Kürşat Timuroğlu Hakkında

Baba Vecihi Timuroğlu: “İçinde MİT, CIA’nin cirit attığı PKK, emperyalizmin elinde oyuncaktır”

Yazar Vecihi Timuroğlu oğlunun ölümünden bir buçuk yıl sonra Aydınlık Hareketinin yayın organı haftalık “İkibine Doğru” dergisine 26 Ağustos 1987 tarihli sayısında kendisiyle yapılan röportajda oğlunun ölümünden içinde “MİT”, “CIA” cirit atıyor dediği PKK’yı sorumlu tutarak şunları söylüyordu:

Kürşat benim yaşamımda çok önemli bir yere sahip. 1953’te doğdu. Ne yazık ki Kürşat’ı yaşamımın bir dönüm noktası, bir parçası olarak sürdüremedim.

Kürşat, devrimci fikirlerle aile ocağında tanışmıştır. Daha iki yaşında bir çocukken benim tutuklanmama tanık olmuştur. Polis baskısına tanık olmuştur. Devrimci fikirleri, doğrusunu söylemek gerekirse biz özümseyememiştik, belki 40 yaşından sonra özümsedik, ama o daha 17-18 yaşındayken özümsemişti. Kürşat, Marx’ı, Engels’i, Lenin’i okumaya başladığında İngilizce’ye de başlamıştı ve buna yeteneği de vardı. Bir taraftan İngilizce öğrenirken, diğer taraftan Marx’ı İngilizce eserlerinden okumaya çalışıyordu. “Olmaz böyle şey” diyordum. O ise, “bir yabancı dil öğrenilirse böyle öğrenilir” diyordu.

DDKD kurucusuydu

Kürşat başarısını lisede de sürdürdü. Özellikle matematik zekası yüksekti ve mimar olmayı düşünüyordu. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ni kazandı. Fakat, 12 Mart koşullarında Kürşat’ı barındırmadılar. Kürşat başarılı bir öğrenci olmasına rağmen disiplin kurulu kararıyla atıldı. O sıralarda Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’na girdi. Fakat oraya girmeden önce DDKD (Devrimci Doğu Kültür Dernekleri)’nin İstanbul’daki kurucuları arasında yer aldı. THKO’da bayağı temayüz etti, seçkin bir yere geldi ve İstanbul’da önemli bir sorumluluk aldı. Bu arada kendisini vurdular, 1975 yılında. Kürşat’ı yok etmek isteyenlerin de polis olduğunu anladık. Orhan Apaydın avukatıydı Kürşat’ın. Diğer bir avukatı da Mehmet Can Köksal’dı. Kürşat’ı vuran adamı bizim mahkemeye vermemiz gerekirken, Kürşat mahkemeye verilmişti. Sonra tutuklandı. Yedi ay Sağmalcılar’da kaldı. Orhan Apaydın, Kürşat’ı vuran adamı sıkıştırdı. Kürşat’ı vuran adamı da ben yakaladım, tariflerle yakaladım ve Beşiktaş’ta bir ülkücü kahvesinde sıkıştırdım, bulup polise teslim ettim. Polis bıraktı adamı. Bir daha yakaladım, ve savcılığa teslim ettim. Adı Mustafa Şen. Bana elektrik mühendisliği’nde okuyan bir öğrenci olduğunu söylemişlerdi. Ama mahkemede sıkışınca kimliğini çıkardı “ben polisim” dedi. “Ben ona dur dedim durmadı ben de ateş ettim” dedi. Kürşat bu yüzden o celsede tahliye edildi. Orhan Apaydın edindiği izlenimlere dayanarak bana, “Kürşat’ı kesinlikle vuracaklar, kurtuluşu yok” dedi. Bu bilgiyi aldığı hava albayını benimle de tanıştırdı. Bunun üzerine Kürşat yurtdışına kaçtı, Hamburg’a gitti. Orada altı ayda Almanca’yı öğrendi, öğrenimine devam etti. Devrimci faaliyetini Almanya’da da sürdürdü ve son olarak da bildiğiniz gibi Devrimci İşçi Sendikaları’nın lideriydi. Tabii onun öldürülmesindeki baş neden de bu göreviydi.

PKK Kürşat’ı sorumlu tuttu

Kürşat kişilik bakımından duyguluydu, duygusal değil ama duyguluydu, düşünen bir kişiliği vardı. Duygularına düşünceyi katmayı çok iyi beceren bir yapısı vardı. Kürşat’ın kişiliğinde çok önemli nokta da gerçek bir lider olmasıydı. Ödün vermezdi. Bunun yanı sıra farklı fikirlere karşı hoşgörülüydü. Kürşat’ın çok sevdiğim bir yanı da çocukları çok sevmesiydi, sanki bütün dünyanın çocukları onundu.

PKK 1985 yılının Aralık ayında Hollanda’daki bir toplantıda Avrupa’daki Türkiye Devrimci Federasyonu tarafından dışlandı. Bu dışlanmadan birçok kişiyi sorumlu tuttular. PKK’nın bu dışlanmada sorumlu tuttuğu kişilerin başında Kürşat vardı, Taner Akçam vardı, Olof Palme vardı, seksen kişilik büyük bir liste. Olof Palme’yi bilmiyorum. Bunu PKK’da yapmış olabilir yapmamış da olabilir. Bilinmiyor. Fakat Olof Palme de onların listesindeydi, ben biliyorum. Kürşat’ı öldüren adamın fotoğrafı var (Yeni Gündem’in APO-PKK kapak sayısını gösteriyor). Öldüren bellidir, sanı belli. Bunlar artık Batı’da kendileri için yer kalmayan bir duruma girmek istemiyorlar. PKK resmi olarak Kürşat’ı öldürdüklerini üstlenmedi, fakat biliyorsunuz Kürşat’ın öldürülmesinin hemen arkasından yani ikinci günü Apo’ya saldırdılar. Dev–Yol’cular saldırdı. Öldüremediler ama saldırdılar. Tabii Kürşat ilk değildir. Bulduklarını öldürdüler. Kürşat bunların öldürdükleri altıncı, yedinci adamdı. Hatta ben o listede Willy Brandt’ı bile hatırlıyorum. Ben edindiğim izlenimi söyleyeyim size; Kürşat’ı öldüren adam MİT ajanı. Bu adamı yakalamadılar, ilkin Kürşat’ı öldüreni bulana 10 bin mark ödeyeceğiz dediler. Birdenbire vazgeçtiler, ödülü de kaldırdılar. Buradan da anladılar ki, katil bunların canını sıktı. PKK diyor ki, “evet bu adam bizim içimizdeydi ama biz bu adama emir vermedik, kendi kendine yaptığına göre bu adam MİT’tir.

Şimdi size başka şey söyleyeyim. 8 Nisan 1987’de Mehmet Elbistan diye bir arkadaşımız vardır. Bu çocuk KOMKAR’ın önde gelen önderlerindendi. Bunu Stuttgart’ta çekip öldürdüler. 10 Nisan 1987’de KOMKAR’ın yayımladığı bir bildiri var. bu bildiride özellikle Federal Alman İçişleri Bakanı Zimmerman aynen şunu söylüyor: “Bu olaylar Kürt örgütleri arasında bir hesaplaşmadır, bizi ilgilendirmez. ” Türkiyeli devrimcilerin kendi aralarında adam öldürme biçiminde yapacakları bir savaşım elbette ki emperyalist güçler tarafından kullanılmıştır. PKK Kürşat’ı öldürerek neyi halletti? Kürşat’ın iki oğlunu yetim bıraktı, başka hiçbir şey yapmadı. PKK’nın çözdüğü hiçbir şey yok, Kürt halkı adına.

“Bölünmeye karşıyım”

PKK artık emperyalizmin elinde oyuncak olmuş. Yani Barzani’nin zamanında düştüğü yanlışa şimdi PKK düşmüştür. O açıdan PKK, kısa zaferler kazansa bile bizzat kendi halkı tarafından yadsınacaktır, yadsınması da gerekir. Ben açıkça söyleyeyim: Kürt halkının kültürel birliğinden yanayım, Kürt halkının kendi kültürel gelişmesini yapmasından yanayım. Ama ben bir Marksist olarak Türkiye’nin bölünmesinden yana değilim. Küçük bölünmeler hiçbir zaman ülkelerdeki sınıfsal, siyasal bilinci sağlamaz. Küçük bölünmeler daha çok bağımlılığı getirir. Bu işi biz Türkiye’de Kürt halkının varlığını kabul eden saygılı insanlar olarak, kültürlerine saygılı olarak, ama birlik içinde kalarak çözebiliriz ancak. Bunun kolay olmadığı açık. Ama PKK gidecek Lübnan’da, Suriye’de eğitim yapacak, gelecek sivil halkı, çoluk çocuğu öldürecek, sonra “olur böyle şeyler biz savaş veriyoruz” diyecek, böyle şey olmaz. Sen beş yaşındaki çocuğu tarayamazsın. Onu Amerikalılar yaptı Vietnam’da. Ama Kuzey Vietnamlılar hiçbir zaman gidip Güney Vietnam’da çoluk çocuk taramadılar. Onu faşistler yapar. Zaten Apo’nun bugün uyguladığı yönteme bakarsanız, devrimci yöntem olmadığı açıktır. Ben oğlumun ölümünden direk onları sorumlu tutuuyorum. Ama zaten içlerinde provokatörler geziyorsa o örgüt sağlam bir örgüt değildir. O zaman açıkça görülür ki, bu emperyalizmin hizmetinde bir örgüttür, içinde MİT’i, CIA’si cirit atıyor. Öyle görülüyor ki, Barzani’nin akıbeti gibi olacaktır Apo’nun akıbeti.

Gazeteci Can Dündar: “Koruma Altında Bir Katil?”

Gazeteci yazar Can Dündar 12 Ocak 2002 tarihli Milliyet gazetesinde “Koruma Altında Bir Katil” başlıklı yazı yazarak Kürşat Timuroğlu cinayetine değiniyor, katillerin koruma altında olduğunu iddia ediyor, “kimler ne amaçla korudu Kürşat Timuroğlu’nun katilini” diyerek soruyordu. İşte Can Dündar’ın makalesinde yazdıkları:

10 gün önce Hamburg’da ilginç bir duruşma vardı. 39 yaşında Siverekli bir PKK’lı, Alman mahkemesi tarafından ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Adı: Ferit Aycan’dı.

Suçu: PKK’nın emriyle adam öldürmek…

Ferit Akcan’ın öldürdüğü adam, okuduğum lisenin müdürü, hocam, yazar Vecihi Timuroğlu’nun oğluydu.

Dev–Yol’cu Kürşat Timuroğlu, 25 Şubat 1986’da Hamburg’da evinin önünde öldürülmüştü.

Öldürülme nedeni – mahkemenin gerekçeli kararına göre – PKK’nın uyguladığı şiddet politikasına karşı çıkmış olmasıydı.

Duruşmada ortaya çıkan bilgilere göre Aycan, Timuroğlu’nu öldürdükten sonra Şam’a uçmuş, havaalanında Apo’nun koruması Nusret Aslan tarafından karşılanmış, Helvi kampına götürülmüş, eyleminden dolayı “terfi ettirilip, Türkiye’ye savaşmaya yollanmış”tı.

Öykünün sonrası daha da ilginç:

Yakalanmasına yol açan ihbar mektubuna göre Aycan, 5–6 yıl Urfa, Diyarbakır bölgesinde eylemlere katılmış.

Sonra örgütten ayrılmış ve “yeni patronlar”ı ona yeni bir hayat kurmuşlar.

23 Aralık 1992’de İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden kendi adına pasaport almış.

Nisan 1993’te Alman polisine gönderilen bir ihbar mektubu ile kimliği ortaya çıkmış. İhbarcı, Aycan’ın sadece karıştığı eylemleri değil, İstanbul adresini, telefon numaralarını da vermiş Alman polisine…

Alman polisi de durumu Türkiye’ye bildirmiş.

Ne beklersiniz? Aycan’ın hemen yakalanmasını değil mi?

Hayır! Bakın neler olmuş:

1993’ten itibaren İnterpol tarafından cinayet suçuyla kırmızı bültene aranan Aycan’a Türkiye’de kimse dokunmamış.

8 Ağustos 1995’te yani bütün dünyada arandığı dönemde Aycan, İstanbul Ticaret Odası’na başvurup üzerinde kendi fotoğrafı bulunan ikametgah senediyle, Fer Tur şirketi adına dosya açtırmış.

Fatih’te “Stüdyo Serhat” adlı bir fotoğraf stüdyosu açmış.

Bu arada 1996 ve 1998’de patlayıcı madde ve silah bulundurmaktan 2 kez tutuklanmış. Suç tekrar ettiği için 1.5 yıl da hapis cezası almış.

Yine “Hamburg – Şam” bağlantısı “fark edilmemiş”.

Bu arada Aycan, pasaportuyla 1993’ten itibaren 8 kez Türkiye’ye giriş çıkış yapmış. Nasıl olduysa gümrük bilgisayarları da İnterpol kayıtlarını “atlamış”.

Aycan, bunun verdiği cesaretle olsa gerek, 1996, 1999’da Florya Şenlikköy’de yine kendi adına, 75 bin dolarlık bir ev satın alıp, mahalle muhtarlığına kayıt yaptırmış. O kayıtlar da “gözden kaçmış”.

“İşi bozan” Hırvatlar olmuş.

Aycan, 18 Eylül 2000 günü Hırvatistan’da yakalanmış, hemen Almanya’ya iade edilmiş ve yargılanmaya başlanmış.

İşte o duruşma 2 Ocak 2002 günü sona erdi ve Aycan “PKK’nın emriyle Timuroğlu’nu öldürmek”ten ömür boyu hapse mahkum oldu.

Şimdi soralım:

İnterpol’ün 1993’ten beri bütün dünyada kırmızı bültenle aradığı bir PKK’lı katil, nasıl olup da bunca güvenlik bariyerini aşarak, pasaport alabildi, şirket kurabildi, ev satın alıp muhtarlığa kayıt yaptırabildi, ülkeye giriş çıkış yapabildi?

Kimler, ne amaçla korudu Kürşat Timuroğlu’nun katilini?..

Kimler PKK imzalı bu cinayete ortak oldu?

 

Avrupa’daki Devrimci Yol taraftarı Devrimci İşçi Dergisi: “Kürşat’ın, Şahbaz’ın, Semir’in ve daha birçok devrimcinin ölüm emrini veren PKK devrimci olamaz”

Avrupa’da yayınlanan Devrimci Yol taraftarı Devrimci İşçi Dergisi 6 Mart 1986 tarihli Özel sayısını PKK tarafından öldürülen arkadaşları Kürşat Timuroğlu ve Mustafa Şahbaz’a ayırmıştı. “Hamburg Cinayeti Sonun Başlangıcı mı?” başlıklı yazıda PKK sol güçlere yönelik cinayetlerden sorumlu tutulurken, sol içi şiddete prim vermek ve devrimci katliamına sebep olmakla suçlanıyordu. Yazıda, PKK terörüne Devrimci güçlerin boyun eğmeyeceği ileri sürülerek PKK’ya meydan okunuyordu. İşte Taner Akçam’la birlikte Avrupa’daki Dev–Yol’cuların lideri olan İbrahim Sevimli tarafından kaleme alınan yazı aynen şöyle:

Sol güçlere yönelik cinayetlere bir yenisi daha eklendi. PKK üst yönetimince kararlaştırılıp uygulattırıldığından hiç kimsenin şüphe duymadığı bir planın sonucunda Kürşat Timuroğlu katledildi. Yakın bir zamana kadar Devrimci İşçi’nin ön saflarında mücadele eden Kürşat arkadaşa yöneltilen saldırı, O’nun şahsında sol grupların ideolojik – siyasi faaliyetlerine ve örgütsel bağımsızlıklarına dayatılmış zorbalıklar zincirinin bir halkasıdır. Paris ve Lozan sokaklarındaki kan lekeleri henüz kurumadan Hamburg’da işlenen bu cinayetle, sol güçler iradeleri dışında bir çatışmaya zorlanmaktadırlar. Bir süre öncesinden başlayarak oluşturulmuş bulunan provokasyon ortamı, bu tür bir çalışma için uygun şartları da beraberinde taşımaktadır.

Devrimci İşçi’nin Ocak 1986 tarihli Özel Sayısında vurguladığımız gibi, PKK yönetimi sol gruplara, gündemlerini değiştirmelerinin yanı sıra, ya kendisiyle çatışmaya girmeyi, yada kendisine teslim olmayı dayatmaktadır.

Sol gruplar ve devrimci güçler tarafından kabul edilmesi hiçbir şekilde mümkün olmayacak olan bu dayatmalarla PKK’nın herhangi bir şey kazanamayacağı kesindir. Devrimci kanına girmekle, düne kadar birlikte olunan yurtsever kişileri öldürmekle ne Kürt halkının bugün yaşadığı acılar son bulacaktır, ne de PKK’nın iç sorunları çözüme kavuşacaktır. Aksine, bu örgütün bu tür eylemleri, faşist ve gerici güçlerin sola ve devrimci güçlere açtığı ideolojik, politik, fiziksel yok etme savaşına; egemen güçlerin tüm emekçileri ve özellikle Kürt Halkını baskı altında tutma planlarına doğrudan hizmet etmektedir. Artık, Avrupa’ya yada Türkiye’de tüm insanların nefret ettiği eylemlerin ve olayların arkasında PKK’nın aranması doğal bir olay haline gelmiştir. Her türlü karanlık olayı halk düşmanı bir takım çevrelerin her eylemi bundan sonra PKK’nın üstüne yıkılıp kalacaktır. PKK Avrupa devletlerinin ve kamuoyunun gözünde, artık siyasi bir olay olmaktan çıkacak, bir güvenlik sorunu, bir zabıta olayı haline gelecektir. PKK’nın bu duruma düşmesinde kendisinden başka her hangi bir gücün rolü ve sorumluluğu yoktur. O kendi çizgisi ve tutumuyla bu sandalyeye oturmuş bulunmaktadır.

PKK üst yönetimi, sol güçlere karşı tamamen haksız ve gayri meşru bir eylem çizgisinde ısrar ederek ve bu çizgiyi yaşadığımız bu günlerde daha da somutlaştırıp pratiğe dökerek tüm PKK’lılar açısından da felaketten başka bir sonuç getirmeyecek olan çıkmaz bir yola sürüklenmiştir. Anlaşılan odur ki, PKK yönetimi bu çıkmaz yolda yürümeye, dolayısıyla sol grupların ideolojik, siyasi faaliyetlerini zorbalıkla engellemeye ve bu çerçevedeki saldırılarına devam etmeye kararlıdır.

Bu durum, saldırıya uğrayan ve uğrayacak olanlara meşru savunma hakkı yaratmış olmakla birlikte, bir çok sol grup bu hakkı sorumlulukların bir gereği olarak kullanmamıştır. Sol gruplar ve devrimci güçler, tekil ve etki alanı sınırlı olayları saymazsak genel olarak PKK’yı ideolojik ve siyasi yönlerden eleştirip teşhir etmekle ve uyarmakla yetinmiş, PKK ise bu eleştirileri şiddet ve cinayet yöntemleriyle bastırmayı denemiştir. Bu deneme, daha önce PKK içinde yer alan kişileri aşarak örgütlü sol hareketlere yöneldiği noktada sonun başlangıcına gelinmiş demektir. Çünkü, örgütlü durumdaki sol gruplar, kendi varlıklarına kasteden planlar ve saldırılar karşısında sessiz kalmazlar, eli–kolu bağlı beklemezler. Bu tıpkı bir dağa yada fizik yasası gibi, yüksekten atlamayın boynunun yada ayaklarının kırılması gibi objektif bir olgudur. Bu son derece doğal ve objektif gerçeği yaratan şey, kişilerin yada örgüt yöneticilerinin iradi kararlarından çok, örgütlü olmanın getirdiği doğal reflekslerle, gelişmenin zorunlu olarak korunma ve savunma duygularını somut pratiğe zorlamasıdır. Bu objektif gerçeğin, bu muhtemel olgunun nefes kuvvetiyle değiştirilmesi mümkün değildir. Bu olgunun bir gerçeklik bir somutluk düzeyine yükselmemesi ancak saldırılara son verilmesi yada verdirilmesi ile mümkün olabilir.

PKK üst yönetimi, tıpkı Paris ve Lozan’da olduğu gibi, sol grupları silahlı çatışmaya ve hesaplaşmaya davet etmektedir. Sanmaktadır ki o alanda kendisi üstün gelecek ve silahların ve cinayetlerin gölgesinde yurtseverlerin ve devrimcilerin cesetlerinin üzerine basa basa sol grupları dize getirecek!..

Şüphesiz bu boş bir kuruntu olmakla birlikte bazıları bunu ciddi bir çıkış yolu olarak kabul etmişe benzemektedir. Böyleleri için bu yol aynı zamanda kendi kaderlerinin de çizildiği bir yoldur. Bu yolun nereye çıkacağı önceden bellidir. Böyleleri, halkın bir parçası olan sol güçlere yönelttikleri saldırıları ile tarih karşısında ve halklarımızın gözünde kendi suçlarının kararını şimdiden yine kendileri imzalamış olmaktadırlar.

PKK üst yönetimi, kendisi dışında herkesi düşman görmek şeklindeki fobiden ve korkudan kurtulmadığı sürece; örgüt içinden yada dışından kendisine yöneltilen eleştirileri hainlik ve T.C Devleti’nin uşaklığı olarak değerlendirmeyi terk etmediği sürece, solcu ve devrimci öldürmekten vazgeçmeyecek ve dolayısıyla kendi varlığının da ortadan kalkmasından başka bir yere varmayacak olan bu çıkmaz yolda yürümekten kurtulamayacaklardır. Mevcut şartların devamı halinde eldeki verilerden başka bir sonucun çıkmayacağı açık olmalıdır. Tıpkı iki ile ikinin toplamının dörtten başka bir sonuç yaratmayacağı gibi…

Bazı sol gruplar ve devrimci güçler, PKK’yı dağıtıp yok etmek gibi sorunların olmadığı ve çıkmaz yola girmiş bulunan bu örgüt üst yönetiminin çatışma ve provokasyon ortamının derinleştirmeye yönelik çabalarına katkıda ve yardımda bulunamayacaklarını resmen açıklamış olmalarına rağmen bu grubun kendisi ile birlikte bütün solu ısrarla uçuruma doğru çekmek istemesine ve bu planın bir parçası olarak cinayetlere, saldırılara devam etmesine seyirci kalınamaz. Ancak, cinayet ve saldırılara seyirci kalınmaması, PKK üst yönetiminin cinayet ve provokasyon çizgisine karşı caydırıcı özellik taşıyan çok yönlü bir politika izlenmesi halinde; evet ancak bu halde bir anlam taşıyacaktır. Aksi bir tutum; kan davası mantığından kalkarak soruna yaklaşan tutum; kör dövüşü yaratmaktan öteye geçemeyecektir.

Çünkü, daha önceleri de açıkladığımız gibi, sol içinde şiddet sokulması sorunu, bazı örgüt yöneticilerinin kişisel karakteri ile doğrudan ilişkisi olmayan; aksine ideolojik felsefi kültürel kökleri oldukça derin ve yaygın olan bir anlayış, bir mantıktır. Bu anlayışa karşı mücadele, fiziki saldırılarda bulunarak, insan öldürerek, örgüt dağıtılarak değil, insanları eğiterek, bu anlayışa karşı tüm solda ideolojik politik barikatlar oluşturarak ve geniş bir zaman dilimi içinde kazanılabilir. Kuşkusuz, bazı kastlaşmış örgüt yapılarının eğitilecek bir durumda olmadığı açıktır. Onlar, dönüşü artık mümkün olmayan bir yolda, sola halka ve kendi kitlesine verebileceklerine ne kadar zarar varsa vererek, herkesin yurtsever yada devrimci kanı döküp, cinayet işleyip egemen sömürücü güçlere hizmet eden bir konuma düşmesini ve böylece kendilerinin yanı sıra tüm solun halk ve tarih nezdinde suçlu ilan edilmesini planlayarak, kendileri ile birlikte herkesi maceraya sürüklemeyi hesap etmektedirler. Bu palanlar ve hesaplar mutlaka bozulmalıdır. Bunlara alet olunmamalı, sinsi hesapların başarıya ulaşmasına destek verilmemeli, sinsi hesapların başarıya ulaşmasına destek verilmemeli, planların uygulanması kolaylaştırılmamalıdır.

Bilindiği gibi, sol grupların geniş bir bölümü ve devrimci güçler, bu palanları kolaylaştırıcı çizgi izlemeyeceklerini, PKK’yı yok etme gibi amaçlarının olmadığını, fakat PKK’nın baskı ve terörüne de boyun eğmeyeceklerini, cinayetleri maruz ve haklı görmediklerini ve görmeyeceklerini defalarca açıklamışlar ve bu akıma karşı kesin tavır takınmışlardır.

Bütün bunlara rağmen, PKK üst yönetimi, bazı sol güçleri ve devrimci örgütleri, çaresiz zannetmiş olmalı ki, saldırılarını tazelemekten geri durmamış ve böylece kendi kitlesinin de artık bir gerçeği yavaş yavaş görmesini ve kabul etmesini başarmıştır. Daha önce yayınlanan özel sayımızda da vurguladığımız bu gerçek şudur: Her türlü karanlık gücün rahatlıkla at oynatabileceği Avrupa’daki bu günkü ortamdan kısa sürede çıkabilmenin tek şartı, PKK’nın diğer grupların ideolojik siyasi faaliyetlerine yasak koyup bastırma tutumunu; yurtsever ve devrimci katletme politikasını terk etmesidir. PKK üst yönetimi bilinen politikasını terk etmediği sürece yeni olayların yaşanması önlenemez.

Yukarıda işaret ettiğimiz planların ve bunun bir parçası olarak saldırıların devam etmesi, sanıldığı gibi sadece sol güçlere zarar vermeyecektir. Bu gidişle içine girilen sürecin ortaya çıkaracağı zararlı sonuçlar büyük ölçüde PKK taraftar ve sempatizanları içinde geçerli olacaktır. Çünkü bu süreç, PKK’da ilericiliğe, yurtseverliğe ait bir şeyler olduğu sanısı ve düşüncesiyle bu örgütü destekleyenler, gelinen noktada kısır bir döngü içinde sıkıştırılmış durumdadırlar. Devrimci ve yurtsever katletmenin bilmeyerek savunucusu yada bilinçli destekçisi olanları bugünkü mevcut şartlarda bekleyen tek bir seçenek vardır. Bu, ya cinayet işlemek yada cinayete kurban gitmek şeklinde şekillenebilecek olan bir kısır döngüdür. PKK militan ve taraftarları eğer saldırılara ara verilmezse kendilerini başka bir seçeneğin beklemediğini kavramak zorundadırlar.

Bu veriler ve muhtemel gelişmeler ışığında bakıldığında, geniş bir yurtsever kitlenin ve solun bu tür zararlardan korunması için solcu ve devrimci güçlere her zamankinden daha büyük sorumluluklar düşmektedir. Bunun ilk gereği, cinayetlerin ve provokasyonların sola ve devrimciliğe ait olmadığını tüm ilerici güçlere, emekçilere ve demokratik kamuoyuna anlatmaktır. İkinci olarak, geniş bir yurtsever kitlenin cinayet histerisinin esiri olmasının; bunun yanı sıra da çeşitli kişi ve grupların “intikam” duygularıyla hareket etmesinin önüne geçilmelidir. Fevri ve tepkici çıkışların, anlık heyecanların ürünü, olan tutumların; ideolojik ve siyasi bakımdan doğru bir öz taşımayan davranışların bu sürece olumlu yönde hizmet etmeyeceği anlaşılmış olmalıdır.

PKK’nın kendi içindeki ve solla ilişkilerindeki politikalarını yurtseverliğin bir parçası, bir uzantısı olarak görmeye hala devam eden çeşitli kesimlerin tutum ve fikir değişikliği içine girmemelerini sağlamak bugün yerine getirilmesi gereken önemli bir görevdir. Bunun çok çeşitli biçimlerini bulmak mümkündür. Saldırı ve çatışmaların yaygınlaşmasının önüne geçilmesinde çözülmesi gereken kilit sorunlardan birisi budur. Sol ilişkilerde cinayet ve terör metotları sola ait doğal bir şeymiş gibi görenler ikna edilmeden bu soruna kalıcı çözümler bulmak güçtür. Kastlaşmış örgüt yapılarını, yaşam gıdasını yurtsever ve devrimci kanı dökmekten alanları, artık herhalde başka şeyler ikna edecektir. Bu bakımdan ikna faaliyetlerinin asıl hitap edeceği kesime seslenebilmenin yolları ve yöntemleri araştırılmalıdır. Mümkün olabileceği her yerde ve alanda cinayet ve sol içine şiddet sokulması anlayışına karşı ideolojik, politik ve kitlesel barikatlar oluşturabilmelidir. Şiddet kullanmayı, örgüt dağıtmayı doğru bulmayan çok sayıda sol grubun bu barikatları oluşturma imkanı henüz mevcuttur.

Çeşitli sol grupların ve devrimci güçlerin PKK üst yönetiminin sola kurduğu tuzakları boşa çıkarma şansı, imkanı potansiyeli vardır. Sol gruplar ve devrimci güçler, asli görevlerini ihmal etmeden, Türkiye Devriminin yurtdışında ortaya çıkan ideolojik politik görevlerini unutmadan, yurtdışı zemininin görevlerini ihmal etmeden, bunları aralıksız yerine getirmeye çalışacak, cinayet ve odaklarının kendi kendileri ile baş başa kalmasına yardımcı olacak çalışmaları, mevcut imkan ve potansiyelleriyle yerine getirebilecek durumdadırlar.

Zaten PKK üst yönetiminin sola kurduğu tuzağın en önemli amacı, solu ve devrimci güçleri asli görevlerinden uzaklaştırmak değil midir? Solun gündemini değiştirip çarpıtmak değil midir?

Kürşat’ın, Şahbaz’ın, Semir’in ve daha birçok kişinin ölüm emrini verenler sol grupların geniş bir kesiminin ve devrimcilerin sorumlu tutumlarını, bunların aleyhine bir koz, bir silah olarak kullanmaya devam etmek isteyecektir. Kendi eylem ve saldırılarına sahip çıkma cesaretini bile gösteremeyenlerin bu silahı geri tepmeye mahkumdur.

Çünkü hiçbir sol grup, hiçbir devrimci güç, PKK’nın terörüne ve baskısına boyun eğmeye niyetli değildir. Örgütlü sol hareketler çaresiz değildir.

Devrimci güçlerin, PKK’yı şiddetle yok etmek gibi bir sorumlulukları ve görevleri ve bu çerçevede anti PKK’cı cephelere ihtiyaçları yoktur.

Devrimcilerin asli ve temel görevleri, (…) devrim mücadelesinin sorunları çözüme ulaştıracak çabaların yanı sıra, yurtdışında yaşamak zorunda bırakılan insanlarımızın demokratik bir yaşama kavuşması için mücadele etmektir. Sol içine şiddet sokulmasına ve cinayetlere karşı mücadelenin başarısı, bu mücadelenin yukarda belirttiğimiz temel görevlerin bir parçası olarak ele alınmasına bağlıdır.

PKK üst yönetiminin sola kurduğu tuzağın boşa çıkarılmasının biricik yolu. Dayanışma hareketi görevleriyle yabancı işçi sorunları etrafında daha yoğun faaliyetlere ve çabalara yönelmektir. Bu çabalar yoğunlaştırılmadığı sürece, kitleler ve kadrolar asli görevlerine yönlendirilmedikleri sürece PKK, solun gündeminin birinci sırasına hep işgal edecektir.

Sol bu tehlikeyi görmeli ve PKK tarafından dayatılan gündem değişikliğini kabul etmeyerek gerçek görevlerini sürdürmeye devam etmelidir. Sol içine şiddet sokulmasına ve cinayet işlenmesine karşı mücadele böyle bir gündemin önemli bir maddesi olarak ele alındığı sürece anlam taşır ve kazanılabilir. Aksi, bir kör dövüşü olur ki, siyasi mücadelede kör dövüşünün ne anlama geldiğini Türkiyeli devrimciler yakından bilmektedir.

Türkiye (…) kurtuluşunun “Ulusal Kurtuluşçuluk” adına devrimci ve yurtsever kanı dökmekten geçtiğini bir türlü anlamayan odaklar kaderleri ile baş başadır. Bu odakların devrimci kanı dökmeye devam etmesi, şüphesiz kaçınılmaz sona biraz daha hızlı koşulması anlamına gelecektir.

Başkalarının özel bir çaba göstermesine gerek kalmaksızın kendi adımlarının sonucu olarak bu yolda zaten yeterince mesafe almış oldukları için, bu koşunun sonuçlarından devrimci güçleri hiç kimse sorumlu tutmayacaktır.”

Yorum Yap »

You must be logged in to post a comment.

error: Content is protected !!