Milli Şef Dönemi

MİLLİ ŞEF DÖNEMİ (1939-1945)

Atatürk’ün ölümü üzerine boşalan CHP Genel Başkanlığı için seçim yapmak üzere Kurultay olağanüstü toplantıya çağrılmıştı. Bu çağrıyı Genel Başkanvekili sıfatıyla Başbakan Celal Bayar yaptı. Tüzük değişikliği de gerektiren bu seçim sonucunda, Atatürk ebedi başkan olarak anılırken, İnönü “Değişmez Genel Başkan” oldu.[1] Tüzük değişikliğinin gerekçesinde Milli Şef tanımlaması ilk defa resmen bir belgede kullanılmış oldu. İnönü, Genel Başkanvekilliğine yeniden Bayar’ı atadı.[2] Ancak Atatürk’le ayrılıkları döneminde kendisinin yerine Başbakanlığa getirilen Bayar ile İnönü arasında İş Bankası’nın kuruluşu günlerinden beri süregelen çekişmeler bitmemiş, alttan alta daha da gerginleşmişti. Öyle ki, Atatürk’ün yerine İnönü’den başka birisini Cumhurbaşkanı seçtirmeye çalışan girişimler de bu gerilimin bir yansıması olarak değerlendirildi. Bayar’ın Genel Başkanvekilliği, bütün bunlara rağmen gerçekleştiği için önemliydi. Ancak İnönü ile Bayar arasındaki bu ilişki uzun sürmedi. İnönü, yeniden oluşturulan Bayar Kabinesine İçişleri Bakanı ve dolayısıyla Genel Sekreter olarak kendisinin sadık adamlarından olduğu bilinen Refik Saydam’ı da yerleştirdi. Bayar’ın kısa süre sonra sunduğu istifasından sonra hükümeti kurma görevi verilecek olan kişi yine Refik Saydam’dı.

Bayar’ın Başbakanlıktan ayrılması, İnönü’nün 1937’deki ayrılışı gibi olmadı. 1939 baharı içinde seçimlerin yenilenmesinden önce Bayar, İnönü’ye Parti içinde hareket kabiliyeti kazandırmak için hükümetinin istifasını sundu. İnönü tarafından beklenen bu istifa hemen kabul edildi.[3] Refik Saydam yeni kabineyi kurarken, kendisinden boşalan İçişleri Bakanlığına Faik Öztrak’ı getirdi. Genel Sekreterlik görevine 1936 yılından beri yürürlükte olan genelgeye rağmen İçişleri Bakanı dışında birisi Erzurum Milletvekili Fikri Tuzer getirildi. Saydam Hükümeti yılın ilk haftalarında okuduğu kısa programıyla güvenoyu aldı ve Meclis’ten seçimlerin yenilenmesi kararını çıkardı.[4] Milli Şef, parti içinde tartışmasız egemenliğini böylece sağlamış oldu. Çünkü seçim kararı alınması demek, Genel Başkanlığın elindeki adayları belirleme yetkisinin kullanılması demekti. Bütün tek partili dönem için, aday gösterilmiş olmak zaten milletvekili seçilmekle eşanlamlıydı.

Alınan yeni seçim kararından önce, 31 Aralık 1938 tarihinde yapılan ara seçimleri de İnönü’nün Parti içinde takınacağı tutumu gösterdiği için dikkate değer bir olaydı. İnönü, cumhurbaşkanlığına seçilişinin üzerinden henüz iki ay geçmemişken ve Genel Başkanlığa seçildiği Olağanüstü Kurultayın bir hafta sonrasında, Atatürk zamanında siyasal hayatın dışına çıkarılmış milli mücadelenin ilk önderlerini ara seçim fırsatını kullanarak yeniden TBMM’ye getirdi. Burada İnönü’nün tutumunun nasıl değerlendirilmesi gerektiği, tartışmaya açıktır. İnönü’nün bu davranışıyla milletvekili yapılan bu kişilerin kavgası Atatürk’le idi ve “O şimdi öldü”[5] benzeri bir yaklaşım sergilenmiş oldu. Dolayısıyla İnönü, kamuoyuna ve bu kişilere “kavga bitti” mesajı vermek istemiş olabilir. Atatürk gibi siyasal egemenliği mutlak olarak elinde tutan bir önderden sonra iktidara geçmekten kaynaklanan, iktidarını kurmak ve bunu simgesel düzeyde de olsa herkese kabul ettirmek için, Atatürk’ün siyasetten uzaklaştırdığı eski muhaliflerini bile yeniden içeri almak yolunu seçmiş olabilir. Örneğin Kazım Karabekir, Faik Ahmet Barutçu, Hüseyin Cahit Yalçın, Naci Tınaz gibi.[6]

İnönü ile Bayar arasındaki her açıdan uygun ortama sahip olan ayrılığın tohumu, bu ayrılıktan yarar umanların elinde filizlenmiştir.[7] Ayrıca Bayar, İnönü’nün Atatürk tarafından kızağa çekildiği dönemin parlayan yıldızı olması nedeniyle en azından İnönü için o kötü anıları çağrıştıran bir kişiydi. Milli Şef sıfatını taşıyan bir insan için mutsuzluk kaynağı olabilecek böyle bir duruma katlanmak gereksizdi. Atatürk’ün ölümünden sonraki geçiş dönemi açısından gereken bir süre birlikte işleri yürüttülerse de, Şef’in direktifleri Başbakan için çok dar bir karar alanı bırakıyordu.

CHP V. Kurultayı 29 Mayıs 1939 günü TBMM binasında toplandı.[8] İnönü’nün açış konuşmasında “halk idaresini kemale erdirmek”ten söz etmesi de dikkat çekiciydi. Bu cümleyi 26 Aralık 1938 tarihinde kendisini “Milli Şef” seçen CHP Kurultayının yeni toplantısını açarken “Değişmez Genel Başkan” sıfatıyla söylemiş olması da olayların ironik yanı sayılmalıydı. İnönü’nün sözlerinden bir bölümü şöyleydi: “Siyaset hayatında tecrübe geçirmiş adamlar olarak memleketimizin ihtiyacına ve bünyesine en uygun olan halk idaresi usulünü kemale erdirmek niyetindeyiz. Bu yolda temiz yürekle çalışıyoruz. Bizden sonra gelecek vatandaşlara milletimizin siyasi hayatında ilerlemiş bir seviye bırakmak başlıca emelimizdir. İyi bir halk idaresinin siyasi idarede ana ilkesini, her çeşit seçimlere halkın samimi olarak katılmasıyla, hükümetin BMM faaliyetinde hakiki bir milli denetim ile özetleyebiliriz”.[9] Bu sözlerde “halk idaresi” deyimini demokrasi karşılığı olarak düşünmek ne dereceye kadar doğru olacaktır? Demokrasiye geçişte, İnönü’nün olayların zorlamasına uyarak davrandığını ileri sürmek için yazdığı bir broşürde DP’li Rıfkı Salim Burçak, “halkçılık tabiri, CHP’nin dilinde, halk hakimiyetini ifade eden bir manaya gelmeyip, cemiyet içinde bütün vatandaşların aynı haklara sahip bulundukları, sınıf ve zümre menfaatlerinin gözetilmeyeceğini gösteren bir tabir olarak kullanılmakta idi” diye tanımlamaktadır.[10]  Ancak bu deyimi, CHP’nin demokratik yöneliminin işareti olarak görmek de mümkündür. Çünkü “halk idaresi”, demokrasi sözünün Türkçe karşılığı olarak da kullanılmıştı. Nitekim İnönü’nün demokrasiye geçme arzusunu cumhurbaşkanlığının ilk dönemine kadar götüren yorumlar vardır. Metin Toker, bu yöndeki yorumları yapan en önemli kalem olarak örnek gösterilebilir.[11]

CHP açısından 29 Mayıs-3 Haziran 1939 günlerinde toplantılarını sürdüren V. Kurultay, Partinin devletten özerkleşmesi için gösterilen çabalarla tanım kazandı. Bunlar, 1936 genelgesiyle başlayan parti devlet kaynaşmasını ortadan kaldıran kararlardır. Onun dışında tek parti yönetimini sürdürmekle birlikte, parti ve meclis içinde denetim mekanizması kurmaya yönelik girişimler yapıldı. Genel Başkana bağlı ve onun tarafından seçilen bir başkanvekili tarafından yönetilecek 21 kişilik Müstakil Grup oluşturulmasını, Genel Sekretere kabinede üyelik sağlayan ve Genel Başkanvekilinin hükümet dışında bırakılmasını öngören tüzük değişiklikleri gibi. Kurultayın başka bir özelliği de, Dünya Savaşı’nın öncesinde toplanan son Kurultay olmasıdır.[12]

  1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte doğrudan katılmamış olsa bile savaş ekonomisi Türkiye’ye de sıkıntılı bir dönem yaşattı. TBMM’nin her yasama dönemi açılışında konuşan İnönü, 1 Kasım 1942 günü yaptığı açış konuşmasında, savaş ortamının zorluklarını kişisel çıkar için fırsat sayanlar hakkında oldukça sert ve itham edici cümleler kullandı. Özellikle politikacılar hakkında konuşurken seçilen sözler, en etkili belirleyicinin kendisi olduğu bir siyasal düzen için garipsenecek sözlerdi. Bu konuşmadan bazı bölümleri aktararak durumu açıklamak mümkündür. “Şuursuz bir ticaret havası, haklı sebepleri çoktan aşan bir pahalılık belası, bugün vatanımızı ıstırap içinde bulunduruyor. Bu halin umumi harpten doğan, kendi hususi şartlarımızla ilgili olan sebeplerini ve çarelerini Cumhuriyet Hükümeti sizin yüksek nazarlarınıza etrafıyla serip anlatacaktır. Eminim ki Millet ve memleketin hayrına olan en isabetli tedbirleri bulacaksınız. Bizim gördüğümüz en tehlikeli hastalık, iki seneden beri, cemiyetimiz içinde Cumhuriyet Hükümetlerini muvaffak etmemek için estirilmiş olan zehirli havadır. (Doğru sesleri) (…) Bütün eksikleriyle beraber en iyi neticeler, ancak Hükümet tedbirlerinin dikkatli olarak yürütülmesiyle elde edilebilir. (…) İşte bugün ilk hallolacak mesele,  umumi itimat havasının iade edilmesidir. (Bravo sesleri) Bulanık zamanı bir daha ele geçmez fırsat sayan eski batakçı çiftlik ağası, ve elinden gelse teneffüs ettiğimiz havayı ticaret metaı yapmaya yeltenen gözü doymaz vurguncu tüccar ve bütün bu sıkıntıları politika ihtirasları için büyük fırsat sanan ve hangi yabancı milletin hesabına çalıştığı belli olmayan birkaç politikacı, büyük bir milletin bütün hayatına küstah bir kundak koymaya çalışmaktadırlar. Üç, beş yüz kişiyi geçmeyen bu insanların vatana karşı aşikar olan zararlarını gidermek yolu elbette vardır.[13]

Savaş döneminin de katkısıyla yaşanan ve İnönü’nün diliyle Meclis önünde böylece ifade bulan sıkıntılar yaşanırken CHP’nin yapısında geleneksel çizgi korunmaktaydı. “Milli Şef ve çevresindekiler, meclise ve partiye yansıyan sosyal dengeyi, hükümet değişiklikleriyle, bakan değişiklikleriyle kurtarmaya çalışmaktadırlar. 1943 başlarında yapılan seçimlerle oluşan CHP grubu da bürokrat, tüccar ve toprak ağası karışımı bir insan topluluğudur. Aralarında, Kurtuluş Savaşı’nın hilafetçi paşalarından, Varlık Vergisi düşmanlarına, büyük toprak ağalarına kadar her kesimden temsilci vardır.”[14]

Seçimleri izleyen günlerde VI. Kurultay toplandı. Tüzükteki genel sekreterin kabineye üye olarak alınması kuralı şimdiye kadar yerine getirilmemiş olduğu gerekçesi ile kaldırıldı. Ayrıca 9. ve 156. maddeler kaldırıldı. 9. maddede siyaset çağına giren gençler partinin tabii üye adayı sayılmaktaydı. 156. maddede ise “Genel Başkanlık tarafından serbest seçime arz edilen aday listesinde mutlaka seçilmesi işaret olunanlar ile, parti dışından alınacak adaylara oy verilmesi zorunludur” denilmekteydi. Programda 1935 Kurultayında konulan katı devletçilik açısından yumuşama yönünde değişiklik yapıldı.[15] Savaş ortasında bu yönlü bir değişiklik nasıl bir anlam taşıyor olmalı? Bu dönemin Türkiye’ye yönelik açık bir Sovyet tehdidi şeklinde görüldüğü hatırlanırsa, Partinin ideolojik bir dönüşümü andıran devletçilikteki yumuşaması anlamlı sayılmalıdır. Bunun dışında dönemin ekonomik gerekleri de, devletin temel harcama kaleminin askeri giderlere ayrılmış olması gerçeğinden dolayı, devletçilikten çok özel girişimi destekleme düşüncesini haklı kılmaktaydı.

“1930 senesinden 1946 senesine kadar tek ve otoriter bir hüviyetle iktidarda kalan, umdelerini 1924 Anayasasının ikinci maddesine ithal eden, idareci unsurlarını devlet mekanizmasına hakim ve dahil kılan Cumhuriyet Halk Partisi bir vesayet partisinin vasıflarına da sahip olmuştur.”[16]

 

[1] CHP Tüzüğü, 26.12.1938 tarihinde Üsnomal Toplanan Büyük Kurultay Tarafından Onaylanmıştır, Recep Ulusoğlu Basımevi, Ankara.

[2] BİLA, s.84-85.

[3] Hilmi URAN, Hatıralarım, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1959, s.348.

[4] BİLA, s.88.

[5] Emekli general Ali İhsan Sabis, 1938’de Atatürk’ün ölümünden sonra İnönü’ye “mani zail oldu, artık teşriki mesai edebiliriz” diyerek yakınlık göstermişti. Haldun DERİN, Çankaya Özel Kalemini Anımsarken (1933-1951), (Yayına Hazırlayan Cemil Koçak), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1995, s.253.

[6] UYAR, s.91; dn.9; GÜLCAN, s.198.

[7] URAN, s.348.

[8] TUNAYA, s.573-574.

[9] BİLA, s.92.

[10] Rıfkı Salim BURÇAK, İnönü ve Demokrasi, Doğuş Matbaası, Ankara, 1950, s.6.

[11] Metin TOKER, Tek Partiden Çok Partiye, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1970.

[12] Mehmet KABASAKAL, Türkiye’de Siyasal Parti Örgütlenmesi, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1991, s.137; BİLA, s.93-94.

[13] Ali Rıza CİHAN (Der.), İsmet İnönü’nün TBMM’deki Konuşmaları 1920-1973 2. Cilt (1939-1960),  TBMM Yayını , Ankara, 1993, s.33. (Vurgular bana ait.)

[14] BİLA, s.101.

[15] BİLA, s.102-103. Bila, 8 Haziran 1943’te toplanan VI. Kurultayın son gününde İnönü’nün yeniden değişmez genel başkanlığa seçildiğini ve Esendal’ı genel sekreter atadığını yazmıştır. Burada bir hata olmalı. Çünkü değişmez genel başkan terimi tüzükten Mayıs 1946’daki II. Olağanüstü Kurultayda çıkartıldı. Dolayısıyla VI. Kurultayda genel başkan seçiminin yapılması Tüzük gereği söz konusu değildi. KUMAŞ, s.48.

[16] TUNAYA, s.562.

Yorumlar kapatıldı.

error: Content is protected !!