Perinçek Neyin Derdinde?

Yeni Demokrasi: “Perinçek Neyin Derdinde?”

TKP/ML çizgisinde yayın yapan Yeni Demokrasi gazetesinde Doğu Perinçek’e yönelik suçlamalar birbirini kovalıyordu. Haziran 1989 tarihli özle sayı 4’de yine Perinçek’in örgütlerine yönelik suçlamalarına cevap niteliğinde, Doğu Perinçek önderliğindeki Aydınlık hareketinin yaklaşık 30 yıllık “TİİKP–TİKP–SP” süreçleri tahlil edilerek, Aydınlık hareketinin “karşı devrimci, ajan provokatif” bir hareket olduğu iddia ediliyordu. “Perinçek Neyin Derdinde?” adlı yine altı sayfalık uzun yazıda şu açıklamalar yer alıyordu:

Daha önceki yayınlarında da benzer temaları işleyen 2000’e Doğru Saçak (eski Aydınlık) grubu ve başını çeken Perinçek kurdu, Curnaz Engin Tuzla bağlamında yaptığı çıkışla daha da cüretli bir şekilde, MİT’in sol örgütleri kullandığını, yönlendirdiğini, onlar üzerinde provokasyon sürdürdüğünü, bu örgütlerin de oyuna geldiğini, alet olduğunu ve faşizmin işine yaradığını savlamaya hız verdi.

Onun 2000’i çıkartmada önde gelen amacının faşist devlet güçlerini teşhir etmek olduğu, öz itibariyle karşıdevrimi hedeflediği ve genel siyasetinde devrim lehine bir kaygı taşıdığı düşünülebilir mi? Söz konusu derginin çarpıcı konu ve başlıkları yüzeysel/üstünkörü bir bakışla böyle bir kanı doğurabilir. Ama biraz iyi incelendiğinde onun ne mal olduğunu anlamak için cilasını kazımaya bile hacet olmadığı görülür. Çünkü kendi kendisini yeterince ortaya koymakta ve son haftalarda olduğu gibi barbar bağırarak göstermektedir. Onun asıl gayesini mi anlamak istiyorsunuz? Curnaz kapaklı sayının başyazısına bakın!

“Provokasyonları Bozun” başlıklı başyazının baş konusu yazarının baş derdini hemen ele veriyor. Başlığı gören, okun sivri ucunu MİT’e yöneltmiş sanır. İlgisi yok yada yazının MİT’le sadece ilgisi var. esasta devrimci örgütleri (kapaktaki güncel çağrışımla da en başta TKP/ML’yi) karalıyor. İşte ana fikir:

Bir komplo örgütü ne kadar harika tekniklerle ve hinoğlu hin zekasıyla inşa edilse de zorbalığa dayanamayacaktır”

Yanlış anlamayın, bunu Doğu Perinçek Aydınlık okulunun eski komplocusu, Halil Berktay’ın saygı değer ağabeyi ve de öğretmeni. Olay, birinden diğerine giden ve daha sonra TİİKP Dava Dosyasına giren mektupla belgelidir. Yaygın olarak bilinen bir şey ama yine de yeniler için anlatmakta yarar var. yıl 1972, TKP/ML kurucusu İbrahim Kaypakkaya’nın Muzaffer Oruçoğlu ve diğer ML kadrolarla birlikte TİİKP’nin revizyonist şeflerine karşı bayrak açtığı dönemdir. Örgüt içinde idari zorbalıkla bastırdıkları siyasi ideolojik mücadelenin artık cepheden verilmeye başlandığını 2ören burjuva baylar, etekleri tutuşmuş bir halde yeni tedbirlere yönelirler. Bu sefer bastırmanın tek yolu vardır: Şiddet!… İşte Halil Berktay’ın Doğu Perinçek’e yazdığı mektubun konusunu bu oluşturur. İlk tedbir olarak Kaypakkaya ile Oruçoğlu’nun uygun bir gerekçeyle tuzağa düşürülüp tevkif edilmeleri tasarlanır. Halil Berktay’ın ondan sonrası için uygun gördüğü, idamdır. (10 yıl önce yayınlanan bu belgeyi ekte yeniden sunuyoruz.) Doğu Perinçek ve avenesi yalanlayamadığı bu mektup için 10 yıl önce şöyle demiş:

TİİKP davasında okunan belge, bir devrimcinin tasfiyesi şeflerin ihanetine duyduğu tepkiyi dile getirmektedir. Proletarya hareketi hiçbir zaman böyle bir şey düşünemez.

Buradaki “tasfiyeci şefler” İbrahim Kaypakkaya ile Muzaffer Oruçoğlu oluyor. “Bir devrimci” Halil Berktay, “Proletarya hareketi” de TİİKP! İbrahim Kaypakkaya bunları daha o zaman siyasi ideolojik arenada yerin dibine sokmuş, rezil kepaze etmiştir. Kalemiyle, hala çalışmaktan geri durmayan Doğu, İbrahim’in muazzam kudretli fikir ve eleştirileri karşısında, değil tutunacak bir dal, girecek bir sıçan deliği bile bulamamıştır. O acizlikle tam da kendisine yaraşan bir sıfatı (ki bugün daha da açıktır.) İbrahim’e mal etmiş: “Tasfiyeci!” üstelik de İbrahim, kendilerinin hüküm ferman idare ettikleri bu yapıda “şef” oluyormuş! Bu nasıl bir şef ki, parti içinde görüşlerini bile savunmaya imkan bulamıyor?.. Abra kadavra Perinçek’in sağ kolu Halil Berktay da “bir devrimci” oluveriyor ve örgütün tepesinde cereyan eden bir komplo, böylece tabandaki bir zavallının naçizane tepkisi gibi yansıtılıyor. Oysa zavallılar tavanda!.. Proletarya hareketinin hiçbir zaman böyle bir şey düşünemeyeceğine gelince: Çok doğru. Ama gerçekten bir proletarya hareketi ise! Buna karşılık hiçbir zaman proleter olamamış bir hareket – hele de sizin gibi kapitalist yolda soysuzlaşmışsa – ne hinoğlu hinlikler düşünebiliyor değil mi? Tevkifattan cinayete, ML’lerin ideolojik gücü karşısında her türlü sinsi plan ve girişim! Evet, iş mektupla kalmıyor, teşebbüs de ediyorlar İbrahim’i öldürmeye. Hem de kim olduğunu belirtmeksizin bir düşman belletip, yoldaş olarak tanıdığı ve büyük saygı duyduğundan bihaber oldukları yiğit bir devrimciyi silahlı şekilde göndererek. Bereket, böyle birini gönderiyorlar da, oyun bozuluyor.

Daha 72’lerde bu haltları karıştıran şafak bülbülleri, bilahare polisin elinde, kendilerini ezdirmeden şakıdıkları halde, utanmadan TİİKP’in 12 Mart faşizmi karşısında olumlu sınav veren tek devrimci hareket olduğunu da söyleyebilmişlerdir: “… Mücadele polisin işkencesi altında ve hapishanelerde devam etti. Partimi, ağır bir yenilgiye uğramasına rağmen, 12 Mart döneminden birliğini ve disiplinini koruyarak çıkan ve faşizmin önünde teslim olmayan tek siyasi hareketti.” (TİİKP I. Kongre Belgeleri, , sf: 23–24, şafak Yayınevi, Milano). Gerçek durum ise bunun tam tersi. Deniz’lerin, Mahir’lerin, İbrahim’lerin direnişleriyle abideleştikleri o dönem, Doğu’nun ve Berktay’ın polise anlatmadıkları tek bir faaliyet, vermedikleri tek bir isim yoktur. Donuna kadar derler ya, işte öyle. Ve şimdi de bu adam (aynı baş yazısında) işkence ve onur sorununa değinerek gençlere nasihat veriyor. Tabii, gizli örgütlere girmemeleri, devrimci faaliyete bulaşmaları yönünde. Buna biraz aşağıda değineceğiz.

Daha muhtıra öncesi sıkıyönetimin çil yavrusuna döndürdüğü, sözde illegal, özde legalimin batağına saplanmış yapılarını 12 Mart faşizminin tarumar etmesinden sonra, 74 affıyla yeniden piyasaya çıkan “Aydınlıkçı” revizyonistler, yığınların önünü karartma çabasında “daha etkili” olabilmek için tam legale çıkma gereğini duydular. Hakim sınıfların bu işte bir kolaylık gösterebilmeleri için de zaten eğreti ve anlamsız duran “ihtilalci” kelimesini partilerinin adından çıkarıp attılar. Böylece 70’li yılların sonlarında papyon kravat, silindir şapkalı TİKP’liler ortaya çıktı. Bir de günlük ihbar gazetesi “Aydınlık!” Bu hareketin tarihi, adıyla ters orantılıdır. Bugün de kimlerle nasıl bir temas içinde olduklarını, anlayan beri gelsin… Sayın Saçak ve 2000 yöneticileri Aydınlığın ihbarcı olarak nitelenmesine çok kızıyor; yalan ve iftira diye köpürüyorlar. Biz de onları tam bir sabun köpüğüne çevirmek için, bir bir belgelere başvuracağız. Tabii, eski Aydınlık nüshalarını Osmanlı arşivi gibi kapatıl tutmazlarsa.

Dönelim yine başyazıya.

Devrimci örgütler için “komplo örgütü” tabirini kullanan Perinçek, Dostoyevski’nin “Ecinniler” romanına da atıfta bulunarak, komploculukla halk düşmanlığı arasındaki geçişlere değiniyor. Burada kimi anlattığına okurlar karar versin. Ecinni bücünnü edebiyatıyla yapılan hokkabazlık, üç tane acuzeyi öne sürerek devrimci hareketi halk düşmanlığı yolunda göstermek içindir. Güya o kişilerin MİT piyonu durumuna gelmeleri, içinde önceden yer aldıkları örgütlerin “komplocu” niteliklerindenmiş. Bu yorumun sahibi için, yüzlerce devrim şehidi ve binlerce on binlerce tutsağın yıllar yılı gösterdiği, halen de göstermekte olduğu yüce onurlu direniş ve devrim yolunda kararlılıkla sürdürülen mücadele hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü o bu değerlere saygısını da büsbütün yitirmiş biridir. Veya içten gelen bir saygısı hiçbir zaman olamamıştır. İlkeli devrimci tutuma, baş eğmez militan bir tavra, tanık olduğu her yerde, “çocukluk” deyip geçmiştir. Buna koşut olarak “olgunluk” pozları da sürüp gidiyor. Özüne ve sözüne baktığımızda ise büyük bir pişkinlik gözlemliyoruz. İşte basit bir örneği: “Bir yandan komplocu örgütlenme anlayışları, öte yandan 1980’lerde solda esen liberal cereyan, (abç) polis tertiplerine karşı güvenceleri ve uyanıklığı tahrip etti.” (agy. )

Bu tahripkar cereyanı kimler estirdi? Yalnızca Kutlu Sargın çifti mi? Öyle ise, kendilerinin onlardan radikal olduklarını gösterecek en ufak bir fark koysunlar ortaya. Örgütlenme biçimleri mi, mücadele metotları mı, yoksa hedefledikleri kıytırık reformlar mı daha ileri? 80’lerden söz ettiklerine göre cunta önünde secdeye gelmedikleri bir tek alan olsa bari? Var mı gurur verici bir mücadele gelenekleri? Hapiste mehter marşlarıyla kuzu kuzu yatıp çıktılar. MHP yöneticileriyle “uygar ilişkiler” içinde karıştır barıştırın öncülüğünü yaptılar. Mücadele örneği olarak da cuntaya yazdıkları üç beş liberal dilekçeyi yayınladılar. Sonrasını da herkes biliyor. Bir yandan sola, bir yandan faşist sağa yaranma çabası, yasallık ve icazet arayışı. İdeolojik tasfiyeciliğin daniskası! Bunun ruhunu ne oluşturuyor sahi? Onu da Perinçek yanıtlasın da, şu zararlı cereyanı kimlerin estirdiğini bütün okurları anlasın.

Ama hayır, onu rahatsız eden liberalizm değil, radikalizmdir. Bu nedenle yasadışılık ve devrimciliği her türlü musibetin kaynağı olarak göstermekte, yasallık ve reformizmi ise göklere çıkarmaktadır. Neymiş, beraber okuyalım: “Kitlelerden kopuk bir solculuk, büyük insanlık idealleri taşıyanları bile kendilerine o kadar yabancılaştırır, o kadar eğip büker ki, ortaya çıkan çarpık varlığı artık Dostoyevski’nin kahramanına verdiği isimle çağırabilirsiniz.” (agy)

Bu sözleri yazının ana temalarından bağımsız olarak ele alınır ve devrimci genel değerlere çatmaksızın kitlelerden kopukluğu eleştiren bir şey olarak düşünülürse yanlış sayılmaz. Söyleyen de devrimci bir tutum içinde, kendi öz çıkarları doğrultusunda yığınları harekete geçiren biri olsa, haklı ve doğru bir eleştiri olarak görülür. Ama burada kazın ayağı başka türlüdür. Kendisini baştan sona yığınlara yabancı, onların hareketinin dışında ve gerisinde almış, kalem efendisi bir zatı Sungur, hataları ve sevaplarıyla kurtuluşlarının gerçek yolunda yığınları harekete geçirmenin kavgasını veren, bunu canlı kitle faaliyetleri ve çeşitli mücadele metotları ile sürdüren devrimcilere “kopuk bükük”, “çarpık çurpuk” diye çamur atıyor. Evet, onun eleştirdiği kitlelerden kopukluk vs. değil, yasadışılık ve devrimci çizgidir.

“Genel Provokasyon” Teorisi, “Huzur, Güven, Barış” Teması ve Perinçek’in Güttüğü Siyasi Gaye

Şubat ayı boyunca Perinçek, MİT’e karşı “yılmaz bir savaşçı” rolünde görünür. Kapak üstüne kapak, başyazı üstüne başyazı, teşhir üstüne teşhir! Ama bunca gayret ne temelde, hangi yöndedir? Onun saldırılarında asıl hedefi yukarıda gösterdik. Bir de zahiri olarak öne çıkan MİT’le kapışmasındaki siyasi öze bakalım.

2000’e Doğru’nun devlet terörünü ve MİT’i bir yere kadar teşhir ettiği doğrudur. Kendi rotasında etkili bir yayıncılık yaptığını da kabul etmek gerekir. Ama onun bütünlüklü rolünü, temel fonksiyonunu görmekse asıl sorun, hammadde durumundaki çarpıcı belge ve haberlerinden öte, onları işleyen, bir kalıba sokan siyasi yorum ve değerlendirmeleridir. Önemli olan; bunlara bakılmalıdır. Çünkü kitlelere asıl mesajı bunlar veriyor. Söz konusu etkinlikte ancak olumlu mesajlarla bütünleştiği ölçüde saygı uyandırır, desteği hak eder. Tersi durumda ise gösterilen olumsuzluğun etkin bir mücadeleyi davet edeceği açıktır. İşte 2000’in tutumu da böyle. Daveti geri çevrilecek gibi değil.

Ele aldığı her konuyu içinden çıkılmaz hale getiren, bir gerçeği en çarpıcı biçimde ortaya koyar gözükürken bile – can alıcı noktasını gizleyerek veya ters yüz ederek – özünden saptıran 2000’e Doğru ve Perinçek, MİT faaliyetlerini bahse konu ettiği yayınlarında da MİT’in siyasal konumunu ve sınıf mücadelesi içindeki temel rolünü adam akıllı çarpıtıp kitlelere yanlış tanıtıyor. Aynı zamanda devrim güçlerini – bilinçli ve kasıtlı şekilde – tanınmaz bir duruma sokuyor.

Ona göre MİT, devlete bağlı ama adeta devletin dışındaki bir güçtür. Bu devleti karakteristik kurumlarından biri değil de, sanki ona yabancı duran, ters düşen bir şeydir. Şüphesiz Perinçek bunu doğrudan böyle söylemiyor, ancak söyledikleri ile bu yönlü bir imaj yaratıyor. Sorunu böyle yansıttığı ölçüde de genel olarak devleti temize çıkarmış oluyor.

MİT’in bir dizi alanda korsanca faaliyet yürütüyor olması onun tastamam bir devlet gücü olduğu gerçeğini değiştirir mi? Birçok devlet kurumu da yasaları çiğniyor. Hem de sistemli olarak. Cumhurbaşkanından polis memuruna, Genel Kurmay başkanından jandarma erine, Başbakanından savcı yardımcısına, bakanlarından cezaevi personeline, y meclisinden, mahkeme heyetine devleti temsil eden her kişi, kurum ve birim yasaların üstüne çıkmayı kendine hak ve yetki olarak görüyor. Devleti elinde bulundurup bütünlüklü bir baskı aracı olarak kullanan sömürücü hakim sınıflar yoğun bir şekilde buna ihtiyaç duyuyor çünkü. Onların yasalara bakışı esasta iki türlüdür. Birincisi halkın muhalefetini kısıtlayan, engelleyen ve santimi milimine uyulması gereken yasalar. İkincisi de kedi kendilerine kağıt üzerinde zorunlu bazı sınırlar koyan ve fiilen sık sık aşılması yada hiç dikkate alınmaması gereken yasalar. Ortak payda bu düzeyin korunması, bu belirgin saltanatının sürmesidir. İşte bu yüzden bir grev, bir demokratik gösteri, bir yayın faaliyeti yığınla engele çarparken, bir işkence, bir faşist katliam, bir hayali ihracat soygunu veya bir yolsuzluk en basit iş olarak engelsiz icra edilebilmekte, her gün her saat gırla gitmektedir. Mevcut koşullar çerçevesinde sınıf çıkarlarına uygun düşen yasaları her dönem sahip oldukları devlet gücüyle yapan ve anayasa başta olmak üzere ihtiyaç duydukça yeniden düzenleyen hakim sınıflar, toplumsal dengelerin dayatması ile kağıt üzerine kondurdukları kendileri için “kısıtlayıcı” kitleler için “hak ve güvence getirici” bir takım hükümleri de pratikte “bu yasalar bizim değil mi istediğimiz gibi uygularız” diyerek hükümsüz kılmakta, böylece sözüm ona her şeyden üstün gördükleri hukuklarını en başta kendileri kendi ayaklarıyla çiğneyip paçavra etmektedirler.

Sorunu dosdoğru böyle koymamak, hakim sınıfların faşist terör işkence katliam gibi çoktan ayyuka çıkmış merkezi devlet politikalarının, alt düzeydeki bazı yetki sahiplerinin “münferit” uygulamaları olarak gösterme çabalarına dolaylı destek olmaktır. Bu noktada, “yakala, vur, öldür” belgelerini yayınlamış olması veya Siirt’in Kasaplar Deresi’ni açığa çıkarması da 2000’in siyasi tutumunu aklayamıyor. MİT faaliyetleri üzerine yaptığı yorumlar ise siyasi gerçekleri iyice bulandırıyor. Bu örgütün temel grevi mevcut sömürü, zulüm ve talan düzenini korumak değil de sanki torpillemekmiş gibi ir hava yaratıyor. Perinçek’in yorumlarına bakın. Arada bir devlet teröründen de bahsediyor. MİT mensuplarının devlet memuru olduklarında da söz ediyor. (Aksini iddia edecek hali de yok) Ama öte yandan bunları yadsırcasına parçayı bütünden koparmaya ve ondan ayrı, ona uymayan, hatta onunla çelişen bir şeymiş gibi yansıtmaya çalışıyor. örneğin “Ülkemizde kendisini can güvenliği içinde hissetmeyen kesim arasında Başbakan da vardır. Eski Genel Kurmay Başkanı da vardır; parti liderleri de vardır; gazeteciler de vardır… Korkunun kaynağı ise devlet içinde karanlık faaliyet yürüten örgütlerdir.” (2000’e Doğru, 19 Şubat 89) Ve yine “Vazgeçtik sokaktaki insandan, başbakanları, genel kurmay başkanları “MİT’e güveniyor mı?! (12 Şubat 89).

Bunu en iyisi kendilerine sormak lazım. Dikkat edilirse Perinçek devletin başları ile MİT arasında genel bir güvensizlik tablosu çiziyor. Bir devlet adamının MİT yönetimindeki belli kadrolara güvensizlik beslemesi normaldir. Hakim sınıf klikleri arasındaki çelişki, bütünlüklü olarak bu sınıfların tahakküm aracı olan devlette ve onun çeşitli kurumları içinde de yaşanır. Ama bununla birlikte devlet ve onun bütün kurumları genel olarak hakim sınıfları temsil eder. Bu kurumları hepsi de onların sınıf çıkarları kendilerine ihtiyaç doğurduğu için vardır. İç çelişkileriyle beraber bütün hakim sınıf klikleri devlete genel olarak sahip çıkar ve onun militarist güçlerini el üstünde tutmaya özel bir ihtimam gösterirler. MİT de bu düzenin militarist kurumlarından biridir. Ordu ve polis başta olmak üzere birçok devlet kurumu ile iç içe ve yerel faşist uşak basınla sıkı işbirliği halinde gizlilik esasına göre çalışan, yasa ve sınıf tanımaksızın halkın mücadelesini boğmak ve içte dışta devlet güvenliğini korumak için hakim sınıflar tarafından oluşturulmuş olan resmi bir devlet gücüdür. Bu niteliği ve yöntemleriyle de Türkiye’nin, CIA’si, MOSSAD’dır. Tabiî ki, hakim sınıf klik ve partileri MİT’in yönetiminde kendi özel çıkarları açısından en uygun ekibi görmek ister ve farklı tercihlerde bulunabilirler. Bu da bir kesimin desteklediğine diğerinin karşı çıkması durumunu her zaman gündeme getirebilir. Bu yalnız MİT’te değil, başka devlet kurumlarında da görülür. (Anayasa Mahkemesi’nden TRT’sine kadar). Ve bir dönem hükümetle uyum içinde çalışan bir devlet kurumunun yönetimi, başka bir dönem uyumsuzluk gösterebilir. Bu durumu MİT özgülünde ele alırsak, hükümet çelişkiye düştüğü bir bölüm yöneticiyi uygun gerekçelerle görevden almaya çalışırken, o ekip de hükümete karşı bir iyilik düşünebilir. MİT müsteşarı Hayri Ündül’ün önce istifa ettiği, sonra yeniden duruma hakim olduğu ve Hiram Abbas, Mehmet Eymür ekibinin teşkilattan uzaklaştırıldığı (ki 2000’e Doğru’nun aktardığı bilgilerdir) ancak bu temelde yorumlanabilecek şeylerdir. Öte yandan Özal’a suikast girişimi kamuoyunu ANAP iktidarı lehine etkilemeye yönelik anlaşmalı bir iş olabilir. Olmasa bile, bu gibi olaylardan hareketle devletin başlarını bir bütün olarak MİT’le çelişkili göstermek; genelde ona güvendiklerini ve ondan dolayı canlarının tehlikede olduğunu iddia etmek tek kelimeyle saçmalamaktır. MİT’in devlet içi çelişkiler temelindeki bazı girişimleri onun faaliyetlerinin esasını oluşturmaz. O esasta hakim sınıfların bütünü yararına, düzenin ve devletin güvenliği için halka karşı baskı ve yıldırma gücü olarak örgütlenmiş ve faaliyetleriyle de bu temelde yoğunlaşmış bir güçtür.

Perinçek bu gerçeği göz ardı ediyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi, Özal, Evren ve diğerleri… Yani MİT’in bütün derdi belli kodamanlardan kim koltuğa oturacak, kim gidecek, kim kalacakmış. Ve bunun için MİT “terör”ü körüklüyor, “kargaşalık” pompalıyormuş.

“Bombalar neden patlıyor? Sanki Evren kalsın diye!” 2000’e Doğru bu başlığı atabilmek için çalmadık kapı bırakmamış. SHP’li, DYP’li, ANAP’lı bir yığın politikacıdan eski MDP’li Memduh Yaşa ve MHP’li Yaşar Okuyan’a kadar mikrofon uzatıp görünüşü doğrulatmaya çalışmış. Sanki bunların beyanları çok muteber olacakmış gibi…

Ülkemizdeki uzlaşmaz sınıf çelişkilerini, devrim karşı devrim çatışmasını, karşıdevrimin kedi iç dalaşma ve hesaplaşmalarını, faşizm olgusunu ve daha başka toplumsal siyasal gerçekleri göz ardı eden, yer yer bütün bunları birbirine karıştırıp harmanlayan soyut “provokasyon” teorilerine SHP’den MHP’ye kadar tüm düzen partilerinden destek arayan Perinçek, aynı ölçüde sınıf ayrımından yoksun ve aynı derecede soyut “can güvenliği huzur barış önlemini” de yine onlara götürüp şöyle sesleniyor: “Korkusuz yaşayabilmek için hükümetiyle muhalefetiyle, sağcısı ve solcusuyla elbirliği yapılamaz mı?” (2000’e Doğru, 12 Şubat 89).

Ona ne şüphe? Sizin gibi “solcu”lar bu ülkede eksik olmadıkça yapılamaması için hiçbir sebep yok. Yapıyorsunuz ve yaptınız da. Bazı konular var ki sizler için tam bir “milli uzlaşma” sorunudur. “Anarşi terör bölücülük” gibi. Lisanımız biraz farklı olsa bile bir noktada birleşirsiniz. Hatırlasanıza, 12 Eylül öncesi “kargaşayı” sona erdirmek için APCHP koalisyonundan askeri müdahaleye kadar bir dizi formülün açık gizli savunucuları arasındaydınız. Sonrasında ise, anti cuntacı kesilince “12 Eylül Öncesi terörün bilinçli körüklendiği, mahsus önlenmediği, cunta için basamak yapıldığı görüşüne katıldınız. Bugün de aynı biçimdeki provokasyon teorileriniz ve “kargaşa”ya karşı çıkışınızla doğal olarak birleşmiş oluyorsunuz zaten. “Demokrasi” adına asgari müşterekiniz devrimci kabarışa engel oluşturmaktır yine.

Ülkede yaşanan durumu tek kelimeyle “çalkantı” yada “kargaşalık” diye özetlemek ve “sağcısıyla solcusuyla” el ele verip bir an evvel bu durumu giderme gereğinden dem vurmak “anarşi ve teröre karşı milli birlik beraberlik” teranesine apaçık eşlik etmektedir. Bu düzen değişmedikçe halk yığınları için huzur için huzur ve güvenlik ortamından bahsedilemeyeceğini “Marksist” geçinen Perinçek’in bilmesi gerekir. Bu değişimin de bir devrim sorunu olduğu ve bunun da sağcı solcu elbirliğiyle gerçekleşmeyeceği açıktır. “Korkusuz yaşanacak bir Türkiye” ne bu rezil birlikten ne de reformist pasifist mücadeleden doğar. Ama kendilerine hala “devrimci” deme pişkinliğini gösteren, yüzlerinde astar kalmamış revizyonist sahtekarlar her bir şeyi de doğruyor. Aynı zamanda demokrasiden ne anladıklarını da ortaya koyuyorlar. “Sorun bir demokrasi sorunudur.” (Perinçek, 2000’e Doğru, 5 Şubat 89). Dikkat edilirse elbirliği çağrısı da bu temelde yapılmıştır. Yani “Ey kompradorlar, toprak ağaları, faşistler, gericiler ve siz ey halk: Demokrasi için ellerinizi uzatın!” Görüldüğü gibi bu halkın ellerini kırdırma çağrısıdır.

Bir sosyalist, toplumsal olgu ve olaylara böyle yaklaşmaz. Sınıf mücadelesinin ivme kazanması karşısında “Çalkantıya son, kargaşaya hayır” diye bağırmaz. Demokratım diyene de yakışmayacak bir şeydir bu.

Halkımızın en ileri kesimleri ve proletaryanın sınıf bilinçli öncü unsurlarının kendi öz güçleri inançlı ve atılganlıklarıyla her yenilgiden sonra yeniden yükselttikleri devrimci mücadeleye MİT şaibesi düşürmek, dış mihrak çamurunun atmaktan daha da iğrençtir. Hele de birileri bunu “sosyalist” lafızla yapıyorsa. Doğu Perinçek ve şürekası bu yönlü iddialarında samimi olabilir mi? Kendilerini inandırıyor mu yaptıkları yorumlar?

Öne sürdükleri soytarıcı tezlerle devrimcileri “MİT’in oyuncağı” gibi göstermek isteyenlere, bu ülkenin devrim diye bir sorunu olduğunu yeniden hatırlatalım. Her ne kadar kendilerinin olmasa da halkın vardır. E bu mücadelenin ivmesini ne Cumhurbaşkanlığı seçimleri ne de MİT’in oyunları belirleyebilir. İki piyonun MİT’le anlaşmalı pankart asması MİT’in bu eylemleri teşvik etmesinden mi, yoksa o ajanlarının örgüt içinde yükselmesini istemesinden midir? Onlara “pankartı asın” diyen MİT’çilerin daha büyük bir eylemi canice önlemesine ne buyrulur? Perinçek, derim düşmanı provokasyon teorisini doğrulamayan bu olay karşısında kem küm etmeyi yeğliyor: “Devletin polisi, sağ olarak ele geçirebileceği insanları bilinmeyen bir nedenle kurşuna dizmiştir.” (2000’e Doğru, 19 Şubat 89). Bunda bilinmeyecek ne var? MİT ve polis bu katliama hem eylemi önlemek, hem örgütü darbelemek, hem de ajanını korumak istemiştir. Kaldı ki ajanın açığa çıkma ihtimali kuvvetli olmasa ve eylemcileri sağ ele geçirmeye çalışsaydı yine eylemi önleme perspektifiyle hareket etmiş olacaktı. Nerde kalıyor “kargaşa pompalamak?” Perinçek’e göre bu bir “istisna” olsa gerek. Ama genelde bombaları “MİT’in patlattırdığı” (açıktır(!)

İhanetin batağı böyledir işte. Silahların konuştuğu her yerde provokasyon arar. Olur olmaz her şeye bir tezgah yakıştırmayı yapar. “MİT’in tezgah ve dolapları böyle teşhir edilmez. Bu, “MİT’i teşhir ediyorum” adına devrimci örgütleri karalamaktır. Bazı özgül durum ve kesitlerde devrimci bir eylemin objektif olarak hakim sınıflar arası çekişmede bir tarafa avantaj sağladığı da olur. Veya böyle bir avantaj için o kliğin MİT eliyle bir eylem koyması da mümkündür. ama böyle olacaktır diye, genel kriterlerin yükseltilmesini emrettiği mücadele düşünülemez. Perinçek’in provokasyon teorisine kalırsa; devrimci mücadele hiç verilmesin! Yasal platformlarda reformist hareketlerle yetinilsin. Düzen sınırları içinde hakim sınıflarla uzlaşma içinde “demokrasi” aransın!

İşte Perinçek grubunun “genel provokasyon” teorisi, “kargaşa çalkantı” çığırtkanlığı ve “güvenlik huzur barış” demagojisiyle güttüğü siyasi gaye ve yığınlara yaptığı çağrı budur. “Sosyalist söylemle devrime saldırarak politik kariyer edinmeye çalışanlar, karşılarında yine devrimcileri bulacaklarını da bilmelidirler.

Öte yandan, MİT’e karşı “yılmış savaşçı” pozlarını sürdüren Perinçek ve 2000’e Dergisinin, kendilerini hedefleyen MİT broşürlerini “doğru yolda yürüdüklerine” kanıt olarak gösterme çabaları da devrimciler nazarında beş paralı değer taşımayacaktır. MİT yarın faşist partilerden birini de teşhire yönelebilir. Bu, aradaki ilişki ve çelişkilere bağlıdır. 2000’e Doğru emekçi yığınların mücadelesini düzenle uyumlu bir rotaya sokma çabasında hem kendine sol çevrelerde güven oluşturmak, “tutarlı demokrat, kararlı anti faşist” bir görünüme sahip olmak, hem de devrimci mücadeleyi karalamada çirkin bir malzeme olarak kullanmak için MİT’i sık sık konu ediniyor. Haliyle bu durumdan zarar gördüğü için MİT de ona bir tavır alıyor. sen beni yıpratırsan ben de seni yıpratırım diyor. devrimci güçlere olduğu gibi ateş ve barutla saldırmıyor. Yayın yoluyla yaptığı teşhirin ise kendi aktardıkları gibi iki yönü var. biri sol çevrelere biri ise işadamlarına, milletvekillerine vb. hitap ediyor. Perinçek grubu sadece sola yaranma çabasında olsa, bu ikinci kesime hitap eden kitapçığın ne gereği olacaktı?

Burada denilebilir ki, “Madem 2000’e Doğru egemen sınıflarla uzlaşan bir çizgide kitleleri etkilemeye ve devrimci gelişmeleri kösteklemeye çalışıyor; o halde MİT onu hem egemen çevreler hem de halk güçleri önünde neden böyle kötülüyor? Bu akıllı bir iş mi?” Düzenin genel çıkarları açısından bakılırsa hiç de akıllıcı sayılmaz. Ama biz de faşizmin böylesi gaip tutumlarına az rastlanmıyor. Hakim sınıfların her konuda yekpare bir bütün gibi tavır geliştirmeleri de mümkün değil. Bir bölümünün yeşil ışık yaktığı, Türkiye için kabul edilir ve hatta yararlı saydığı TBKP’ye de bir bölümü şiddetle karşı çıkıyor. Veya merkezi politika olarak hem göz kırpıldığı, hem de engel dikildiği oluyor. Gerçi burada daha açık tavizlere zorlama gibi akıllı bir yön de var. Ama her kesimin tutumu böyle değil. Bu gerçekliğe ek olarak MİT’in 2000’e Doğru’da yayınlanan belge ve haberlerden belli ölçüde rahatsız olduğu da düşünülürse, karşı teşhire yönelmesi, şaşılacak bir şey değildir. Aynı MİT’in, aynı “Fikir Ajansı” adına TBKP’yi de “sert dille suçlayan” bir kitap yayınlamış olduğu biliniyor. Perinçek grubuna MİT tarafından bir de “devrimci tarzda” (!) eleştiri yapılmış olması, gerçekten devrimci olan eleştiriye gölge düşürmek için bu gruba malzeme oluşturabilir. Ancak bu durum, devrim düşmanlığı karşısında çekimser kalmayı hiçbir şekilde gerektirmez. Aksine her ikisinin de üstüne gidip oyunlarını bir bir açığa çıkartmayı, esas rollerini ve gerçek yüzlerini ortaya koymayı gerektirir.

Bu cevabı Perinçek istemiştir.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: