Niçin Paris’e Kaçıyorlardı?

Niçin Paris’e Kaçıyorlardı?

 

Başta Ahmet Rıza Bey olmak üzere Paris’te ve Cenevre’de çalışan Genç Türkler, Türk gençleri arasında hürriyet fikirlerini uyandırırlarken ve bin türlü müzayika ve tazyiklere göğüs gererek Abdülhamid’in kara istipdadına karşı çalışırlarken Osmanlı Devleti’nin her tarafında hürriyet nuru gittikçe parlamağa ve birçok gençleri aynı fikir etrafında toplamağa başlıyordu. Bu gençler arasında Avrupa’ya giderek Genç Türklere ve oradaki İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne iltihak eylemek isteyenlerin adedi de o nispette günden güne artıyordu. Avrupa’ya gitmek imkanına ve iktidarına malik olanlar kendilerini dünyanın en bahtiyar adamlarından addediyorlardı.

Bu gençlerin o devirdeki duyguları ne idi. Avrupa’ya kaçmağa hazırlanırlarken ne gibi heyecanlara kapılıyorlardı ve gün geçtikçe bir kat daha inkıraza doğru gidiyor gibi görünen biçare vatanlarından ve bedbaht vatandaşlarından hangi hislerle ayrılıyorlardı? Bu sualin cevabını 1877-1878 Muharebesi’nden sonra Rumeli’nden kaçıp İstanbul’a iltica eden muhacirlerden bir gencin Avrupa’ya gitmek üzere bindiği vapurdan bir arkadaşına yazdığı mektuba bırakıyoruz ve 22 temmuz 1312 tarihli olan bu mektubun bazı parçalarını aşağıya dercediyoruz:

 

Beynimde füruzan olan envar-ı hamiyet

Bir gün seni mecburu tazallüm eder elbet,

Ey milleti naşadeden alçak; bu gururun

İhzar edecektir sana bin zillü felaket.

 

Garip tesadüf! Kalbigahı vatanın hazin helecanlar içinde bulunuşunu andırırcasına esen Lodos Rüzgarı’nın iniltilerile büyüyen dalgaları takip edecek yerde, vapurumuz güya deni bir şahsa selam vermeğe kerhen mecbur edilmiş gibi aheste aheste Ortaköy önüne doğru hareket etti.

Paşalimanı’nın sönük bir medeniyet ile parlak bir tabiatın imtizacından teşekkül eden bir noktası hizasında vapur istikametini Marmaraya doğru tevcih etti. Şayan-ı hayret bir şey varsa o da İstanbul’a son olması muhtemel bulunan bu vedanın kalbimde kendisine mahsus bir his hasıl edememesidir. Mamafih pekte edemedi diyemiyeceğim, çünkü ara sıra yoklamak istiyordu.

Allah, Allah! Tahassüs denilen şey bazan ne garip surette tecelli eylermiş! Acaba niçindir ki, şairane hayalata kapıyarak şu dalgalar gözüne bir çocuğun emekleyişi kadar manidar ve latif görünüyor, hele şu Fenerburnu’nun ötesine berisine serpilen kayalarla aldığı garip hal nedendir ki milli bir meselenin hall-i zımnında gelişi güzel hemen inikıat eylemiş bir Meclis-i mebusanın adaletperverane mücadelesi kadar sevimli geliyor? Ha! Acaba neden?…

Mutlaka bu hal veda’ın kendisine mahsus olarak peyda edeceği hislerin başlangıcıdır. Zaten arası çok geçmeden kendisini belli etti. Sonra birden bire kayboldu, artık ne düşündüğümü bilemiyorum.

Önünde nihayetsiz bir deniz var. Denizle semanın baş başa vermelerinden hasıl olan bir hudut görünüyor. Fakat bu hudut zahiridir. Gidersin, gidersin, gittikçe hayat gibi umulmadık hailelere müsadif olursun. Uyursun, uyandıkça denizle semadan ibaret olan bu yeknasak manzaralar hep değişir. Kah evleri harap olmağa yüz tutmuş bir köycağız, kah camileri, minareleri matem rengine boyanmış bir kasaba manzurun olur. Oturursun, o zaman havanın denizle beraber kopardığı gürültüden ve dalgaların iniltisinden yıldızların vecde dalmış muhabetzedeler gibi nurlar taati edişinden başka bir şeyle eğlenemezsin. Tahayyülata dalarsın, vatan halkını milli bir faaliyet içinde seyrederken nagihani bir tebeddül yüzünden vatanın kan tufanları araında boğulmak derecesine geldiğini, milletin dağlar gibi dalgalarla çarpışa çarpışa hal-i ihtizara girdiğini görür gibi olursun!

Ey layetegayyer kanunların sahibi, her saniyedeki bu tebeddül nedir? Koca bir milletin omuzlarına çökmüş olan bu tahammülfersa yük ne oluyor? Bütün cihana bahşettiğin bunca harikalara karşı mütehayyir kalan bu “ben”i keşke enmüthiş cezalara çarpaydın da, en derin bir merhamete şayan olan şu mağrur milleti her devirde başka bir surette tecelli eden terakkiyat-ı medeniyeden hissedar kılaydın!

Tabii kanunların bahşettiği saadetlerin ahkamı altında yaşaması lazımgelen beşeriyeti her vakit zalim bir ferdin vahşiyane emelleri altında inler, ağlar, ezilir, yerlerde süründürür her navera bir arzuya karşı amade-i icra ve her keyfi emre muti bırakmak ve bu halleri görüp de vicdanen halaskarane bir his peyda etmemek, alelhusus o hissin arkasına düşerek bizeval bir sebat ile her türlü teşebbüse fedakarlık elini uzatmamak, her türlü hemiyetmendane tedbirlere başvurmamak, bir zalimin fıtratında mıhlı olan zulüm ve sitemi nefsimiz ve civdanımız için münasip gördüğümüze ve birliğe saymadığımız büyük bir delil değil midir?

Ah! Terbiyeli bir vicdan üzerinde bu nevi tasavvurların hasıl ettiği tesir latif olmakla beraber ne kadar müthiş ve mühlik imiş! Ben ölmüştüm, işte hayat buldum. Daha doğrusu ihya edildim. Bana bu manevi hayatı bahşedenler elimden gelmez ki mukabele edeyim..

Zaten ben bu dağdağası bitmez, hayatı mazlum bir cemiyet namına kabul etmiştim. Bundan sonra yine o nama bir takaddüm olmak üzere taşıyacağım. İcabında takdime hazırım. Böyle bir vazifeyi ifa edebilenler ne kadar bahtiyardırlar! Hamiyetperver bir ruhu bir zalimin beynine vura, vura parçalamak kim bilir ne kadar hoştur. Ben böyle bir muvaffakıyete nail olursam, şeref bana değil, esbab-ı evveliyeye aittir.

“Yaşasın vatan, yaşasın millet, yaşasın yeni Osmanlılar, yaşasın yeni Osmanlı yavruları!!”

Kızkulesi önünden geçiyoruz. Üsküdar’ın matemli manzarasını teşkil eden o hazin selviliği görünce uhrevilere de veda etmek niyetile çenemi ellerime dayamış, gözlerimi o selviliğe dikmiş duruyordum. Duruyordum değil, düşünüyordum. Vatanın selameti için can veren ne kadar fedakarları sinesinde saklayan şu kabristan nurları saçacak yerde niçin bu kadar hüzünlü görünüyordu?

Gözlerimi kaldırdığım zaman yanımızdan geçen vapurun matem alameti olarak bayrağını yarıya indirdiğini görünce kalbim meserret hislerile doldu. Fakat heyhat! Meğerse önümüzden geçerken bize selam veriyormuş. Acaba bizi Ortaköy önlerine doğru yaptığımız bir manevradan dolayı mı alkışlıyordu? Bu sırada fikrim yine derin düşüncelere dalmıştı. Bu esnada, tahassürden olacak, yine seni hatırladım ve ağuşu hamiyetime aldım, milliyet taraftarlığını her köşesine nakşettirdiğin o kıymetli dimağının maskesinin cilası olan gözlerinden öptüm…

“Gurup yakındı. Yemeğini bitirinceye kadar gece oldu. Parlak bir mehtap vardı. Güverteye çıktım. Yan tarafımda bir Ermeni ailesi ve bu aile arasında gençliğe henüz ilk adımlarını atmış iki delikanlı vardı. Mehtap galiba bunlara doğru ümit nurları yağdırıyordu ki yanlarında bulunan geniş sandıkların üzerine beşuşane bir vaziyetle uzanarak milli bir marş havasından hiç farklı olmayan bir ahenkle şarkı söylemeğe başlamışlardı.

Ben artık yerimde oturamaz bir hale gelmiştim. Çünkü bizim memlekette bilmem kim tarafından tertip edilmiş olan şu sözlerin bestesindeki makam ile bu Ermenilerin nağmeleri arasında bir müşabehet buluyordum:

 

Kan ağlıyor şanlı vatan,

Ey milletim artık uyan,

Nalesini yok mu duyan! İlah…

 

Bu şarkıyı hicret zamanında ağlaya ağlaya ihtiyar anneler, gençler ve çocuklar söylerlerdi. Bu hatıra beni epeyce ağlattı. Bu esnada bir Müslüman ezan okumağa başladı. Dini bir his bütün asabımı okşadı. Hicret esnasında yollarda namaz kılmak için öküz arabalarını durdurarak ihtiyarlarımızın verdikleri ezanlar aklıma geldi.

Güverte tenhalaştı. Ben de yattım. Tasavvur ve tahayyül aleminde idim, uyuyamadım. Kalktım, daimi ihtifagahına çekilmek üzere bulunan mehtabı seyrettim. İşte bu aralık baş gösteren hissiyatım şunlardı: Gecenin sükuneti arasına çağıltılar koyuveren şu dalgalarla kucaklaşmak istiyordum. Fakat neden bu çağıltılar bana kalbi titreten intiltiler gibi hüzün veriyordu? Çünkü onları milletin her an ve her zaman samiamı tırmalayan iniltilerinin aks-i sadası zannediyorum.

Denizin ta nihayetlerine doğru, geniş geniş yerler tutmuş olan şu dağlar ne garip bir heybete ve azamete malikti. Üzerlerine akseden zulmetli bir nur içinde sakitane ve muattal duruşları bana fazilet ve masumiyetinin aşıkı olduğum bu milletin ataleti mağruranesini hatırlatarak beni mahzun ediyordu.

Ondan sonra gökleri yıldızları seyrediyordum. Onlar seyyare de sabite de olsalar, hareketleri ve sükutları bize görünmez lakin ben onları, biri birlerine bir şey söylüyorlarmış gibi yakınlaşır, uzaklaşır görüyordum. Fakat heyhat, pek aldanıyordum. Bu bir galat-ı rüyetti. Vapurun hareketi bunu intaç ediyordu. Bu galat-ı rüyet olmasa, vatan gençlerinin hamiyetperverane faaliyetlerine benzeteceğim. Fakat şimdi milletin kendilerinden hizmetler ümit ettiği gençlerimizin pek kuru nümayişlerine ve pek esassız cali hareketlerine benzetiyorum. Hüzün ve yeise kapılıp gidiyordum.

Sabaha karşı biraz yattım. İki saat kadar uyuduktan sonra uyandım. Güneş doğuyordu. Onu seyretmeyi bilmem neden istemedim… Çanakkale’sinde durmadan pratikamızı verdik, kayda şayan hale uğramadan geçtik.

Yalnız mahzun bir adamcağız önünden geçerken bütün vücudum derin bir matem hissile sarsıldı, dimağımın her noktası can verici bir feryada kapıldı, hele kalbim süratli bir helecana tutuldu. Çünkü epeyce dalgın olan bu “ben” birisine “burası Midilli mi?” diye sormuştum. Daha evet cevabı ikmal edilmeden yanımdaki dürbüne sarılmıştım. Uğradığım bu müteheyyiç hislerden dolayı mıdır nedir, Midilli’yi iyice bildiğim halde bu sefer tanıyamadım. Vaktile bana gösterilen bir yeri görmek istiyordum ki bu yer Hazret “Kemal”in bu cennet gibi adada intihap edip oturduğu bir köşktü.

Meğerse biz henüz Midilli’nin köyleri önünde imişiz. Midilli önünden geçmeğe başlayınca ebedi ve hazin bir mateme bürünmüş olan o binayı araya araya görebildim.

Birkaç saat sonra İzmir Limanı’na vasıl olduk. Burada mektubumu size gitmek üzere postaya veriyorum. Baki, bir gün eyleriz telaki.”

Yukarı ki mektubun yazıldığı zamanlarda 1895 ve 1896 senelerinde Cenevre’deki Türk gençlerinin adedi günden güne artıyordu. Bu suretle İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Cenevre şubesini teşkil eden gençler epeyce kalabalıklaşmıştı. Türk gençleri Cenevre’yi daha ucuz olduğu için Paris’e tercih ediyorlardı. Hatta Cenevre’deki İttihat ve Terakkiciler Paris’tekilerden daha fazla idiler. Her ne kadar Paris’te tahsil eden Türk gençleri çok idiyse de bunların bir kısmı, mesela bilahare Meclis-i Mebusan Reisi ve Hariciye Nazırı olan Halil Bey gibileri, o zamanlar İttihat ve Terakki ile ve Jön Türklükle alakadar değildiler. Mamafih yine onlarla düşüp kalkıyorlar ve dostça geçiniyorlardı.

Cenevre’deki gençler arasında en eskilerinden birisi de Ali Zühtü Bey’di. Bu Türk genci, Şefkati Bey’in “İstikbal” Gazetesi’nde neşredilmek üzere yazdığı bir mektubunda Abdülhamid ile avenesinin Türk milletine çektirdikleri ıstıraplardan bahsederken bundan dolayı İstanbul’luları mes’ul tutuyor ve diyordu ki:

“İstanbul’lular yapılan mezalime karşı daima, eyvallah!” derlerse, Meşrutiyet’in istihsali güçleşir. Mümkün olamaz demiyorum. Çünkü umumiyetle İstanbul halkı cebinliğinden dolayı her işe karşı “benim neme lazım!” dese dahi, içlerinde saadeti hilekarlıkta, dince vatandaş saymakta bilmeyip vicdanımın sevkettiği vazifeyi ifada arayan ve hayatının vatanı kurtarmağa hasretmiş, Türk sütü emmiş ve damarlarında saf Türk kanı cevelan eden İstanbul’lu ve taşralı gençler ve yaşlılar da bulunabilir. Bunlar geçenlerde bir cemiyet teşkile edip çalışmağa başlamışlardır.

Bu cemiyet[1] büyüye büyüye bir zaman gelecek ki zalim hükümdarı kendisi gibi alçak bendelerile beraber defedecek ve umumun arzusile her hareketinden mes’ul bir devlet reisi intihap olunacaktır. Sultan Hamid çok yaşamayıp bir iki sene içinde öldüğü halde bile, yerine kaim olacak yeni Padişah’ın millete hürmet ederek onunla istişare ettikten sonra vatanın umranı için çalışacağı ümit edilmemelidir. Hatta yeni Padişah’ın dini ve namusu üzerine edeceği yemine de itimat olunmamalıdır. Çünkü o kadar cerbeze ile söz veren, yemin eden Abdülhamid’in ne mal çıktığını gördük ve görmekteyiz. İstikbal hakkında bize bir fikir verebilecek olan şey halihazırdaki müşahadelerimizdir. Yeni Padişah ta yani familyadan olacağı için onun tevarüs kaidesince şimdikinin cibilliyetinde ve fikrinde olması kaviyen muhtemeldir.

Bu hükümdarlar ne talim ve terbiye görmüş, ne mükemmel bir mektepten çıkmış, ne de medeniyet alemini gezip dolaşmıştır. Öyle bir iki tırıl hocadan ders almak, dimağı terbiye edip ahlakı değiştiremez. Bugünkü medeniyeti anlamak için o koca filozofların halka-i tedrisinde bulunmuş olmak lazımdır. Talim ve terbiye noksanlığı muhakemesizliği mucip olur. Bu da mefsedetkarane ahlakın devamına sebebiyet verir. Demek ki müstakbel Padişah ta insanı hakların en birincisi olan hürriyeti ve hakkı intibabı vermeyecektir. İstibdat devam edecektir.”

Ali Zühtü Bey’in 17 Temmuz 1895 tarihli olan bu mektubunda ati hakkındaki düşüncelerinden de bahsediyor ve diyor ki:

“Fakat bir gün gelecek ki millet, hükûmet demek sultan demek olmadığını, bizzat kendisinden ibaret bulunduğunu anlayacak ve hallerini, ırzlarını, canlarını ve haklarını gaspeden bir haydut çetesinden onları bir gün istirdat eyleyecektir.

Lakin şu mühim nokta unutulmamalıdır ki hürriyetimizin bu suretle kazanılması daha uzun zaman sürecektir. Bu müddet zarfında koca Osmanlı Devleti’nden yalnız bir Konya vilayeti bırakılıp diğer tarafları belki taksim edilecektir. Hem de bu ihtimal kavidir. Bugün bakınız Ermenistan gitti. Arnavutluk ta gitmek üzeredir. Bu hal biraz daha devam ederse bütün adaları İngilizler, Suriye’yi Fransızlar, Rumeli’yi Avusturyalılar, Anadolu’yu Ruslar alacaklardır. Arabistan’da ise bir Arap devleti tesis olunması çoktan beri kararlaştırılmıştır.

Ey millet, ey bir vakitler şecaate, hamiyete alem olan Türkler, nedir bu korku, nedir bu uyku, nedir bu denaet! Saadet lezzetini tattığınız yok, her gün tahkir olunuyorsunuz. Öyle olduğu halde mertlikle hürriyetinizi almaktan husule gelecek huzuzatı hala ayaklarınızın altında çiğniyorsunuz. Damarlarınızda o alicenaplık mayası olan Türk kanı artık cevelan etmiyor mu? Bugün en edna tanıdığımız bir millet bile böyle bir hareketi kabul etmiyor, bu zulme tahammül etmeği insanlık haricinde buluyor. Bari bunlar kadar olalım da biz de insani hislerle bir miktar olsun mütahassis olduğumuzu aleme gösterelim!”

Meşrutiyet’in ilan edildiğini, Türklerin naili hürriyet olduklarını ve Abdülhamid istibdadının yıkıldığını biçare Ali Zühtü Bey görememişti. O yukarıdaki mektupta yazdığı gibi “hürriyet ve Meşrutiyet!” feryatlarile milletini ikaza çalışırken 1897 senesinden Cenevre’de tutulduğu bir hastalıktan kurtulamayarak vefat etmiş ve kendisini çok seven arkadaşlarının gözyaşları arasında Cenevre’de defnolunmuştu.



[1] Tıbbiyelilerin İstanbul’da ilk defa kurdukları “İttihat ve Terakki” Cemiyeti’nden bahsediliyor.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: