Kıbrıs’tan Bir Mektup

Kıbrıs’tan Bir Mektup

 

Merkezi Trabzon’da olan Terakki ve İttihat Cemiyeti Lazistan şubesi tarafından Trabzon ve havalisine dair bu yolda mektuplar yazılırken diğer şubelerde kendi dairelerine ait haberleri esirgemiyorlar ve Cemiyetle sık sık muhabere ediyorlardı. Bu şubelerden birisi de Kıbrıs şubesiydi. Orada çalışanlar arasında muharirlerden Vassaf Kadri, Mehmet Salihi Milaslı Ethem Safi, İsmail Zeki ve Ali Sıtkı Bey’ler bulunuyorlardı.

Bir de Bahriye erkan-ı harp reis-i sabıkı Faik Paşa’da Cemiyete girmek istemişti. Cemiyet bu zat hakkında tahkikat yaptığı zaman onun Cemiyete girmeğe layık olmadığı anlaşılmıştı. Bunun sebebini, Sair Eşref’in mütaleatiyle beraber Mehmet Salih Bey Cemiyete aşağıdaki surette anlatıyordu:

“Hemen bir seneye yakın bir zamandan beri Larnaka’da oturan Faik Paşa’nın ahvali Cemiyet tarafından sorulmuştur. Bu babta bazı hakikatlerin arzını vicdanım emrettiğinden müsaadenizle bunları bildireceğim.

Bendeniz dahi bu Ağustos’un on dokuzuna kadar Faik Paşa’yı Cemiyetimizin bildiği gibi ahrardan ve vücudiyle iftihar olunur zevattan addederdim. Hatta Hicivguyanı asırdan Eşref Efendi Hazretlerinin Nedimof fabrikasında nahrar yetişmez. Bunda mutlak bir melanet olmalıdır diye mükerreren vuku bulan ifadesine itiraz ederdim. Hazreti Eşref ise ne mal olduğunu boyasını atınca anlarsınız derdi.

Hakikatten Hazreti Eşref’in hakkı varmış. Zira mal kendini hararetin şiddetinden 19 Ağustostaki cülus-u hümayun günü gösterdi. Şöyle ki: Larnaka’da köylülere komisyonculuk ederek maişetini temin etmekte olan Hacı Halil Ulemavi isminde birisi vardır. Faik Paşa bir gün Hacı Halil’i yanına çığırarak: “Ben cülus-u hümayunda donanma yapmak istiyorum. Bu vazifeyi size havale edeceğim. Eğer arzum veçhile donatırsanız, size bir çavuş nişanı yazar getirtirim” demiş. Zaten Hacı Halil de Paşa gibi rütbe ve nişan budalalarından olduğundan “emriniz başüstüne” der ve ertesi günü maiyetiyle beraber tenviratı hazırlamağa başlar. Paşa’nın müsteciren oturduğu evin önüne birkaç sütun diker balkona birkaç bayrak asar ve ortasına sülus yazı ile “Padişah’ım çok yaşa” levhasını yerleştirir.

Paşa o geceye mahsus bir çalgı lüzumunu da düşünerek bir gramofon kiralar. Cülus günü Paşa Efendimiz bir de fotoğraf aldırmayı düşünür ve Hacı Halil’e fotoğrafçının çağrılmasını emreder. Fotoğrafçı gelir. Paşa, Hacı Halil’in eline bir tüfek, öbür eline bir bayrak vererek evin kapısı önünde durması emrini verir. Fotoğrafta o suretle alınır. Akşam olunca fenerler yakılır, gramofon, elan belasını çekmekte ve istibdat zulmü altında ezilmekte olduğumuz adamın o meş’um marşını çalmağa başlar. Fakat Paşa meydanda yok. Paşa’nın bu hali gerek buradaki İngilizlerin, gerekse ahrarın ve münever fikirlilerin hayretlerine mucip olur.

Paşa’nın ubudiyet ve sadakatin fenerlerdeki mumların sönmesi gibi sönse güzel. Fakat aradan üç dört gün geçtikten sonra Larnaka Osmanlı Telgraf Memuru Giritli Şakir Efendi, vatanlarında bu kadar zulüm ve taaddi gördüklerinden dolayı Paşa gibi Abdülhamid’in bendaganından olduğu cihetle, Paşa tarafından çağrılır. Şakir Efendi acaba Paşa Hazretleri zat-ı şahaneye telgrafla bir ihbaratta mı bulunacak diye derhal Paşa’nın evine koşar. Paşa: “Şakir Efendi, fotoğrafçıdan şu bizim cülus donanması resimlerinden birini alınız, zira yarın ki posta ile hak-i pay-i aliye takdim kılınmak üzere başkatip, atıp Paşa Hazretlerine göndereceğim” der. Telgraf memuru: “Ferman Efendimizindir!” diyerek gidip fotoğrafçıdan bir resim alır ve Paşa’ya teslim eder.

Paşa, bu resimle beraber başkatip Tahsin Paşa’ya yazdığı arizasında der ki: “Kulları her ne kadar burada bulunuyorsam da Jön Türklerle münasebetim yoktur. Onların hainane maksatlarına kat’iyyen iştirak etmiyorum. Ubeydane vazifem, farize-i zimmet bildiğim velinimetimin dua-yı şehriyarileriyle meşgul olmaktır. Ubudiyetimin derecesini göstermek için burada da cülus-u hümayunlarında saye-i şahanelerinde çakerhanelerini donattım. Isbat-ı müddea zımmında fotoğrafını da aldırdım. Bunların bir tanesi manzur-u tacidarileri buyurulmak üzere leffen arz ve takdim kılındı.”

Paşa’nın aldırmış olduğu fotoğrafın bir tanesini sadakat ve ubudiyetini isbat için nasıl Abdülhamid’e göndermişse, ben de yazdıklarımın sıhhatini isbat için o resimden bir tanesini Cemiyetimize yolluyorum.

Faik Paşa burada bulunan bazı zevatı Jön Türkler’in naşir-i efkarı olan “Şûra-yi Ümmet” gazetesi okuyorlar ve Hünkarın aleyhinde bulunuyorlar diye mükerreren jurnal etmiştir. Bu zat memuriyeti zamanında Neiimof’un uşaklarından olup bilahare zalim sultana musahip olan kapı yoldaşı Lutfi Ağa’ya arkasını vererek Hünkara her türlü sadakat ve teminatta bulunmuş ve hatta Bahriye Nazırı olacağım diye esbak Bahriye Nazırı Hasan Paşa’ya karşı bile mütecavizkarane harekette bulunmağa başlamış. Vakta ki Lutfi Ağa vefat eder, yani elinden istinat vasıtası gider. Hasan Paşa’da onu fena halde tahkıre başlar. Faik Paşa, bu tahkirlerin, Hünkarın emriyle yapıldığını zanneder. Hasan Paşa’nın Lutfi Ağa’nın vefatından istifade ettiğini anlamağa Tevfik Paşa’nın evhamı mani olur. Bunun üzerine Tevfik Paşa vücutça ve daha ziyade zihince rahatsız olduğu için İstanbul’dan firar eder.

Buraya geldiği zaman herkese der ki: “Bahriye Nazırı Hasan Paşa beni zehirledi. Ben zat-ı şahaneye her türlü sadakat ve teminatta bulunduğum halde yine yaranamadım. Nihayet bu hal başıma geldi. Onun için sebeb-i felaketim Hasan Paşa’dır.” Bunu söylerken hem Hasan Paşa’ya lanet okur, hem de bizim gibi Hünkarın aleyhinde bulunur. Fakat bu aleyhtarlığı birkaç ay devam edebilir. Zira üç dört ay sonra Hasan Paşa’nın oğlu bahriye kaymakamlarından Fazıl Bey gelerek “Royal” Oteli’ne nazil olur. Hasan Paşa’nın şiddetle aleyhinde bulunan ve beni zehirleyinceye kadar uğraştı ve sebebi felaketim oldu diyen Faik Paşa, daha o gün Fazıl Bey’in misafir bulunduğu otele gider ve Fazıl Bey’le konuşur. Her ne sebebe mebni ise onu otelden alarak kendi evine misafir eder. Ondan sonra da gerek İngilizlere, gerek eşraf-ı beldeye Bahriye Nazırı Hasan Paşa’nın mahdumu Fazıl Bey oğlumuz diye takdim eder.

Bu zatlar, Paşa’nın hikayesini mükerreren dinlemiş olduklarından bu haline taaccüp ederler. Sonra Fazıl Bey Paşa’nın babası aleyhinde söylemiş olduğu sözleri işitir ve Paşa’ya darılarak evini terk ile otele gider. Bu komedyayı ben kendi gözümle müşahade ettiğim gibi birçok zevatta görmüştür.

İki üç ay evvel Faik Paşa’nın İskenderiye’deki ahbaplarından biri geldi. Musahabe esnasında söz Paşa’ya irtikal etti. Ben yukarıda yazdıklarımı bu zata da anlatınca bu zat bana dedi ki:

“Efendim Paşa’nın mesleği filan yoktur. Bir dalda durmaz. İskenderiye’de bulunduğunu zamanlarda da her iki üç ayda bir kere Jön Türkleri sermaye-i makal ederek jurnallar gönderirdi. Fakat Yıldız baykuşu, Paşa’nın mahiyetini çoktan beri bildiğinden bu jurnallara ehemmiyet vermezdi. Şurası gariptir. İskenderiye’de iken Paşa’nın rahatsızlığını işittim. Hatırını istifsar için nezdine gittiğim zaman Paşa, yatak odasında karyolasının içinde oturuyordu. Birden bire gözüm karyolanın başucunda asılı duran ve feriklik alametini, haiz bulunan bir setreye ilişti. Biraz konuştuktan sonra Paşa setresine hitaben “Ey Faik, sen Devlet-i aliyenin koca bir Amiralı iken bak ne hale girdin!” diye setre ile hasbühale başladı.

Faik Paşa şimdi de yeni Bahriye Nazırı Rami Paşa’ya “biz arkadaşız, affıma delalet ediniz” diye birkaç posta ile mektuplar yağdırıyor.

Faik Paşa milletin nam-ü nimetiyle perverde olarak Bahriye mektebi’nden erkan-ıharp çıktığı ve merhum Sultan Abdülazizin zamanındaki Ali ve Fuat ve şehit Mithat Paşalar gibi vükelanın müstakim mesleklerini bizzat müşahade ettiği halde bu gibi adilikleri yapmasını Hazret-i Eşref’in söylediği gibi Nedimof fabrikasından çıkmasında aramak lazımdır. Gerek o, gerekse telgraf memuru Şakir Efendi, Abdülhamid tarafından kabul edilmediğini bildikleri halde yine utanmadan jurnalcılık ediyorlar. Bu gibiler de vatan ve millet muhabbetinden eser yok.”

Yukarıda yazdığımız dedikodulu mektup haricinde Kıbrıs’ın Terakki ve İttihat teşkilatının faaliyeti Paris’ten Mısır tarikiyle gönderilen gazeteleri etrafa dağıtmağa inhisar ediyorduk. Kıbrıs’ta birisi Larnaka ve diğeri Lefkoşe’de olmak üzere iki şube vardı. Bunların birbirleriyle münasebetleri yoktu. Lefkoşe şubesi cenub-i Anadolu sahillerine kadar kol atarak oradaki zabitlerimiz arasında Cemiyete aza kazanmağa çalışıyordu. Lefkoşe’de faal bir rol oynayan Milaslı Ethem Safi Bey, İzmir ve civarı ile olan münasebetlerinden istifade ederek gizlice Çakırcalı’ya gönderdiği bir mektupta onu kandırmak istiyor ve şekavet yolunda gösterdiği faaliyeti Abdülhamid idaresine karşı sarfederek bu suretle memlekete müfit olması lazım geldiğini ona hatırlatıyordu.

Yorum Yap »

You must be logged in to post a comment.

error: Content is protected !!