Önce Akbuğra

Önce Akbuğra
Sabah kalkmamız istendiğinde saat beşe geliyordu. Gün ağarmak üzereydi. Yüzümüzü yıkamak için avluya çıktık. Seyyar lavabonun üzerine yerleştirilmiş dört litrelik bir kaptan akan suda ellerimizi yıkayacaktık. Silindirin altında on beş santimetrelik bir metal çubuk vardı. Elinizle bu çubuğu yukarıya ittiğinizde su akmaya başlıyor, avucunuz suyla dolup elinizi çektiğinizde, çubuk kendi ağırlığıyla tekrar yerine geliyor ve üzerindeki lastik conta suyun akmasını engelliyordu. Bu su kapları Orta Asya’da çok yaygındı. Şebeke suyu bağlı olmayan hemen hemen her evin önünde bunlardan bulunurdu. Ne zaman bu kapları kullansak, Ali Ağabey hayıflanırdı. Yine bir yandan avucunun içiyle çubuğa basıp suyu akıtıyor bir yandan da “Anadolu’da niye bilmezler bu adeti! Halbuki ne kadar pratik. Bizim köylerde çok işe yarar bunlar. Türkiye’de de tanıtmalı bu adeti. Antepli ustalara bir tarif etsen gözü kapalı yaparlar bunu…” bu cümleleri belki kırkıncı sefer duyuyordum, Ali Ağabeyden. Ama her seferinde de ilk kez duyuyormuşum gibi ilgiyle dinliyordum. Ali Ağabey Anadolu insanını o kadar çok seviyordu ki, eminim bunu her söyleyişinde köylerimizin hali gözünün önüne geliyordu.
Gece kabın içinde beklerken iyice soğumuş olan suyu yüzümüze değdirmemizle birlikte mahmurluğumuz kayboluyordu. Bu arada birazda tereddütle Ali Ağabeye, Mecit Hocanın testini hatırlattım. İkimizde de test müspet netice vermişti. Telaş edilecek bir hal yoktu. Alelacele çayla küçük bir kahvaltı yapıp yola koyulduk. Önce Akbuğra Türbesini ziyaret edecek ve oradan Kazıkurt’a çıkacaktık. Köyden çıkar çıkmaz “işte Kazıkurt” dediler. Gece pek fark edememiştik, kaldığımız köy Kazıkurt Dağının tam eteğindeydi. Heybetli bir görünümü vardı Kazıkurt’un. “Bu Ata Kazıkurt” dedi Abay. “Daha ilerde Ana Kazıkurt var. Vaktimiz müsait olsaydı oraya da çıkardık.” Kazıkurt Dağının iki zirvesi vardı; tıpkı Büyük Ağrı, Küçük Ağrı gibi. Biz büyüğünün Ata Kazıkurt’un eteklerindeydik. Yolumuz dağın eteğinden kıvrılarak devam ediyordu. Dağın eteklerindeki sürülebilecek her yeri ekmiş köylüler. Tarlaların arasında ilerliyorduk. İki veya üç küçük vadiden geçtikten sonra büyüklüğü öncekilerden pek farklı olmayan ama yemyeşil bir vadinin içinde buluverdik kendimizi. Demek ki, diğerlerinde olmayan burada vardı: Vadinin ortasından bolca bir su akıyordu. Vadinin tam başladığı yerde küçük, onun biraz aşağısında ise iki katlı bir yapı duruyordu. “Ak Buğra Evliyanın Türbesi işte burası” dedi Abay. Vadinin başındaki, pek fazla gösterişli olmayan, günümüz Kazak mezarlıklarında dahi rastlanabilecek türden, taştan küçük bir yapıydı bu. Bütün sevimliliği ile vadinin başına kurulmuştu. Yapılış tarihini şimdi hatırlamıyorum. Ama belki de bağımsızlıktan sonra ihya edilen kutsal yerlerden biri de olabilirdi. Yanında da iki katlı bir ev vardı. Vadiye hayat veren su işte bu yapının duvarının tam yanında fışkırıyordu. Yerin altından gürül gürül fokurdayarak dışarı çıkan su, sanki Akbuğra Türbesinin içinden dökülüyordu. Bu suyun çıkışını seyretmek çok güzeldi. Gözlerimiz suyun kabarıp yok olan yumuşak yükselişlerine dalıp gidiyordu. Yalnızca bu suyun çıkışını seyretmek bile yolculuğumuzun zahmetlerine değerdi doğrusu. Abay bu sudan abdest almamızı teklif ediyordu. Bu abdest Türbe ziyareti için miydi yoksa biraz sonra çıkacağımız Kazıkurt için mi açık değildi ama bana kalırsa Abay, her ikisi için de bunun gerekli olduğunu düşünüyordu. Memnuniyetle kollarımızı sıvamaya koyulduk. Bu kaynağa dokunmak bambaşka bir zevk olacaktı. Türbeye girdiğimizde, töreye göre hepimiz adına dua etme görevi, en büyüğümüz olarak Ali Ağabeye düşüyordu. Ali Ağabey kabir ziyaretinin adabı içerisinde Fatiha okuyacak ve Türkçe dua edecekti. Böyle yapmakta töre idi; Kazaklar kısa dilek cümleleri ile kafiyelere uydurup şiir gibi dua ederler. Bu duaları erbabından dinlemek çok zevkli olur. Hatta güzel duaların kitapları dahi vardı. Üzerinde “Akbata” yazılı kitapçıkları her yerde görmek mümkündür. “Bata” sözünü, dua anlamına kullanıyor Kazaklar. Çok geniş etimoloji bilgisi olan Ali Ağabey, Bata sözünün “Fatiha” kelimesinin bozulmasından geldiğini ayrıntılarıyla izah eder ve her seferinde de “başka dilden alınan bir kelime ancak bu kadar değiştirilebilir” der ve gülerdi. Kabrin başına vardığımızda “Aleke Bata ber” dedi Abay. Bata vermek bizler adına dua etmesi demek anlamına geliyordu. Ali Ağabey usule uygun olarak Fatiha okumuş ve tam Türkçe duaya başlayacaktı ki Abay gür bir sesle araya girdi. Bu da adaba uygundu; ikinci hatta üçüncü dördüncü kişilerde sureler okuyabilirlerdi ama dilek kısmı mutlaka orada bulunan en büyük yani Kazakça tabiriyle aksakal tarafından yapılacaktı. Bizim aksakalımız Ali Ağabeydi. Buraya kadar her şey normaldi. Ama Abay’ın Kur’an okuyuş tarzı bizi şaşkına çevirmişti. Ali Ağabeyle göz göze geldik. Ben dua etmeyi bırakarak omzumdaki kameraya sarılmıştım: bunu kaçırmamalıydım. Abay adeta bir kama bir baksıya dönüşüvermişti. Kur’an okuyuşundaki müzik, kam melodisinden başka bir şey değildi. O da fatiha suresini okuyordu. Kazakların genellikle telaffuz etmekte zorlandıkları sesleri saymazsak surenin okunuşunda hata yoktu ama ya o melodi; sanki asırlar öncesinden kam gırtlağından fırlayıp gelmiş ve Abay’ın hançeresinde Fatiha suresiyle buluşuvermişti. Kültürün gücünü izah herhalde dünyanın en zor işlerinden biri olsa gerek. Abay okumasını bitirdikten sonra durdu. Bu, dua sırasının geldiğini ve sözün Ali Ağabeye geçeceğinin işaretiydi.Ali Ağabeyin dualarına iştirak ederek Türbeden çıktık. Biz Türbede iken iki araba daha gelmişti. Kadınlı erkekli grup sağa sola koşuşturuyordu. İki katlı binanın alt katı da açılmıştı. Genişçe bir salondu burası. Bir köşesinde bir tüp ve ocak diğer tarafta ise bir iki masadan başka bir şey görünmüyordu. “Eğer dün gece Muhtar Ağayı evde bulamasaydık biz de bu binanın üst katında kalacaktık” dedi Abay. Üst katta neler vardı onu görme imkanımız yoktu. Fakat alt katın kurban kesenlerin etlerini pişirip ikram etmeleri için düzenlenmiş olduğu anlaşılıyordu. Yeni gelenler de kurban kesme hazırlığındaydılar. Abay arabadan bir şişe alarak kaynak suyundan doldurdu. “Yukarıda ihtiyacımız olur” dedi. Bir ekmek, birkaç domates ve salatalıktan oluşan mütevazı çıkınımızda Muhtar’ın elindeydi. Artık Kazıkurt’a tırmanmaya hazırdık.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: