Kuseyri kaza kurşunuyla öldü

Yıllar Sonra Devrimci Arkadaşları (Gün Zileli ve Hasan Cemal) Mustafa Kuseyri Cinayetinin İçyüzünü Anlatıyor.

Gün Zileli: “Kuseyri kaza kurşunuyla öldü”

Bir Cuma akşamıydı (Dev–Genç tarihine ilişkin kitaplar o akşamın tarihi olarak 22 Mayıs 1970’i belirtiyorlar). PDA bürosunun altındaki Türk Hukuk Kurumu’nda seminer izliyorduk. Seminerin tam orta yerinde, birden Basın–Yayın Komününden (onlara böyle ad vermiştik. PDA’nın safında yer alan, Aktan İnce’nin liderliğindeki Basın–Yayın’lılar hep birlikte dolaşır, hep birlikte yemek yer, hep birlikte yatıp kalkarlar, birbirlerinden hiç ayrılmazlardı, biraz dışa kapalı, esrarengiz ve sekter bir havaları vardı, öte yandan silaha düşkünlükleri dolayısıyla, PDA’dan farklı bir yönelim içindeydiler. 12 Mart döneminde PDA’yı terk ederek ünlü Ziraat Bankası soygununu gerçekleştirdiler) Aktan İnce, yanında diğer birkaç arkadaşıyla birlikte, telaşını saklamaya çalışarak (ama yine de gözden kaçacak gibi değildi), semineri izlemekte olan Oral Çalışlar’ın yanına geldi ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Oral hemen yerinden fırladı ve Basın–Yayın’lılarla birlikte hızla dışarı çıktı. Olağanüstü bir şeyler olduğunu anlamıştım. Ben de dışarı çıkıp Oral’ı yakaladım, “ne oluyor” diye sordum. Oral, kulağıma, “Basın–Yayın’a gel, Mustafa Kuseyri, bir kaza kurşunuyla ölmüş”, dedi. Şok olmuştum. Nasıl kaza kurşunuyla yani? Oral yeni bir soru sormamı beklemeden koşup sokağın başından bir dolmuşa atlayarak uzaklaştı. Ben de arkasından başka bir dolmuşa atladım.

Mustafa Kuseyri, hepimizin sevdiği, çok değerli bir arkadaşımızdı. Uzun boyuyla her eyleme katılan, en önde dövüşen, ama çatışma bittikten sonra tevazuuyla ve sessizce geri plana çekilen, o ender rastlanan dava adamlarındandı. Ege köylerine propagandaya gittiğimizde, “ben propagandadan anlamam”, diyerek minibüste uyumayı tercih ederdi. Kitle çalışması ve propaganda denen şeyle arası pek iyi değildi. Ama eylem oldu mu, o minibüste uyuklayan, insanda neredeyse tembel olduğu izlenimini uyandıran Mustafa Kuseyri aniden değişir, en öne atılır ve kendini sakınmadan çatışmaya girerdi. Bu yüzden, içimizden en çok gözaltına düşenlerden biriydi. Antakyalı bir eşraf ailesinden geliyordu. Ama ailesiyle ve düzenle bütün ilişkilerini kesmişti. Onu motive den tek şey devrimci mücadeleydi. Son dönemlerde, sanırım biraz da silaha olan düşkünlüğünden dolayı, Hukuk Fakültesinde öğrenci olmasına rağmen Basın–Yayın komünüyle dolaşmaya başlamıştı, hatta denebilir ki, bir anlamda Basın–Yayın komününe katılmıştı. Artık zamanının çoğunu onlarla geçiriyor ve eylemlere de onlarla birlikte katılıyordu.

Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin bitişiğinde bulunan Basın–Yayın Yüksek okulunun girişine yaklaşırken elli kişilik bir kalabalığın bağırıp çağırmakta olduklarını gördüm. Karanlıktan tam seçemiyordum ama, sloganlarından bizim arkadaşlar olduklarını anlıyordum. Biraz daha yaklaşınca en önde Aktan İnce ve diğer Basın–Yayın’lılar olmak üzere, bir kısım SBF’linin, “faşist katiller”, “katillerden hesap sorulsun”, diye bağırdıklarını gördüm. Ne var ki, sloganlar her zamankinden cılız çıkıyor gibi geldi bana. Sloganları atanlarda sanki bir isteksizlik vardı, yada tiyatral bir havadaydılar. Durumu kavramakta gecikmedim. Kuseyri kaza kurşunuyla ölmüştü, fakat bazı aklı evveller, böyle yaparak hem kazaya sebebiyet veren devrimciyi (daha sonra Nejat Arun adlı Basın–Yayın’lı arkadaş olduğunu öğrenecektim bunun) korumuş olacaklardı, hem de olayı faşistlerin üstüne yıkarak anti–faşist bir gösteri örgütlemek için bir vesile yaratmış olacaklardı. Böylece bir taşla iki kuş vuracaklardı. Öyle sanıyorum ki, ilk anda akıllarına gelen bu yola biraz da korku ve telaşla, üzerinde uzun boylu düşünmeye zaman bulamadan başvurmak zorunda kalmışlardı.

Mustafa Kuseyri’nin ölüsü, Basın Yayın’ın hemen girişinde, sağdaki bir odada, hiç dokunulmadan öylece duruyordu. Pencerenin yakınındaki bir koltukta, bacaklarını uzatmış oturuyordu. Sağ şakağından aşağı doğru akan ve artık pıhtılaşmaya yüz tutmuş ince bir kan sızıntısını görmeseniz, rahatlıkla uyuduğunu düşünebilirdiniz. Başı hafifçe sağ ön tarafa doğru sarkmıştı, ama çok belirgin bir sarkma değildi bu. İşin ilginç yanı, ellerinin böğründe birbirine kavuşmuş vaziyette durmasıydı. Yüzü sapsarıydı, ama yaşarken de yüzünde belli bir sarılık olduğundan bunu çok fazla yadırgamamıştım. Ben odanın kapısına geldiğimde ve bu anlattıklarımı gözlediğimde cinayet masasından polisler odanın içinde maddi delileri toplamaya başlamışlardı bile. Bir tane mermi çekirdeği bulmuşlardı. Koltuktaki ve diğer yerlerdeki parmak izlerini tespit etmeye çalışıyor, yerlerde bir şeyler arıyorlardı. Bu arada delilleri toplayan polislerden biri, yerinden doğrulup kapıda durmuş içeriyi gözleyen bizlere doğru geldi ve “ben meslek hayatımda böyle cinayet görmedim”, dedi “katilin yanı başına kadar sokulduğunu görmemiş olmalı. Çünkü gördüğünüz gibi hiçbir direniş belirtisi yok. Belki de uyuyordu.” Ne var ki, polis bunları, kendisi de pek inanmaz, neredeyse bizi uyutmak istermiş gibi bir tavırla söylemişti. Belki de olayın içyüzünü bildiğimden, bana öyle gelmişti.

Dışarıdakiler kalabalık bir anda binlere ulaşmıştı. Sürekli olarak katilleri ve faşistleri lanetleyen sloganlar atılıyordu. O sırada, bir kaynaşma oldu Basın–Yayın’ın kapısında, söylendiğine göre, 1. Şube Müdürü Altan Ünal, olay yerine gelmişti. Altan Ünal’ın gelişi, dışarıdaki nümayişlerin artmasına neden oldu. Çünkü bir hafta önce SBF’li Dev–Genç’lilerden Oktay Etiman, Dikmen’deki Amerikan üssüne yapılan baskına katıldığı gerekçesi ile gözaltına alınmış ve kendisine işkence yapıldığı haberleri dışarı sızmıştı. Altan Ünal, 1. Şube müdürü olarak, bu işkencelerden sorumlu görülüyordu. Bu nedenle, protestolar bir anda Altan Ünal’a yöneldi. O sırada SBF Dekanı olan Muammer Aksoy, Altan Ünal’ın başına bir şey gelmemesi için onu neredeyse korumaya alarak Kuseyri’nin bulunduğu odanın kapısına getirdi. İşte o anda olanlar oldu. Görebildiğim kadarıyla içlerinde Mustafa Kemal Çamkıran ve Sinan Kazım Özüdoğru’nun da bulunduğu bir grup Dev–Genç’li, Altan Ünal’a saldırdı. Muammer Aksoy, bütün çabasına rağmen Altan Ünal’ın yumruk darbeleri yemesini önleyemedi. Daha sonra duyduğumuza göre o kargaşalıkta Altan Ünal’ın tabancası da devrimci gençler tarafından alınmıştı (bu tabanca, 12 Mart’tan sonraki tutuklamalar sırasında bir yerde ele geçirildi). Altan Ünal, bir miktar dayak yedikten sonra, Muammer Aksoy’un da yardımıyla Dev–Genç’lilerin elinden kurtulup SBF’yi terk etti.

İki gün sonra Mustafa Kuseyri için yapılan yürüyüş, O dönemin en büyük katılımlı yürüyüşlerinden biri oldu. Ankara, neredeyse bütünüyle ayağa kalkmıştı “faşistlerin bu alçakça cinayetine” karşı. Bütün yürüyüş boyunca sol kollar havadaydı (biz PDA’cılar, inadım inat, geleneksel komünist selamı olarak sağ kollarımızı dirsekten bükerek kaldırıyorduk yumruklarımızı). Göstericiler, Anıttepe’den Hukuk Fakültesinin önünde Uğur Mumcu bir konuşma yaptı.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: