Kurban Bayramı

Kurban Bayramı

Kurban bayramı bu yıl 4 Ekim cumartesi günü, Cuma günü arife ve tam gün tatil. Kurban bayramı 4 gün ve Kurban bayramının 3. günü ilkini zamanına kadar Kurban ibadetini yerine getirmek isteyenler için zaman var.

Fakat benim değinmek istediğim konu çok farklı. Kurban Bayramı zenginler için bir bayram değil. Diğer bayramlardan ayıran en belirgin özelliği ise evine et girmeyen ailelerin sofrasına et gelmesi. Daha doğrusu böyle olmalı. Kurban ibadeti paylaşma duygularını en üst seviyelere taşıyan bir ibadettir. Her Kurban kesen birey kestiği Kurbanın etinden fakir olan ailelerle paylaşmalıdır.

1999 yılında yaşanan depremde sallanan fakat yıkılmayan ailelerden birinin yaşadığı çok hazin bir olayı paylaşarak sizleri daha duyarlı olmaya davet ediyorum.

İşte kurban bayramı da gelmişti. İçimden oniki daire var bizim apartmanda, bir çoğu da kurban kesecek. Nasılsa bizede verirler. Annem sevdiğim et yemeklerinden pişirir diyordum. Ben pencerden seyrederken, karşıdaki boş arsada, kurbanlar kesildi, yüzüldü, leğenler dolusu  evlere taşındı. Her kapı çalışında, kurban payı diye koştum. Her kapı açılışında, evlerde kavrulan etlerin mis kokuları evimizin içine kadar davetsiz yayıldı. Bir tek pay gelmedi.

 

Babaannem köyden telefon açmıştı. Komşu evinden konuşurken, sesim ona iyi gitmemişti. Israr ve teleşla sordu:

Baban mı kötüleşti? diye. Yok dedim. Bize kurban payı vermediler.

Yaz aylarında babaanneme giderdik. Adına gücük, dediği bir kara ineği, beş altı da tavuğu vardı. Gücük mücük ama sütü iyi derdi. Sağarken ona türküler söylerdi. Bu sene kısır, inşallah seneye kuzlayacak diye ümit ederdi.

“Deden, ihtiyar nasıl dursun katıksız” derdi. Bir tas ayran içtimi başka bir şey istemezmiş.

Bayramın üçüncü günü idi. Sabah erkenden kapı çalındı. Babaannemdi! Koşup karşıladık. Ağlayarak sarıldı bizlere.

Kuzularım, kuzularım diyordu. Size çok et getirdim. Evinde ne varsa hemen hepsini kapıp gelmişti. Buz dolabı tıka basa etle doldurduk. Ablam acele acele doğradı. Etlerin pişerken çıkardığı cızırtılardan saldığı mis gibi kokular iki gündür kabaran iştahımı daha da körüklüyordu. Ağzım sulanarak dolanıp durdum ocağın etrafında. Sofra beklemeye tahammülüm kalmamıştı. Çatalı alıp batırdım. Üfürerek ağzıma alıyordum ki, babamın, babaanneme ah anam ahh! Neden kestin gücük inegi. Agzınız kuruya kaldı diyen sözleri çalındı kulağıma.

 

Midemin kalkıp, başımın döndüğünü hissettim. Elimdeki çatalı bırakıp koşarak dışarı çıktım. Dedemin katığı, babaannemin umudu, türküler yakarak sağdığı Gücük benim canım et istedi diye mi kesilmişti? Sofra kurulduğunda kolumdan çekip ısrarla oturttular. Yine batırdım çatalı isteksiz ve utanarak. Boğazıma bir şeyler tıkanıyordu.

Gözümden yaşlar boşaldı. Ne oldu neyin var diye sordukları telaşlı sorularına dişim çok ağrıyor, dişimmm diye karşılık verdim. ”

Bu tarz olayların yaşanmaması ve bilhassa çocuklarımızın bayram amacını anlamaları ve paylaşmayı öğrenmeleri açısından çok önemli.

Yorum Yap »

You must be logged in to post a comment.

error: Content is protected !!