ölçülür. Bu şaşmaz bir ölçüdür. Devrimci örgütler yeni insanı, yeni bir kültürü, yeni insan ilişkilerini kendi içerisinde yaratırlar. Devrimci örgütlerin gelecekteki özgürlük toplumunun protipi olarak tarif edilmesi bundan dolayıdır. Burada kısaca belirttiklerimiz sol liberal şekilsiz örgütlenmelerle uzak yakın ilgisi olan şeyler değildir. Örgütsel ilişkilerde demokratiklik ve demokratik işlerlik en çok savaş örgütleri için ihtiyaç duyulan şeylerdir. Bürokratik sol düzen örgütlerinin böyle şeylere ihtiyacı yoktur. Onlar da zaten bu ilişkileri modası geçmiş geri ilişkiler olarak değerlendirirler. Onlara burjuva demokrasinin ilkeleri yeterlidir. DS’de bugün yaşananlar ciddi olarak örgüt içi demokratik mekanizmaların yetersizliğini ortaya çıkarıyor. Bu mekanizmaların işlemediği bir yapıda, “önderliğe onay” belgeleri de uzun vadede yeterli olmayacaktır.
Baştan belirttik. Amacımız DS eleştirisi değil. Üstelik mevcut koşullarda böylesi bir tavrı fırsatçılık olarak ele alıyoruz. Bizim tavrımız hakem tavrı da değildir. Ancak bu tartışmaya suya sabuna dokunmamak için değil devrimci sorumluluğumuzla bir kısım olumsuzluklara müdahale edebilmek için girdik. Bunun için de öze ilişkin tespitler yapmaya çalıştık. Sıcak rekabet ortamındaki taraflara konumlarının kendi dışlarında nasıl yansıdığını anlatmaya çalıştık. Kaldı ki sorun tüm devrimci hareketi ilgilendirdiği oranda bizi de ilgilendiriyor. Özellikle düşmana verilecek kozlar açısından ve kitlelere yansıyacak olumsuzluklar yönünden düşmanın hızlandırdığı psikolojik savaş yöntemlerine daha fazla fırsat verilmemesi açısından uyarıcı olmaya özen gösterdik.
Şiddetli rekabet ortamının taraflar üzerinde ne yazık ki körlük derecesinde etkileri olduğu görülüyor, bunun diğer ucu da “benden sonrası tufan” anlayışı olan sorumsuzluğa varır. Yukarıda belirttiğimiz ‘siyaset yasağı’ ve ‘teslim ol’ çağrılarının tırmanarak varacağı sonuçları soğukkanlılıkla irdeleyelim. Sonuçları görmek için birazcık sağduyu, yeter. Bunun ötesi ise kendine güven, geleceğe inanç, devrimin anlık olanaklarla, geçici dönemlerle değil milyonların eylemiyle gerçekleşeceği bilincine sahip olmakla ilgilidir. Devrim kitlelerin eseri olacaktır. Kitleleri kazanmak mevcut taraflar arasında konum kazanmakla, güç kazanmakla olanak kazanmakla ilgili değildir. Tersine mevcudu kazanmak çabası politikada kaybetmeye, düşmanın imha zararlarının da ötesinde kitleler nezdinde ömür boyu silinmeyecek itibar kayıplarına açık bir tavırdır.
Asıl soru bundan sonra sorulmalıdır. “Darbecileri ezmek” veya “tasfiyeciliği ezmek” ve DS’yi bölmemek adına taraflar B. Yağan’ların ve İbrahim Yalçın’ların katli gibi benzeri katliamlara zemin hazırlar bir konum dalarsa daha da ilerisi karşılıklı şiddeti kullanma “sorgulama”, “tutuklama vb. yöntemlerle aynı sonuçlara varırlarsa bunun adı nasıl devrimcilik olur? Böylesi sonuçlar kimseye devrimcilik adına kabul ettirilemez. Bir bütün olarak devrimci kamuoyunun böylesi sonuçlar doğmaması için yardımcı olması ve siyasi tavır koyması gerekir. Kışkırtıcı, faydacı, fırsatçı yaklaşımlardan uzak sorumlu devrimci tavra bugün her zamankinden çok ihtiyacımız var.
DS kendi iç yetersizlikleri sonucu ortaya çıkan bu durumu en iyi sorunu politik düzeye çekerek aşar. Sorunun politikleştirilip siyasal boyutlar kazandırılması DS’yi ve bir bütün olarak kadrolarını eğitir. Ortaya çıkan deneyle tüm devrimci hareket için de öğretici olabilir. Devrimci hareket ve tek tek devrimci örgütler kendi iç sorunlarını açık kamuoyu önünde ve siyasallaştırarak çözme bilincine kavuşmuştur. Geçmişin kötü ve kirli sol içi şiddet uygulama geleneği bir daha dirilmemek üzere mezara gömülmelidir. Faşist diktatörlüğe karşı savaşın tüm örgütlere ve DS’ye çağrımız budur. Tüm devrimci örgütlerin bu zor dönemde gerçek dayanışmaya ihtiyacı her zamankinden fazladır. DS’ye dayanışma çağrımızı tekrarlıyor, tüm savaşan örgütleri benzeri doğrultuda tavır almaya çağırıyoruz.78

NEVROZ (KKP Taraftarı):
“Büyük Ayıp: Sol İçi Şiddet”
Cehalet, şiddetin anasıdır. Bilginin, mantının olmadığı yerde mantıksızlık hüküm sürer. Mantıksızlık ise, olaylar ve olgular karşısında akıl yolunu reddeder. Çünkü, yol yöntem bilmez, kestirme yöntemler seçer ve sonuçta çaresizlik akıl dışlılığı bayraklaştırır. Bir kez akıldışçılığın girdabına girilmeye görsün, tüm mantıksallık yok olur. Var olan değerler, ahlaki ölçütler, toplumsal hukuk kuralları, hümanizm ve bir bütün olarak insani yanlar rafa kalkar ve bunların yerine kural tanımazlık ikime edilir. Ya da, uç nokta olan şiddet yolu seçilir. Şiddetin her şeyi çözeceği ve yoluna koyacağı zor yöntemi uygulandığında sorun olmaktan çıkacak ve her şey eskisi gibi yerli yerine oturacak, ortalık sütliman olacaktır. Umulur ki, işleyen sürecin çeşitli etkileşimleri, gerekleri olarak oluşan ve patlayan olgu, zor yöntemiyle eski statüko içine hapsedilecek… Bu, cehaletin akıldışçılığın ve sübjektivizmin mantığıdır.
Türk ve Kürt Sol’u, sözü edilen mantıksızlığı, dozajı farklı düzeylerde olmak üzere, hep yaşaya gelmiştir. Zor veya şiddet olgusunu “Demokles’in Kılıcı” gibi içsel sorunlarda kullanmayı bir gelenek haline getirip, her şeye muktedir bir yöntem olarak algılamışlardır.
Devrimciler açısından zor olgusu çoğu kez yanlış anlaşılmış ve uygulanmıştır. Zor, değişime yönelmiş bir olgunun var olan nicel birikimini niteleme dönüştürmede bir etken olarak gerekir. Her hal ve şartta zor devrimcilerin başvuracağı bir yöntem değildir. Bu genel anlamda böyle, özel de Sol içinde zor yöntemi ise, devrimcilerin en uzak olması gereken bir olgudur.
12 Eylül öncesinde Kürt sol hareketleri arasındaki çatışmalar soruncunda yetişkin kadro ve sıradan köylülere varana kadar yüzlerce ifade edilen katliama dönüşmüş, bunun yarattığı olumsuzlukları ise hala duyumsamak mümkün. Aynı durum Türk Sol’unda da yaşanmış ve onlarca nitelikli kadro sırf farklı fraksiyondan olduğu ve kendi alanlarında politika yapmaya çalıştığı vb. nedenlerle katledilmiştir.
Halkı örgütlenmesinde ya da farklı siyasi anlayışların birbirini ikna etmede yöntem, doğrular ve bilimsel gerçeklikler, düşüncelerdir. Oysa kestirme yöntem olarak terörize etme seçilmiş, akıl dışılık bayraklaştırılmıştır.
Yine siyasi yapılanmaların birçoğunda içsel sorunların çözümünde şiddet olgusu başrolü oynamıştır veya tek yöntem olarak uygulanmıştır. Bu anlamda sicili kabarık olan çevreler biliniyor.
Devrimci komünist parti yada örgütlerde demokrasi, kolektivizm, demokratik merkeziyetçilik vb. normlar, sorunlar karşısında uygulanacak yegane yöntemler olacağına, bu Marksist işleyiş tarzı çoğunlukla rafta tutulmuştur. Rafta tutulmasının başlıca iki nedeni var: İlki, zaten bu Marksist işleyiş tarzlarının kavranılmamış olması soruncunda, uygulanır yöntemler olarak ihtiyaç duyulmaması, ikincisi ise, doğru işleyiş tarzının bilinç, esneklik, hoşgörü ve kendine (ideolojik politik) güven gerektireceğinden ve meşakkatli bir yol olacağından, bunun yerine her derde deva(!) şiddet yöntemi seçilmektedir. Bu, Türk ve Kürt Sol’unun (tümü değil elbet) büyük bir ayıbıdır.
Bu anlamda son birkaç aydır Devrimci Sol çevresinde yaşanıyor bu trajedi. DS’de başlayan iç sorunlar, kopuşma noktasına gelmişti ve sonuçta iki taraf olarak ortaya çıkılmıştır. Şu nedenle bu nedenle, haklı ya da haksız, gelinen aşamada iki olgu olarak varolmuşlardı.
Görünün o ki, gerçekler ne olursa olsun, ayrılan tarafa yönelik, D. Karataş öncülüğündeki taraf, ayrılığa tahammülsüz. Ayrılan kesime yönelik değişik dozda saldırılar gerçekleştirilmiş, bu saldırılar sonucu Muammer Aydın, Ercan Temelli, Ercan Şakar ile birlikte toplam 7 kişi yaşamlarını yitirirken, Ankara’da saldırıya uğrayan Mehmet Kılıç ağır yaralı olarak kurtulmuş ve diğer yandan Devrimci Çözüm Dergisine muhtelif zamanlarda saldırılar gerçekleştirilmiş en son olarak ise silahla yere yatırılan insanlar taranarak bir katliam provası yapılmıştır. Saldırı da 4 kişi ağır yaralanarak, tedaviye alınmıştır. Ayrıca değişik yer ve zamanda birçok insana saldırılmıştır. Ve bunlar “devrimci adalet” adına yapılmıştır. Saldıran taraf kim olursa olsun, bunun devrimci adalet anlayışıyla bir ilgisinin olamayacağı açıktır.
Bu davranış biçimi baştan da belirtildiği gibi devrimcilerin seçeceği mantılı bir yöntem olamaz. Bu, hırçınlığı, zayıflığın, ideolojik politik olarak kendine güvensizliğin bir sonucu olarak tezahür edecek davranış şeklidir. Devrimciler toplumu değiştirmeye, yeniyi kurtarmaya aday insanlar olarak her zaman medeni ve Marksist yöntemleri tercih etmek zorundadır. Kendine, çevresine ve topluma zarar verecek davranışlara tenezzül etmemelidir.
Sonuç olarak diyoruz ki, her iki taraf açısından da iç deşifreye yol açan, iç erozyona neden olan ve moralmen bir çok insanı devrimci kavgadan soğutan, düşmanı sevindirip avuç oluşturtan bu şiddet yöntemine son verilmelidir. Bunun yerine mantık, bilim ve dostane yöntemler tercih edilmelidir. İşlenen şiddet yöntemi, altından kalkması güç veballer doğuracaktır. Geç kalınmış da olsa, şiddet tercih edilmemek üzere kaldırılmalı, devrimci kanı akıtılmamalıdır.79

PROLETERYANIN YOLU (TKİH Taraftarı):
“Devrimci Sol’daki gelişmeler ve tutum sorunu”
Devrimci Sol’da 1992 Eylül’ünde başlayan iç kanama vahim boyutlara ulaştı. Öyle ki, bu örgütün yaşadığı olumsuzluklar giderek dar bir iç sorun olmaktan çıktı. Türkiye’deki komünist ve devrimci örgütleri tavır almaya mecbur eder hale geldi.
Öncelikle vurgulamalıyız ki, TKİH, Devrimci Sol’daki sorunun ulaştığı boyutlardan büyük bir üzüntü duymaktadır. Çünkü her şeyden önce bu sürecin ürünü olarak pek çok değerli kadro faşist cinayet mangaları tarafından yok edildi. DS, ciddi bir güç ve itibar kaybına uğradı. Faşist rejim ve onun katiller sürüsü ortaya çıkan çatlığı devrimci mücadeleye olan inanç ve güveni sarsıcı bir uçuruma dönüştürmek için her türlü metoda başvurdu. Zayıf unsurlarda umutsuzluğun, çürümenin tohumlarını ekti. Uluorta yayınlanan belgeler veya çeşitli yazılarda teşhir amacıyla yapılan açıklamalar devrimci sempatizanların ve sıradan insanın gözünde yalnızca Devrimci Sol’u değil, tüm komünist ve devrimci hareketi yaralayıcı oldu. Ve nihayet DS’nin örgütten ayrılan gruba karşı şiddet kullanma politikası geliştirmesi sorunu kangren haline getirdi. Birçok devrimcinin ölümü ve yaralanmasından ayrı olarak pek çoğunun daha aynı akıbete uğrayacağının açıklanması devrimci saflarda haklı bir tepkiye neden olurken, faşist diktatörlüğün sevince boğdu. MİT, siyasi polis ve kontrgerillanın bu fırsatı “iyi” değerlendirmeye çalışacağından ise kuşku yok. Ayrılan grubun politika yapmakta, örgütsel faaliyet sürdürmekte kararlı olduğunu ilan edip bu doğrultuda zayıf da olsa bazı adımlar atması, buna karşın Devrimci Sol’un cezalandırma ilanlarına bir yenisini eklemesi sorunu iyice derinleştirdi. Tüm bu olgular konuyu “iç mesele” çerçevesinde görmenin imkansızlığını ortaya koymaktadır.
Devrimci Sol’un, örgütsel mekanizmaların rotadan çıkarıldığı bir sırada fırsatçılıkla gasp edilen maddi varlıklarını (para, silah vb. ) geri istemesi haklı ve doğaldır. Devrimci Sol’un ayrılanları teşhir ve tecrit etmek, hatta becerebilirse bir çevre olarak bile örgütlü politika yapamaz hale getirmek için çaba harcaması da anlaşılırdır. Hatta, Devrimci Sol’un ayrılanları sonsuz bir kin ve öfkeyle teşhir etmeyi pek çok şeyin önüne geçirmesinin de bir mantığı var.
Fakat;
İnsanlardan “devrimciliği bıraktım” şeklinde imzalı belge alıp bunu yayınlamanın,
Öldürme veya yaralama amacıyla silahlı saldırıda bulunmanın,
Adam kaçırma türü eylemlere girişmenin,
Bu çevrenin başını çeken insanları “kontrgerillanın çocukları” olarak nitelemenin,
Yasal dergi bürosu basmanın, haklı zorunlu ve meşru bir yanı yoktur. Bunlar yanlıştır. Kabul edilemez.
Bu tip yöntemler birçok devrimcinin hiç de hak etmediği biçimde ölmesine yol açmakla kalmıyor, fakat aynı zamanda faşist katillere rahat bir provokasyon ortamı armağan ediyor. Devrimcilerin halk nezdindeki itibarını ciddi biçimde zedeliyor.
“Darbeci” olarak nitelenen çevrenin “Sol” değil, karşı devrimci olduğu iddiası temelden yoksundur.
Ortaya böyle bir pratik koymamışlardır. Teorik olarak da, karşı devrimci olarak nitelenebilecek bir çizginin savunucusu durumda değildir. Devrimci Sol’un bu tarz değerlendirmeleri aşırı zorlama ve yanlıştır.
Komünist ve devrimcilerin bu çevreye kaşı ilkeli bir tutum alması gerektiği açık bir konudur. Onlardan bazı taleplerde bulunulmalıdır. Fakat bu, Devrimci Sol’un ölümle cezalandırma veya düzene ve rejime kaşı politik mücadele yürütmelerine izin vermeme şeklindeki yanlış tutumunu mahkum etmeye veya o tutumların yanlış olduğunu açıkça ortaya koymaya engel değildir.
Bu tipten ayrılmalar ilk kez meydana gelmiyor. Örneğin, yakın geçmişte TKP/ML’nin DABK kanadının örgütten silahlı güçlerle ayrıldığı bilinen bir konudur. Ancak ayrılık nedeni ideolojik siyasi olmadığı, ayrılanların temel yönetici organa, MK’ya karşı büyüyen güvensizliğinden kaynaklandığı için ‘gerginlik’ belirli sınırlarda tutulabilmiş, köprüler tümüyle atılmamış, oportünist vb. nitelemelere rağmen, “karşı devrimci”, “kontrgerillanın çocukları” türünden uç noktalara vardırılmamıştır. Tüm karşılıklı eleştiriler ve suçlamalar mücadele pratiğinde yeniden sınanmış, bunun sonucunda da ayrılığın yanlışlığı görülerek, eleştirel devrimci bir zeminde yeniden bileşilebilmiştir. Devrimci Sol saflarında meydana gelenin en özgün tarafı, 13 Eylül günü DK’ın tutuklanışı ve belirli bir dönem örgütün bundan haberdar edilmeksizin yönetilmesidir. Bu durum iç kanamayı yoğunlaştırmış, yeniden kurulması olanaklı olan köprülerin temelindeki dinamit rolünü oynamıştır. Meydana gelen operasyonlar ve özellikle de tarafların birbirlerinin kişisel teşhirini esas olan, bu konuda pek çok değeri çiğneyen bir “mücadele” kampanyasına girişmeleri, üstelik de bunu örgüt içinden örgüt dışına taşımaları yeniden bir araya gelmeyi önemli ölçüde imkansızlaştırmıştır.
Fakat tüm bunlar Devrimci Sol’un bu çevreye karşı karşı devrimin faşist güçlerine karşı uygulanan yöntemleri kullanmasını haklı kılmaz. Eğer Devrimci Sol, önce devrimin çıkarı buna bağlı olarak örgütün çıkarı görüşüne sahipse hatta DS’nin çıkarı devrimin çıkarıdır diye düşünüyorsa, bu silahlı saldırı ve provokasyon ortamının ilerici kamuoyunda yarattığı tepki ve güvensizliği görmek zorundadır. Bedri Yağan’ın, Gürcan Aydın’ın ve diğerlerinin karşı devrimci olduğu, onlara uygulanan yöntemlerin bu gerçek üzerinde yükselmesi gerektiği görüşü ikna edici değildir. Bu temeldeki teşhir ve tecrit faaliyeti, “suç odağını susturma” politikası, Devrimci Sol’cular dışındaki devrimcilerin desteğine değil, olumsuz tepkisine yol açıyor. Hepsi bu. Ne denirse densin, ilerici kamuoyu Muammer Aydın’ın, Ercan Temelli’nin ölümlerini haklı cezalandırma değil, kabul edilemez bir cinayet olarak görüyor. Fethiye Pekşen’e yönelik saldırılar onay görmüyor. Eğer Devrimci Sol yazdığını yani kamuoyunun – en azından devrimci kamuoyunun – değerlendirmelerine konuyu yaklaşımına önem veriyorsa, gerçeğin böyle olduğunu bilmelidir.
Çağrı
Burada son olarak Devrimci Sol’a, gerekse de bu örgütten ayrılarak ve örgütlü bir grup olarak devrimci faaliyet yürütmek isteyenlere çağrıda bulunmak istiyoruz.
Devrimci Sol’a çağrı,
1. Devrimci Sol teşhir ve tecride yönelik politikasından şiddet unsurunu çıkarmalıdır. Öldürme, yaralama, baskın, kaçırma, “devrimciliği bıraktırma” şeklinde “belge” imzalatma yöntemlerine son vermelidir.
2. Konuyla ilgili olarak aldığı 3 Mart ve 7 Haziran kararlarını yeniden ele almalı, cezalandırmaya yönelik kararları iptal etmelidir.
3. Karşı devrimci, kontrgerillanın çocukları vb türünden değerlendirmeleri gözden geçirmelidir ve bunlara son vermelidir.
Devrimci Sol’dan ayrılan çevreye çağrı,
1. Eski örgüte ait olup şu veya bu biçimde ele geçirilen veya el konulan maddi olanaklar (para, silah vb. ) meselesinde örgütsel güçlere uygun çözüm bulunmalı, bu temelde bir iade gerçekleştirilmelidir.
2. Devrimci Sol adını kullanmaya, bu isimle yayın çıkarmaya son verilmelidir.
3. “Dursun Karataş Çetesi”, “Karşı devrimci DK” türünden nitelemeler gözden geçirilmeli bunlara son verilmelidir.
4. Silahlı misillemelere girişilmemelidir.
TKİH, Devrimci Sol’a ve ayrılıp yeni bir örgütlenme olarak faaliyet yürümek isteyenlere karşı tavrını ve geliştireceği ilişkilerin boyutunu saptarken, devrimci mücadele içindeki pratiklerini ayrı olarak çağrıda vurgulanan konulara ilişkin tutumlarını dikkate almayı komünist sorumluluğun bir gereği olarak kabul edecektir.
Devrimci Sol’daki iç kanama bitmiştir. Buna yol açanlar ayrı bir çevre olarak Devrimci Sol’dan kopmuşlardır. Devrimci Sol’un bu gerçeği görmeli, ayrılanlara karşı geliştirdiği/geliştireceği tavırlarda hatalı ve devrimci örgütlerin tepkisine yol açan yöntemlerden vazgeçmelidir. Doğru olan, sorumlu olan, gerçek olan budur.
Mevcut duruma gerek siyasi fırsatçılık temelinde, gerekse de mesnetsiz yaklaşanların tutumu Devrimci Sol’u bu sorunu kan davası haline getirmeye itmemelidir. Bu bedeli yürütülen mücadelede ikicilik temelinde politikalar oluşturma lüksüne sahip değiliz.80

YENİ DÜNYA (TKP/ML–BOLŞEVİK Taraftarı):
“Dev–Sol içindeki çatışmalar, bazı yanlış tavırlar ve bir çözüm önerisi… Bolşevik Tavır”
Dev–Sol’daki bölünme ile ilgili olarak diğer devrimci örgütlerin yanı sıra Bolşevikler de tavır takınmışlardır. Bolşeviklerin tavrının temel noktası, Dev–Sol içinde ortaya çıkan bölünme ve çatışmada her iki yanın da haksız olduğu noktasıdır.
Bugün her iki kanatça da devrimci gruplar arasındaki çelişkilerin devrimci olmayan yöntemlerle çözülmesini savunan anlayışlar açıkça savunulmakta, pratiğe uygulanmaktadır. Her iki yan da çatışmaları körüklemekte, şiddeti meşru görmekte ve uygulamaktadır, bundan sorası için de uygulayacaklarını ilan etmişlerdir; her iki kanat da devrimci normları terk etmiştir.
Her iki kanadın da yaklaşımlarının yanlışlığı açıktır. Bu ve benzeri tavırlarından dolayı bu iki kanattan birinin diğerine karşı destekler pozisyonlar yanlıştır, sorunu çözücü değil, tersine körükleyicidir.
Soruna çözümcü yaklaşmak demek, iki haksız yandan birini diğerine karşı kullanmak değildir, olamaz. Denilecektir ki, “DK kanadı saldırıyı yapan kesimdir, bunun için BY kanadı bu saldırılarda saldırıya uğradığı için haklı pozisyondadır. ” Somut durumda ve saldıran konumda olanlar (Ercan Şakar’ın öldürülmesinde ve cezaevi saldırısında) DK kanadının temsilcileridir. Bu kanat saldırı anında karşı devrimci pozisyonundadır. Bu olgudur ve bu tavır kökten reddedilmelidir. Eylemler karşı devrimci eylemlerdir.
Ancak burada çok önemli bir nokta da vardır: Diğer kanat da DK’cılar gibi davranmaya hazırdır, davranmıştır. Çıkardıkları bildiri ve belgelerinde ortaya koydukları şeyler de yapıcı olmayan, tehditkâr ve şiddeti körükleyen tavırlardır. Bugüne kadar ki olayların çoğunda DK’cıların saldırı pozisyonunda olmaları her iki kanadın da haksız olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Eğer ortada köklü bir kopuş ve özeleştirel bir yaklaşım yoksa, her iki kanadın da haksızlığı devam etmektedir ve somutta saldıran DK’cılar diye diğerlerinin yanında tavır alınamaz.
Buradan hareketle, devrimci örgütlerin DK kanadına karşı, BY kanadının yanında tavır takınması ve diğer kanadı devrimci çevreden dışlamaya dönük ambargoları yaptırımları doğru bir anlayışın ürünü değildir. Haksız yanlardan birinin diğerine karşı desteklenmesi, sorunu çözmeye de hizmet eden bir tavır değildir. Bolşevikler bu tavrı yanlış bir tavır olarak değerlendirirler.
Çözüm Önerisi
Sorunun çözümü, gerek devrimci grupların ilk bildirisinde, gerekse Bolşeviklerin ortaya koydukları tavırlarda belirtilmiştir: Devrimci örgütler arasında şiddet kullanımı ilke olarak reddedilmelidir, devrimciler arasındaki çelişkiler eleştiri, ikna, dönüştürme yöntemleriyle çözülmelidir. Bütün devrimci grupla, devrimci gruplar arasındaki çatışmaların devrime değil, karşı devrime hizmet ettiğinin bilincinde hareket etmeli, bu çelişkilerin çözümünde şiddetin kullanılmasını ilke sorunu olarak görüp ona uygun davranmalıdırlar.
Bu temel ilkeler ışığında, Dev Sol içindeki ayrılık ve sonrasında ortaya çıkan çatışmaların çözümünde tek doğru, her iki tarafın da kabul edeceği, tarafsız devrimci kişi ya da gruplardan oluşacak bir komisyonun (ya da komitenin) önünde tartışarak sorunu çözmeleridir. Böylesi bir komisyonun/komitenin oluşturulması öncesinde her iki taraf da komisyonda ortaya çıkacak tavra, alınacak kararlara uyacaklarını açıkça belirtmelidirler.
Dev–Sol içindeki ayrılık sonrasında tarafların şiddet kullanmaya ve birbirlerinden devrimcileri öldürmeye varan çatışmaların çözümünde tek doğru çözüm önerisi olan komisyon kurulması önerisinin gerek her iki tarafça değerlendirilmesi, gerekse de devrimci hareketlerce bu önerinin hayata geçmesi noktasında zorlayıcı davranılması tek doğru tavır olacaktır ve Türkiye. Kürdistan devrimci hareketi için, devrimci örgütler arasındaki karşı devrimci saldırılara karşı, devrimci bir geleneğin yaratılmasında bir ilk adım olabilecektir.81

ODAK (Direniş Hareketi Taraftarı):
“Sol içi çatışmalar artarak sürüyor”
“Erdoğan Eliuygun’un öldürülmesi Devrimci Adalet’e sığmaz”
Devrimci Sol’da ortaya çıkan bölünmenin ardından Dursun Karataşçıların Bedri Yağan taraftarlarına karşı ilan ettikleri 2 nolu karardan sonra Devrimci Çözüm dergisine silahlı baskın yapıldı. Dergiye baskın düzenleyen Dursun Karataşçılar içeridekileri silahla taradılar. Dergiye o gün ilk kez geldiği söylenen 15 yaşındaki bir kız aldığı bir isabet sonucu gözünü kaybetti. Açılan ateş sonucu toplam 7 kişi yaralandı.
Devrimci adaleti sağlama adı altında sosyalist bir dergiyi silahla basıp içeridekileri gelişigüzel taramak Türkiye’de ilk kez oluyordu. Olayın ardından Halkın Gücü gazetesi sahihi Rıza Güneşer öldürüldü ve Talat isimli şahıs ise yaralandı. Bedri Yağan kanadının yaptığı açıklamada Halkın Gücü Gazetesi sahibi Rıza Güneşer’in Devrimci Çözüm dergisine yapılan silahlı baskına katılan ve baskını yöneten ve başka benzeri saldırılarda görev alan kişi olduğu için, Talat isimli kişinin ise gene devrimcilere karşı silahlı saldırılara katıldığı için cezalandırıldıkları iddia edildi.
Devrimci Çözüm dergisine yapılan silahlı baskının ardından Dursun Karataşçılar Aydınlar Matbaasını basarak içerideki eşyaları tahrip ettiler ve Devrimci Çözüm dergisini basmaya devam etmesi halinde matbaayı yakacaklarını ileri sürdüler. Matbaa yakma tehdidi de Türkiye solu için yeni bir gelişme idi. Sosyalist basından çeşitli dergiler Devrimci Çözüm dergisine yapılan silahlı baskını ve aydınlar Matbaasının basılıp tahrip edilmesini ve yakılmayla tehdit edilmesini kınadılar. Basın özgürlüğünü savunmak için Aydınlar Matbaası önünde bir süre dayanışma nöbeti tutuldu.
Bu sorumsuz ve ilkesiz tutumlar Sağmalcılar Cezaevi’nde yatan Erdoğan Eliuygun adlı devrimcinin katledilmesine götürüldü. Saldırganlar kapıları birbiri ardından patlatarak üst kata çıkıp yanlarında getirdikleri silahlar ve şişelerle Erdoğan Eliuygun’un bulunduğu koğuşa saldırdılar ve Erdoğan Eliuygun’u öldürdüler. Saldırı sonucu 7 kişi de yaralandı.
Bu cinayetin nasıl acımasızca işlendiğini Mücadele dergisinden okuyanlar, eğer merhamet ve vicdan sahibi iseler insanlıklarından utanacaklardır. B u gözü dönmüş saldırı sonucu hayatını kaybeden Erdoğan Eliuygun Karacaahmet Mezarlığında Devrimci Sol şehitliğinde yatan kardeşi Hasan Eliuygun’un yakınındaki bir yere gömüldü. Erdoğan Eliuygun’un cenaze törenine bir grup ODAK taraftarı da katıldı. Mezarlıkta çok sayıda polis vardı. Cenaze çeşitli engellemeler nedeniyle saatlerce geç geldi. Mezarlık içinde yapılan dini törenin ardından Erdoğan Eliuygun’un tabutu omuzlarda taşınarak yürüyüşe geçildi. Devrimci Çözüm dergisi ve Devrimci Sol Güçler adına açılan çeşitli pankartlar bir süre sonra polis müdahalesiyle toplandı.
Erdoğan’ın mezarı başına gelindiğinde tabutun kapağı açıldı. Erdoğan’ın yüzündeki örtü kaldırıldı. Annesi ve babası öldürülen evlatlarını yüzünü defalarca öptüler. Annesi oğlunun çiçekleri sevdiğini söyledi ve Erdoğan’ın göğsünü karanfillerle süsledi. Oğlunun onurlu bir insan olduğunu, Dursun Karataş’ın hizmetine girmediği için, Dursun Karataş’ın emriyle ve devletin işbirliğiyle öldürüldüğünü iddia etti. Her ikisi de şehit olan oğulları Hasan ve Erdoğan ile gurur duyduğunu söyledi.
Mezarı başında söylenen türküler ve devrim andının ardından cenazeye katılan kitle mezarlık çıkışına kadar topluca yürüyüp, çıkışta dağıldılar.
Dursun Karataş önderliğindeki Devrimci Solcular bu cinayetle yetinmeyip 29 Temmuz’da aydınlar Matbaasını yakarak, devletin bile üstlenemeyeceği bir kötülüğü yaptılar.
Bu tüyler ürpertici cinayetler ve saldırılar hangi mantığın ürünüdür? Nasıl bir devrimci adalet anlayışı ki bu, silahla dergi basıyor ve darbeci diye 15 yaşındaki kızları gözünden vuruyor. İşkenceden yeni çıkmış yılların devrimcisini öldürüyor ve ilerici yayınları basan Aydınlar matbaasını yakıyor?
Sol içi çatışmalar ve cinayetlere karşı çıkmamız yüzünden dergimize bazı Devrimci Sol tutsaklarından, çoğu “Yaşasın Önderimiz Dursun Karataş!” ile biten mektuplar geliyor. Bu mektuplardan bizim “darbecileri” savunduğumuz iddia ediliyor. Kimisi “gözünüz aydın… oligarşi yakında sırtınızı sıvazlayacak” gibi tuhaf başlangıçlar yapıyor. “Aklınızı başınıza alın, yarın çok geç olabilir” yollu tehditler savuruyorlar.
Darbeci diye adlandırdıkları Bedri Yağancılara karşı yaptıklarını bize karşı da yapacaklarını ima ediyorlar:
“Darbeciler tarihin karanlığına gömülmeye başladılar bile. Onlarla birlikte destekçileri de boğulacaktır er geç. ”
Aralarında bize daha önce kaç devrimci kanına girdiğimizi unutturmaya çalıştığımızı söyleyenler de var.
Belli ki bu mektuplar ısmarlama yazdırılmış. Belli başlı sosyalist dergilere gelişigüzel yazılmış mektuplar.
Mektuplar bize “Tarihin sol içi çatışmalarla yazan sizler şimdi bize akıl veriyorsunuz” derken açıkça yanılıyor. Biz bugüne kadar hiç devrimci kanına girmedik. Sol iç i çatışmalara girmedik. Savunma maksadıyla bile, istemeden dahi olsa, hiçbir devrimciyi öldürmedik. Bundan sonra da hiçbir devrimcinin kanına girmeyi istemeyiz.
Biz yalnızca devrimci sorumluluğumuzun gerektirdiğini yapmaya çalışıyoruz. Vicdan sahibi insanların davranması gerektiği gibi davranma çabasındayız.
Biz yalnızca inandığımız şeyleri savunmaya çalışıyoruz.
Her türlü haksızlığa karşı çıkmayı, yalnızca faşizm adına değil, sol adına yapılan haksızlıklara da kaşı çıkmayı görev biliyoruz. Devrimci adalet anlayışımız budur.
Bu tür iftiraları, karalamaları, tehdit ve hakaretleri de üzülerek karşılıyoruz. Ancak kimse bizden devrimcilik adına, devrimcilere, tüm devrimci harekete, devrim davasına yaptıkları kötülükleri onaylamamızı beklemesin.82

DEVRİM (TİP ve TKP’nin Eski Kadroları tarafından çıkartılıyor): “Devrimci Sol’un Seçimi”
1992 Temmuz’undan sonra, aynı yıl içinde Devrimci Sol’un üst düzeyde birçok operasyon sonucu yara almasıyla başlayan örgüt içi merkezi düzeyde pratik örgütsel sorunların tartışılması, günümüze kadar gelen hareket içi şiddetin hazırlayıcısı olmuştu.
Bu gelişmelerin aktarımı, yorumu ve tartışması, örgüt içinde ayrışan taraflarca çeşitli biçimlerde devrimci kamuoyuna yansıtıldı. Burada, tek tek gelişmelerin bir aktarımı ya da değerlendirmesi yapılmayacak. Hareket kadrolar ve beyazları bunu belli ölçülerde yapmış durumda.
Devrimci Sol içindeki bölünmenin şu ya da bu düzeyde tarafı olunamaz. Bir kez, ortaya çıkan sorunu hareketin tarafları kendi aralarında ve örgüt iradesi ile çözmek eğiliminde olduklarını bir çok kez beyan ettiler. Doğrusu da budur. Örgüt iradesinin kendi sorunlarını çözmesi ilkesi herkesin saygıyla karşılayacağı bir ilkedir.
Ancak, örgüt iradesi ile çözme formülü, örgüt içi kanalların işletilmesi ve örgüt kadrolarının özgür iradelerinin karar süreçleri ile alacağı tutumun örgüt tarafından benimsenmesi şeklinde olur. Sorun çözülemediği noktada, ayrışmaya ya da süreç içinde ideolojik tartışmanın gelişmesinin sonuçlarına boyun eğilir. Devrimci Sol içindeki gelişmeler, örgüt iradesinin bu biçimde işletilmediği ve örgüt yapısı ve işleyişinin bu tür süreçleri işletecek biçimde olmadığını ortaya koymaktadır. Örgüt iradesinin anlamının, örgüt içi şiddet kullanma ile özdeş olarak görüldüğü ortaya çıktı.
Süreçte, hatalar, doğrular, yanlışlar ve yanılgılar iç içe girmiştir. Bu özünde, örgüt biçim, yöntem ve işleyişinin doğurduğu bir sonuçtur. Tek tek taraflar, kadrolar ve niyetlerden öte bir sorun vardır ve böyle bir sorun mekanizmadan kaynaklandığı kadar, onun zemini olan ideolojik politik biçimden ve kavrayıştan da kaynaklanmaktadır.
Ancak, Devrimci Sol, gelişim gelişime denk bir dönüşüm ve siyasal mücadelede açılım olanaklarını kullanmak ile tıkanıklık ve iç şiddete yönelmek arasında bir seçimle karşı karşıya gelmiştir. Bunun açık anlamı şudur: Bugün Devrimci Sol, örgüt içi şiddet noktasına gelmekle ve bunu sürdürmekle kendi devrimci misyonunu tartışır hale getirmiştir. İçine girdiği süreçten, soğukkanlı bir biçimde, gelişimi amaçlar tarzda ve ideolojik politik açılım arzusuyla çıkmak ya da devrimci kalmak ikilemini aşmak zorundadır. Bu ikilem, devrimcilerin kıyımını da getiriyorsa, olay Devrimci Sol’un da sorunu olmaktan çıkıyor demektir.
Devrimci Sol tarzı örgütlenmelerin, yöntem ve kavrayışının objektif sorunlarını, yine o örgütlenme tarzına bağlı olarak kondu biçimiyle, kişi ve kadro sorunları olarak görmek ve göstermek yeterli değildir. Bu nedenle ortaya çıkan Devrimci Sol içi şiddetin hiçbir pratik ya da örgütsel dayanağını gerekçe kabul etmek olanaklı değildir.
O halde, sonuç ne olursa olsun, öncelikle şiddeti ve olumsuz tüm sonuçlarını bir an önce ortadan kaldıracak önlemler alınmalıdır.
Bugüne kadar yaşanan, hatta devrimci yayınları basan tarafsız bir matbaanın tehdit edilmesine kadar uzanan, bir çok onurlu devrimci militanın ölüm ve yaralanmasına yol açan, birer intikam alma olayına dönüşen bu anlayışı, hukuk ve ilkeyi hiçbir zaman kabul etmek mümkün değildir.
Bayrampaşa Cezaevi’ndeki öldürme olayından sonra gelişebilecek bir şiddet eylemi, devrimci militan ve düzene saldıran ve gelenek olarak olumlanan bu hareketin tüm prestijini bitireceği ve bundan sonrası için mücadelemizde eski yerini alamayacağı bilinmelidir.
Devrimci Sol içi şiddet sürecinde zarar gören ve öldürülen tüm militanları saygıyla anıyor ve öldürülmelerini kınıyoruz.83

ALTERNATİF (PKK Taraftarı):
“Devrimci Sol Çıkmazı”
“İç devrim”, “Darbe”, “Devrimci inisiyatif”, “Tasfiyecilik, “Devrimci adalet ve hukuk”, “önderlik” gibi daha bir dizi değerlendirmelerle Devrimci Sol yapısında siyasal bir karmaşanın sürdüğüne tanık oluyoruz. Birbirine zıt birçok siyasi kavram ve tespitler, aynı yapı çizgisinin üzerinde yaşanıyor. Kuşkusuz bunu bir yapı içinde sürmesi gereken sınıf mücadelesinin gereği ve mantığı dahilinde yadırgamamak gerekiyor. Ancak görünen odur ki DS bünyesinde böyle bir mantığın ve zorunluluğun işleyişi, doğru bir rota da değil. Çünkü burada her şeyden önce siyasi tespit ve kavramların yerli yerine oturmadığını izlenen pratikler gösteriyor.
Dışarıdan bakıldığında denebilir ki, DS kendi içinde bir iç savaşı yaşıyor. Ancak burada savaşın kuralı nedir? Kaybeden kimdir? Hangi sınıf anlayışları çarpışıyor? Kendini gösteren şiddet, kime, kimlere yönelik olarak uygulanıyor? Bütün bu noktaların cevabı yine DS şahsında yaşanan olayların içinde yer almaktadır.
Avrupa’da, Ortadoğu’da ve ülkenin bir çok sahasında, çeşitli cezaevlerinde baş gösteren saldırı biçimleri, uygulanan şiddet ve baskılar DS içinde süren çatışmanın niteliğini vardığı boyutun ciddiyetini ele vermektedir. Adeta kirli bohçaların bir bir açılması, devrim adına devrimci kanın, değerin harcanması gözlenmektedir. Yaşanan bu “kavganın” devrime hizmet etmediğini görmekte hiç zorlanmayan çeşitli siyasi yapılar, farklı düzeylerde orta tepkilerini dile getirip uygun çağrılarda bulunmadan edemediler. Anlaşılıyor ki devrime hizmet etmeyen aksine rejimin iştahını kabartan bir seyir vardır. Bunu hemen herkes görüyor. Yine anlaşılıyor ki, sınıf savaşımının örgüt içi kuralları değil, aynı çizgiye bağlı tarafların kuralsızca yöntemsice yürüttükleri bir didişme söz konusudur. Ve öyle anlaşılıyor ki burada kazanılan değil kaybedilen devrimci değerler vardır. Açık ki burada olan proletarya ile burjuvazi arasında ya da bu nitelikteki çelişkilerin üzerinde yaşanan bir çatışma da değildir.
Birbirine kurşun sıkmanın, dövmenin, yol kesmenin, bir şeyleri gasp etmenin, insan öldürmenin, ihanetle suçlamanın, tehdit içinde yazıp çizmenin çatışmasını yaşayan taraflar ne söyleyip yazıyor, ne niyet taşıyor olsalar da yaratılan tablonun içine dolduran bu tutumla sol kamuoyunun vicdanını rahatsız edip öfkelendirmesi bir yana hiçbir devrimci yönteme, kurala, ahlaka kısaca sosyalizmin mücadele çizgisine uygun düşmemektedir.
Önce kısaca bu sonuçları hatırlayalım. İki tarafın birbirlerine karşı geliştirdiği tutum neticesinde rejim tarafından devrimcilerin katledilmesine yol açmıştır.
Sözde eleştirel bir çıkışla müdahale yapan “13 Eylül inisiyatifi” çizgi eleştirisi üzerinde yeni bir çıkış değildir. Kendi tanımlamalarında bu zaten çok açıktır. “… Çünkü biz ne yeni bir yapıyız, ne de ilkeleri, amaçları, hedefleri bilmeyen, açıklanmamış, her şeyiyle ‘yepyeni’ olma iddiasındayız. Biz biraz eskiyiz. Herkes tanıyor bizi… ” Ama yine de buna rağmen bu çıkışın ardından iyi niyet, anlamlı yönler, doğru görülebilecek yanlar, saygı duyulabilecek açılımlar belki görülebilir. DS çizgisinin geldiği nokta üzerinde atılan bir adım, yapılan eleştiri ve değerlendirmeler dikkate değer olabilir. Yakalanabilecek bu notalar elbette ki göz ardı edilmemelidir. Çünkü “13 Eylül İnisiyatifi” en azından DS çizgisinin çıkmazını yıllarca gizlemeye çalışan bir anlayışın kabuğunu bir yerinden parçalamışa benziyor. Böylece kendi sorucunu artık gizleyen yeni bir sonuç ortaya çıkıyor. Ne var ki bu çıkışın doğru siyasal temeli pek gözükmüyor. Bütün sorun “D. K”ya bağlanıyor. Çizgi temeli irdelenmiyor. “Önderlikle” saldırı hedefine alınıyor ama var olan çizgiye daha fazla oturma yansıyor, “önderlik” çizgiyi birbirinden ayırıp karşı karşıya koyma sergileniyor. Kısaca bu “çıkış” yeni bir eylem, örgütsel ilişki, yaşam ve bakış açısı mı getiriyor? Yansıdığı katarıyla hayır.
“Darbe”ye maruz kalan taraf ise, “sınıf kini”, “Devrimci adalet ve hukuk”, “suç ve ceza”, söylemiyle daha doğrusu yönelimiyle “Darbeci çete”leri kırmaya yok etmeye dönük elinden geleni yapmaya çabalıyor. İç sorunun iç hukuku ile çeşitli kararlar ilan ediliyor. Vurmalar, kırmalar birbiri ardı sıra geliyor. Kim haklı kim haksız, hangi kavram nerede hangi tarafın pratiğinde doru zeminine oturuyor hiç belli değil. Kavramlar karma karışık, pratikler zedeleyici, ezici, tıkayıcı, çizgi, örgüt, mücadele yönleri paramparça, dost düşman hedefi belli belirsiz, devrimci adalet, inisiyatif kimin elinde kimlere hizmet ediyor. Burada proletarya mı yoksa başka sınıflar mı temsil edilmek isteniyor. Karşı devrimin cephesine yönelik bir savaş mı veriliyor, yoksa devrimin adına kendi kendini yemenin bir çıkmazı mı yaşanıyor? Evet bir belirsizlik varmış gibi geliyor ya da bu ayrımları aramadan edemiyor insan.
Fakat yaşanan hiç de öyle anlaşılmayan bir kaos değildir. Öncelikle bunu çok iyi g2örmek lazım. Nedir bu yaşananlar? Devrim yolunda yükselen bir mücadelenin çabası mıdır? Önderliğe ve örgütsel birliğe bağlı bir arayışın olması gereken doğru yöntem ve pratikleri midir? Yoksa bir çıkmazın kedisini dayatması mı örülüyor? Evet bizce görünen tamamen bir çıkmazın varlığıdır. Bu DS çıkmazıdır.
Özetlersek: “13 Eylül inisiyatifine” bir çıkış göstermemektedir. Eğer bu yanıyla sınırlı bir tepki ve suçlama ile kalacak olursa mevcut çizgi, yaşanan tükenişi başka bir kanala taşımış olacaktır. DS çizgisinin devrim, sosyalizm, devlet, sınıf ve ulusal sorun, halk savaşı devrimci yaşam, örgüt ve eylem anlayışları, ülke, bölge ve dünyaya bakış açısı, çağı ele alış noktaları bir bütün olarak sergilenen 20 yıllık pratiğin dersleri ışığında sorgulanması yapılmadan eleştiri gücünün bu düzeye ve yoğunluğa taşınması gerçekleştirilmeden, “… Evet ‘yeni’ değiliz. Bir geleneğin, bir tarihin parçasıyız, devamıyız ve kelimenin tam anlamıyla sahibiyiz… ” denilerek geleneksel solculuğun geleneksel sonuçlarından kurtulmak mümkün olmayacaktır.
DS, geleneksel solculuğun çıkmaz bir sonucudur. Bu sonuç üzerinde DS’nin içinde bulunduğu durum aslında “yeni” bir sonuçtur. Bu çizgi üretebildiği bütün sonuçları açığa çıkarmıştır. Kendi kendini tüketmekten başka bir noktası kalmamıştır. İşte burada kedisini dayatan şey, en uç noktasına varılan çıkmazın doğru bir çıkışa dönüştürülmesidir. Yeni bir başlangıca yol açmaktır. DS örneğinin bugün daha da açık olarak öğrettiği şey, geleneksel solun içinde bulunduğu her düzeydeki çıkmazın artık yeni bir devrimci çıkışla aşılmasının zorunluluğudur.
Bu temelde diyoruz ki, devrimci inanç, kararlılık ve cesarete sahip kadrolar DS çizgisinin ulaştığı sonuçta kanatlardan ne birine ne diğerine takılarak doğru çizgi ve tavra ulaşmada gerekli atılımı gösterebilmelidirler. Güçlerini tüketen ve tükenen değil, örgüt, eylem ve kitlesel inanç üreten gelişmelerde birleştirmelidirler. Yazımızın amacı da budur. Devrimci eleştiriyi işlemesi gereken noktaya kadar çalıştırmaktır. Her düzeyde yaşanan çıkmazı, yeni bir devrimci çıkış sürecine taşımanın önemli bir yolu olan devrimci eleştiri gücünü doğru kavrayıp uygulamaya geçirmesini bilmektir.84

YENİ YOL (TROÇKİSTLER):
“Sol İçi Şiddet ya da Stalinist Miras”
Aydınlar Matbaasının yakılışı, Devrimci Sol içi mücadeleyi olduğu gibi sol içi şiddete de yeni bir boyut getirdi. Türkiye solu bugüne kadar oldukça kanlı hesaplaşmalar ve tasfiye temizlik geleneğinin her türlü örneğini şimdiye kadar defalarca yaşayan, hayata geçiren Stalinist sol ilk kez olarak örgüt içi hesaplaşmada kendi dışına bu kadar taşmıştır. İşin matbaa yakmaya kadar varması tarihsel olarak aynı kökenden gelenler de dahil olmak üzere, Stalinist solu “şaşkına” çevirdi. Üstelik de yakılan birçok grubun, dergi, kitap e afişlerinin basıldığı, polis tarafından da bu nedenle mimlenmiş, defalarca kapatılmak istenmiş bir matbaaydı. Devlet güçleri dahi matbaa yakmamış, böyle bir fütursuzluğa kalkışmamışlardı. Zaten DS içi mücadelede Devrimci Çözüm dergisine kanat geren çeşitli Stalinist gruplar en son olay üzerine veryansın ettiler. Çeşitli dergilerde sol içi ilişkilerin nasıl olması gerektiğine dair bir sürü yazı, makale yayınlandı. Ancak genel manzara elbette ki herkesin başkasının paçasındaki çamuru görmeye istekli olmasına karşın kendi pantolonundaki lekeler hakkında pek bir şey söylemeye niyeti olmamasıydı. Aslında bu da doğaldır. Her grup şimdiye kadar Stalinist geleneğe uygun olarak benzer yöntemleri gerektiğinde kullanmaktan kaçınmadı. Bu tür yöntemlerin bir tarihi yazılsa oldukça geniş bir külliyat tutacağı açık.
Esas sorun ise her zaman atlanmaktadır: Stalinizm. Bu zihniyetten kurtulmadıkça örgüt ve sol içi şiddetin örneklerini daha uzun süre görmeye devam edeceğiz. Bu açıdan, diğer Stalinist gruplarla DS arasında, ancak derece farkı vardır. Diğer bir deyişle, aralarında nitelik olarak bir fark yoktur. Geçtiğimiz günlerde, Gerçek dergisinin Teslim Töre’ye ilişkin karalama, tarihi hesaplaşma kampanyasından devrimci öldürmeye ve matbaa yakmaya kadar uzanan geniş bir yelpazedeki tavırlar toplamıdır söz konusu olan. Her grup, bu tür “antidemokratik” uygulamaları kendisi yaptığı zaman bir şey olmamış ve yapılanlar en doğal hakları imiş gibi davranıp kendi iç işlerine karışılmamasını istemekte; başkası yaptığında ise devrimciler arası ilişkiler üzerine göz yaşartıcı demeçler vermektedir. Moskova mahkemelerinden Lin Pio’ya, oradan Mehmet Şuhu’nun AKPMK toplantısında bir günde, her türlü emperyalist, sosyal emperyalist mihrakın ajanı olarak suçlanıp katledilmesine kadar çok zengin bir örgüt içi “demokrasi” tarihi vardır stalinizmin. Stalinizm sonuna kadar eleştirilip tasfiye edilmeden sol içi ilişkilere dair tutarlı bir söz söylemenin imkanı yoktur. Öncelikle herkes kendi kirli çamaşırlarını ve Stalinizmin bizansvari geleneğini gözden geçirmelidir.
Stalinizmin parti ve demokrasi anlayışına bir iki satırla da olsa değinmekte yarar vardır. Lenin’in parti içi mücadele anlayışını bürokratik diktatörlüğünü pekiştirmek ve farklı sesleri susturmak için yeniden “yorumlayan” Stalin, ideolojik mücadeleyi fiili tasfiye olarak değerlendirmiş, tek sesli muhalefetsiz bir parti geleneğini yerleştirmeye çalışmıştır. Zaten bu monolitik partide ortaya çıkacak her türlü farklı görüş, çatlak ses “revizyonist”, “emperyalizmin ajanı”, “Troçkist” vb. her türlü melanetle suçlanmayı hak etmiştir. Tasfiye süreci partiden ihraçla sınırlandırılmayıp fiziki imhaya kadar götürülmüş, olanların meşrulaştırılması için de Stalin’e uygun bir Lenin ve SBKP tarihi hazırlanıp bürokrasinin hizmetine sunulmuştur. O günlerden bu günlere Stalinist partilerin tarihi sürekli olarak çeşitli “komploların” ortaya çıkarılması ve her türden ajanın ve karşı devrimci grupların tasfiyesi ve fiziki imhası ile doludur. Zaten muhalefet demek, doğası gereği “emperyalizmin, burjuvazinin ajanlığı” demektir!
Stalinist solun benzer uygulamaları emekçi kitleler nezdinde solun prestijine büyük darbeler vurmuştur. Çeşitli Stalinist örgütlerin emekçilerin sosyalizme güvenini sarsmasında, sosyalizmin prestijinin sarsılmasındaki bu tür katkıları elbette inkar edilemez. Günümüzden bir örnek verilmek gerekirse, bir yandan daha bir gün önce omuz omuza mücadele verip yoldaş olan devrimcilerin birbirlerini katletmelerine karşı halkı duyarlı olmaya çağırmalarını halkımız nedense pek anlayamamaktadır. Benzer şekilde, bir yandan “sosyalist basın susturulamaz!” beyanatları ile devletin basın üzerindeki baskıları kınanırken, öbür yandan sosyalist dergilerin dağıtımını engelleyip matbaa yakmanın emekçi halkın özgürlüğü için ne gibi derin bir anlamı olduğunu da halkımız anlayamamaktadır. Bu türden eylemler halkın sola zaten kıt olan güvenini ortadan kaldırdığı gibi, en demokratik taleplerin savunulmasını dahi iyice zora sokmaktadır. Birbirlerini karanlık köşelerde katleden, matbaaları yakıp birbirlerinin dergilerinin dağıtımını engelleyen sosyalistler ne yüzle kitlelerden demokratik haklar, yargısız infazlar vb. sorunlarda duyarlılık bekleyeceklerdir?
Sorunun özü elbette ki sosyalist demokrasidir. Sosyalist demokrasi anlayışının benimsenip özümlenmesidir. Stalinizm sonuna kadar teşhir edilip tüm sonuçları ile ortadan kaldırılmadıkça, sosyalist demokrasi anlayışı benimsenmedikçe sol içi şiddet de, kitlelerin sosyalistlere olan güvensizliği de aşılamayacaktır. Sorunun sol yapılanmaların küçük burjuva olmalarından kaynaklanan sabırsızlık gibi psikolojik nedenlere indirgenmesi özürcü bir yaklaşımdır.
Ne devlet ne parti sosyalizm adına kimsenin hakkını gasp edemez, onları politik olarak mülksüzleştiremez, kendini kitlelerin yerine koyamaz. Bizim sosyalist demokrasi anlayışımızın özü de buradadır.85

ÖZGÜR GELECEK (TKP/ML–TİKKO Taraftarı):
“Türkiye devrimci hareketinin çifte standardına bir örnek ve güç önünde secdeye gelişi!”
Biz, devrimcilerin devrimci kanı dökmesine ilkesel olarak karşıyız. Devrimci kanına eli bulaşan bir “devrimcinin” devrimciliği bizce tartışılır. Ve tartışılması da gerekir. Devrimciye, silah çeken şiddet uygulayan, devrimci kanı döken birey iktidar erkinde (bu iktidar sosyalist bile olsa) yer aldığında, uygulayacağı metotlar burjuvaziden çok farklı olmayacaktır, belki de artacaktır. Unutulmamalıdır ki halk içindeki çelişkiler uzlaşır çelişkilerdir. Ve halk güçleri bu çelişkileri iyi tespit edip, doru bir yöntemle ele alırlarsa, bu çelişkilerin, çözümlenmemesi için hiçbir neden yoktur. Sorun bizce ilkeseldi. Öyle de olmak zorundadır. Nerede kime uygulanırsa uygulansın, karşısında yer alacağız ve almaya devam edeceğiz. Türkiye solu bu konuda iyi bir geleneğe sahip değildir. Bu türden olaylara anında tavır alma becerisi göstermemekte ve pek de çabalamamaktadır. Seyirci rolünü tercih etmekte, arada bir seyir tribününden mırın kırınlı birkaç söz sarf etmenin dışında, olumsuzluğun üzerine gitmemektedir. Türkiye’de hiç de küçümsenmeyecek sayıdaki devrimci “devrimci”, eliyle katledilmiştir. Ve sol genelde, seyircidir. Akıtılan bu devrimci kanları, tüm devrimcileri düşündürmelidir.
Sol içinde, iki çıban başı olarak gördüğümüz olaylar karşısında, solun tavrını biraz irdelediğimizde şunu görüyoruz. Genelde suskunluk, kimine biraz mırın kırın ama esasta tavırsızlık hakimdir. Az bir kesimi ise, bazen kraldan çok kralcı kesilme ve devrimci kanı dökülmesini alkışlama yüzsüzlüğünü sergileyebilmekte.
Olayları tek tek ele alacak olursak, Dev–Sol içerisindeki çatışma sonucunda akıtılan devrimci kanına kısmen tavır alınabilmiştir. Yurt içinde, yurt dışında ve cezaevlerinde Dev–Sol DK grubuna ve Dev–Sol BY grubuna tavır alıcı platformlar oluşturmak, kanın akıtılması engellenememişse de olsa; yine de kısmen tavır alınmıştır. TDH bu olay özgülünde üzerine düşen rolü oynamamıştır. Hatta TDH’ni eleştiriyoruz – ki yapması gerekeni yapmamıştır. Blok tavrıyla iki grubun önüne set çekip, devrimci kanı akıtılmasının önüne geçebilmeliydi.
Proletaryanın öncü partisinin bu olay karşısındaki hassaslığını; Dev–Sol’un DK grubu yermeye çalışarak, BY grubunu; “Himaye ettiğini, kucak açtığını, kendilerine kancan verdiğini, kendilerini kayırdığını, onların kontra çocukları olduğunu, bunu görmemenin de suç olduğunu” iddia edip, hatta Avrupa’da yayınladıkları, bir resmi bildirinin başlığını “Devrimci demokrasi ve direniş hareketiyle yendiğimiz darbe’yi savunmanın şerefi TKP/ML’nin olsun” şeklinde atabilmişlerdir. Dev–Sol DK grubu zıvanadan çıkıp ne iddia ederse etsin, proletarya partisinin takındığı bu tavır TDH için iyi bir örnektir. Bu bağlamda biz de devrimci kanı dökülmesi karşısında yer aldık v hep yer alacağız. Dev–Sol DK grubu, öncünün bu soruna MLM bilimi ışığındaki yaklaşımını, cepheden hedefleyip karartmaya, gölgelemeye çalıştı. Bununla yetinmeyip, “durumu tarih ve belleğimiz unutmayacaktır” şeklinde tehditlerde bulundu. Bu yapılan aymazlıktır. Suç işleme, devrimci kanı dökme hakkını kendinde buluyor, karşı çıkılması durumunda da tehdit ediyor. Varsın, belliğinde unutmasınlar. Biz de bu sakat anlayışların değişmesi için çalışacağız. Ve yere dökülen devrimci kanını unutmayacağız. Dökenleri de teşhir edeceğiz. Devrimci kanı dökenlerden özeleştiri beklemekle birlikte vermeyeceklerini de biliyorduk.
Sol hareketin, şunu yalın ve net bir şekilde kınaması gerekir. Bir “devrimcinin” bir “devrimciyi öldürmesi CİNAYETTİR. Bu cinayet affedilip bağışlanamaz. Bu cinayeti hiçbir mantık cilalayıp gerekçeler yaratarak mazur gösteremez ve göstermeye yeltenemez. Bir devrimciye, bir yoldaşına silah doğrultan, öldürmeye yeltenen ve öldüren bir kafanın devrimci değerleri ne ölçüde benimsediği tartışma götürmeyecek kadar açıktır. Hedef, bu tür kafaları değiştirmek, dönüştürmek ve devrimci değerlerin, devrimci ahlak’ın bu kişilere kavratılmasıdır.86

HEDEF (TDY Taraftarı):
“Devrimcilik Ne Değildir?”
Bugün Devrimci Sol’un devrimcilik adına yaptıklarına bakarak bu soruyu sormak zorunda kaldık. Sol’a ve devrime gönül vermiş emekçi yoksul insanlar da büyük bir şaşkınlık ve öfkeyle aynı soruları soruyor. Türkiye’de devrimcilik hiçbir dönem bugünkü boyutlarda ideolojik ve ahlaki bir çürüme yaşamadı. Eleştirilebilecek birçok yanına rağmen sol kendi içinde haklı ve meşru bir kısım değerleri hep muhafaza edebildi. Gelinen noktada sol adına yapılanlar karşısında sessiz kalınamaz. Üzerinden atlanılamaz boyutlardadır. Bugün yaşananlara bir ad koymak, bir tanım bulmak, bunları devrimci bir bakış açısıyla izah etmek mümkün değildi. Bunlar “sol içi çatışma”, “iç rekabet” ve benzeri kavramlarla izah edemeyiz. Orta yerde bir bütün olarak Türkiye devriminin tüm değerlerini yıpratan kuralsız savaş uygulamaları, kirli savaş yöntemleri konuşturulmaktadır.
Bugün tam anlamıyla bir provokasyon ve kaos ortamı yaratılmıştır. Birçok saldırıyı ve terör uygulamasını kimin yaptığını anlamak mümkün değil. Düşmanın kullandığı psikolojik savaş yöntemlerini aşan boyutlarda kirli savaş yöntemleri devrimcilik adına uygulanıyor. Kullanılan kelimelere bakmak bile yeterlidir. İddia ediyoruz kim isterse şimdiye kadar ki anti komünist propagandayı tanıyabilir. Bugün yapılan ve söylenen boyutlarda çirkinlikleri, sol adına kullanılan tanımlamaları orada bulamaz. Sol adına kullanılan küfürlerin küçük bir kısmını burada aktarıyoruz. “Manukyan’ın çocukları”, “Kancık itler”, “Sapık manyaklar”, “Irz düşmanları”, “Kontranın çocukları”, “Darbeci piçler”, “Kalleşler, ahlaksızlar, şerefsizler”. Bu ve benzeri tanımlarla onlarca sayfa doldurulabilir. Türkçe’nin sokak edebiyatı bile bu kadar zengin değildir. Şimdi kim istiyorsa bu edebiyat ve küfürle devrimciliği, devrimci ahlakı, devrimci kültürü yan yana koysun. Unutulmamalıdır ki kullandığımız yöntemler gibi sözler de az çok bizi tarif eder. Ağzımızdan çıkan sözler karşımızdakine fırlatılsa dahi bizden de birçok şey taşır. Maalesef yukarıdaki edebiyat her gün dozu artırılarak devam ettirilir. Bütün bu edebiyatta başkaca sözler bulmak olanaksız. Hele hele sorunu ortaya koyacak az çok ideolojik politik çözümlemeler arayanlar boşuna çabalar. Bütün bu edebiyata rağmen biz gene de sorunları mümkün olduğu oranda politik bir düzeyde ele almaya çalışacağız.
Küfür ve ihanet söylemlerinin nasıl karmakarışık, keyfi, sübjektif olarak kullanıldığını biliyoruz. Aynı şekilde devrimci ahlak da inanılmaz bir sübjektivizmle işlenmektedir. Buradaki keyfilik uç boyuttadır. Hatta ölçü o kadar kaçar ki başkasında “suç” olarak görülen bir çok uygulama bizde “devrimci ahlak”, “devrimci eylem” olarak savunulabilir. Devrimci ahlak, devrimci adalet, devrimci disiplin söylemleri her tarafı kapsayarak özgün bir ahlak öğretisine dönüşür. Bunlar öylesine bir sıklıkla işlenir, ki artık içerden ve dışarıdan hiç kimse devrimci disiplin, devrimci adalet, devrimci mücadele adına kaptıklarımıza hain olmayı, kontracı, karşı devrimci olmayı göze alamadan eleştiri getiremez, söz söyleyemez.
Yukarıda bahsettiğimiz hainler ve kahramanlar söylemlerinin bir boyuta da “önderlik” kavramı üzerine geliştirilen anlayıştır. Önderlik kavramı altında özgün bir kültür geliştirilmektedir. Bu kültürün üzerinde ciddi olarak durulup eleştirilmesi gerekiyor. Savunulan önderlik kavramının devrimci önderlik kurumuyla uzak yakın ilişkisi yoktur. Çok tanıdığımız kişiye tapmanın veya kişiyi putlaştırmanın en uç örneklerinden biriyle karşı karşıyayız. Önce en basit anlam olarak “önderlik” çoğul bir kavramdır; bir kurumu ifade eder. Devrimci örgütlerde çok öne çıkan önderler vardır. Ancak bizim bilemediğimiz hiçbir devrimci önder ne tek başına kendisini “Önderlik” diye tanımlamıştır ne de bu önderler için “Yaşasın önderimiz… ” diye başlayan sloganlar atılmıştır. Asıl tehlikeli mantık; “Önderlik” konusunda sık sık yazılanlarda örgütün, mücadelenin, kurumların, değerlerin her şeyin üzerine “Önderlik” diye tabir edilerek bir kişinin çıkarılmasıdır. Devrimci örgütlerde önderler vardır, her şeyin üzerinde kişiler yoktur. Aynı mantıkla yazılanlarda açıkça “Önderliği eleştirmek örgütü, mücadelemizi, disiplinimizi, değerlerimizi eleştirmektir” diye yazılıyor ve örgüte düşmanlık olarak kabul ediliyor. Tehditlerle “önderliğin” eleştiremeyeceği öne sürülüyor. Devrimci mücadelenin tarihi böylesi önderler tanımıyor. Lenin böyle bir önder değildir. Örgütün içinde de dışında da sürekli eleştiren bir insandır ama buna rağmen gerçek bir önderdir ve önderlik konumu hiç tartışılmamıştır. Kimseyi Lenin’le kıyaslamıyoruz. Sadece örnek almamız gereken kişiliğin nasıl olması gerektiğini belirtmek için yazdık. Bütün devrimci önderleri de hep eleştiren ve hataların insanları olarak tanıyoruz. Nerede eleştirilmez, hata yapmaz kişilerden bahsediliyorsa orada devrimci önderlerden değil yanılmaz papalardan veya yarı tanrı kutsal despotlardan bahsediliyordur.
Bu çarpık devrimci ahlak, devrimci adalet anlayışının nasıl sonuçlara yol açtığını anlak için birkaç örneği üstelik yapılanlar içinde göreli olarak daha adaletli davranıldığı iddia edilenleri incelemek yeter. Devrimci adalet adına birçok ev zorbaca basılmakta, rakiplerin yakınları, aileleri taciz edilmekte, evleri kakılmakta, iş yerleri tahrip edilmektedir. Burjuva hukukunda bile suçun şahsiliği esastır. Kişinin eyleminden kendisi sorumludur. Devrimci adalet adına bunlar yapılıp savunulmaktadır. Yapılanların bildirilerde sık sık dövülerek cezalandırılmalardan (yani dayak ve işkenceden) ve yaralayarak cezalandırmalardan (yani ayak, el, bel veya başka bir organın kurşunla veya bir şeyle kırılması) bahsedilmektedir. Bu İslamiyet’in şeriat hukukunun kısasa kısas mantığından bile geri ve ilkel bir adalettir. Burada devrimcilik bir yana adalet yoktur. Hiç kimsenin hiçbir yerde, hiçbir dava adına 60–65 yaşlarındaki insanları taciz etmeye zorbalık uygulamaya hakkı olamaz. “Amaca giden her yol mubahtır” anlayışı iğrenç bir burjuva mantığıdır. Hiç kimsenin devrimci değerleri böylesi yöntemlerle kirletme hakkı olamaz. 6065 yaşındaki iki şehit annesi bir kadının “örgütümüze karşı faaliyet gösteriyor” diye tehdit edildiğinin yayın organlarında üstlenilmesi bir cinnet durumunun göstergesidir.
Örgütsel rekabetin başladığı, çatışmaların kızıştığı ama devrimci kanı akıtılmadığı bir dönemde sorumlu ve dostça bir yaklaşımla belirli tespit ve öneriler yapmıştık. Dergimizin Haziran ’93 sayısında yayınladığımız yazıda başlayan iç sorunların ancak devrimci konumlarda kalınarak çözüleceğini belirtmiştik. “Karşı tarafı yok ettik biz kazandık diyen kaybetmiş olacaktır” demiştik. Böylesi bir mantıkla girişilecek bir mücadelede kazanan olamayacağını söylemiştik.
Devrimci bir savaş örgütünün faşist diktatörlüğe, düzenin özel savaş yöntemlerine karşı kendisini sıkı bir disiplinle koruması, devrim mücadelemizin zaferi için kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu anlamda her devrimci örgütün kendi iç güvenliğini korumak için ajanlara, hainlere, işbirlikçilere karşı caydırıcı yöntemler kullanılması meşru bir haktır. Kimse savaşan bir örgütü, hainleri cezalandırıyor diye kınayamaz. Ancak devrimci mücadele hiçbir yerde, hiçbir örgütte sürekli bir ajanlar, hainler, işbirlikçiler, darbeciler, sorgulamalar, tutuklamalar siyasi suikastlar olarak anlaşılamaz. Dünyada doğru devrimci konumlarda kalan hiçbir örgütte ajanlara, hainlere karşı bu boyutlarda bir mücadele görülmez. Görülen sıklıkla benzeri şeyler yaşanırsa, kaçınılmaz olarak başka sorularla birlikte, örgüt üyeleri ajan hain ilan edilerek öldürülemez. Birçok açıklamada rastlandığı gibi “kendini sorgulamadı” vb. sudan gerekçeler bu konularda hiçbir titizliğin olmadığını gösteriyor. Böylesi uygulamaların eleştirisi devrimci sorumluluğun gereğidir. Hiçbir örgütün benzeri eleştirilerden gocunması, paniğe kapılması gerekmez. Bu eleştiriler karşısında yapılması gerekenler sorumlulukla ajan ve muhbir ilan edilip cezalandırılanlarla ilgili daha somut tanılar, daha güven ve ikna verici açıklamalarda bulunmaktır. Yaptıklarından şüphesi olmayanlar kendine güvenirler. Gelen eleştirileri, kızıp köpürerek tehditlerle karşılamazlar. Benzeri eleştirileri kaba bir demagojiyle “vay siz polis ajanlarını mı savunuyorsunuz?” diye karşılamak bir güvensizliğin ifadesidir. Kim hangi mantıklı ajan ilan etmek yöntemini veya belirli imtinasız cezalandırmaları eleştirmeyi, ajanları savunmak olarak görebilir. Üstelik insan hakları kuruluşlarını benzeri konularda duyarlık gösterilmesi karşısında tehdit ve şantaj dolu açıklamalar bir paniğin, bir telaşın, yaptıklarının haklılığına olan güvenin eksikliğini gösterir.
Tüm eleştirilere rağmen süreç acımasız bir intikamcılıkla tam bir küçük burjuva örgüt fanatizmiyle kanlı bir hesaplaşmaya çevrildi. Bu kanlı hesaplaşmanın kimin işine yaradığı açıktır. Devrim ve halkın mücadelesi büyük manevi yaralar almıştır. İlerici kamuoyuna vicdanı zedelenmiş, devrimci meşrutiyet yıpratılmıştır.
Bizim ve başka örgütlerin başından beri yaptığı olumlu, uyarıcı, sorumlu eleştirilere “darbe savunucuları”, “kontra savunucuları” diyerek saldırıya geçenler nereye vardıklarının hesabını artık yapmak zorundadırlar.87

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: