PKK İnfazlar -22- Murat Karayılan Tarafından Kurşuna Dizilenler

PKK MK üyesi Murat Karayılan tarafından kurşuna dizilerek infaz edilen militanlar.

PKK’nın ilk kuruluş döneminden itibaren örgüt içinde yer alan bir çok kanlı eylemleri gerçekleştiren 12 Eylül sonrası örgütün Lübnan ve Suriye hattında sorumluluklar üstlenen ve PKK MK üyeliğine getirilen Cemal kod adlı Murat Karayılan da kimi zaman Apo’nun emriyle, kimi zaman kendi insiyatifiyle bir çok PKK militanının “ajan” suçlamasıyla infaz edilmesininde baş rolü oynamıştı. Murat Karayılan PKK tarafından “zorunlu askerlik” adı altında köylerden zorla kaçırılan üç militanı örgüt mahkemesinde ajanlık suçlamasıyla yargılatıp haklarında infaz kararının alınmasına sebep olmuştu. Daha sonra bu üç militanın infaz edilme eyleminde ilk kurşunu sıkanlardan da biri olacaktı. Bu vahşi infazın tanıklarından biri olan Mehmet Şerif Şener infazları şöyle anlatıyor:

Kamptan epeyce uzaklaşmıştık. içimdeki “Ben”le, sert ve yalçın kayalardan oluşmuş tepelerin arasından yol alıyorduk. içimdeki “Ben”in konuşması, öylesine bir beni sarmıştı ki, nereye doğru ve niçin yürüdüğümüzü hile unutmuştum. Ta ki yüksek bir kayanın üzerine çıkıp vadinin birçok irili ufaklı kayaları görününceye dek. Ayaklarımızın altındaydı sanki tüm evren. Uzakları, daha uzakları görebiliyordum.

İçimdeki “Ben” bana, bizden uzak olmayan birkaç kaya gösterdi. Bu kayaların biri yontulmuş, önü oda büyüklüğüne getirilmiş bir mağaraydı. Mağaranın içinde bir topluluk görünüyordu. Birbirine karışan insan bağırışları, konuşulanları anlaşılmaz yapıyor, çevredeki vadinin boşluklarına yayıyordu. Bize uğultu gibi ulaşıyordu. Konuşulanlar anlaşılmıyordu. Yalnız, ağlamaklı iniltiler ve yalvarışlar duyumlarla işitilebiliyordu. Sonra içimdeki “Ben”le biraz daha yürüdük. Bir hayli yaklaşmıştık mağaraya. içerdekilerin bizi göremeyecekleri bir yerden izleyebiliyorduk onları. Seslerini işitiyor, söylediklerini anlayabiliyorduk artık.

Yere uzanmış üç insan vardı. Bunların ölü mü, diri mi? Olduklarını bilmiyorduk. Yalnız hareketsizdiler. Bunların, ölü olduğunu içimdeki ben doğruladı. Az önce kamptan işitilen silah seslerinin, yerde uzanan üç cesedin infazları sırasında sıkılan kurşun sesleri olduğunu anımsattı. Bu cesetlerin başında gözünü video kamerasına dayayan birisinin, infazları filime aldığını görüyordum. (Sonra bu infaz timleri “Serok”un televizyon kanalında, “kontr–gerilla” adlı bir programda, düşmanın yaptığı infazlar diye yansıtıldı. Oysa infazlar öylesine yakın bir yerden çekilmişti ki, aklı selim sahibi her izleyicinin kafasında soru işareti bırakmıştı. Bir infazın bu kadar yakın çekilmesi, ister, istemez infazı yapanları ele veriyordu. ) Ayrıyetten duvarın önünde ayakta durdurulan iki kişi daha vardı. Yüzleri bize dönüktü fakat seçilemiyordu. İnfazı yapanların ikisinin sırtı bize dönüktü. Kimisinin ise, yüzlerini görebiliyorduk. Bunlardan kimileri kurbanların başında geziniyorlardı. Aralarında Murat Karayılan, Hamza, iri bedeniyle göze hemen çarpan Korkmaz kısa boylu, minyon yüzlü, çekik gözlü Elif, ciyak, siren sesini andıran Suryaz, infazı yapanların arasındaydılar. infaz edilecekler ayakta durdurularak, silah dipçikleriyle vuruluyordu acımasızca. Tümü sanki ruhlarını Tomas De Torquemeda (Torkimada)’nın yıkandığı suda yıkamışlardı. Uzun bir süreden beri ajanlık suçlamalarıyla onlarca insan yargılanmıştı. Bunlardan bazıları işkencelere dayanamayıp, aldatıcı sözlere kanarak, ajan olduklarını kabullenmişlerdi. Kendileri gibi bir kaç suçsuz insanı da acılarına katarak, sonra bilinmezlere karışmışlardı. işin bu yanını içimdeki “Ben”, bana anlatmıştı.

Yalvarmalar, yakarmalar infaz edileceklerin ağzından eksik olmuyordu. Çaresizlikleri, onları bir tek sığınağa mahkum etmişti: bu “Serok’ sığınağıydı. Kıble de buydu “Serok” adına bilinen tüm yeminler, beyitler bu zavallıların ağzından bir bir akıp, infazcıların vicdanlarına sesleniyorlardı. “Ajan” olmadıklarını, devrim aşkına saflara katıldıklarını söylüyorlardı. Hıçkırıklarla ağlıyor, tepiniyor, yalvarıyorlardı. Ama, ne “Serok”ta ne de infazı yapanlarda insaf yoktu. Vicdanları sızlatıyordu haykırışları. İçime bir acı çökmüştü. Olayı izliyordum. Gerçekte miydim düşte mi? Bunun ayrımında değildim. Bunun önemi de yoktu. Sıkışıvermiştim bir kapana. Gözleri yuvadan fırlamış, kuş yavrusu gibi titreyen, feryat eden bu insanlara yardım edemezdim, edemiyordum. Çünkü, çıkışsız bir labirentti Bekaa vadisi. Cansız, duygusuz bir yerdi. Burada ot bitmez, çiçeğe durmaz ağaç, uçamaz kuş süzülerek ve konamaz tüten bir bacanın sıcacık bir köşesine. Bekaa vadisinde yaşam sakatlanmıştır, bitirilmiştir. Bekaa entrika, hile demektir. Oyulmuş göz, koparılmış el, hançerlenmiş yürek demektir. Mayın, kurşun ansızın ölüm demektir, Bekaa.36

Uçuşurken düşüncelerim içimdeki “Ben”le, gözlerim mağaraya dikili, kulağım mağaradan gelen seslerdeydi. Bu süre içinde, bir kaçını daha da seçebildim, infazı yapanların arasında. Tanıdıklarımın arasında Sultan, Şlan Selcan’da vardı. O sıra video kaydı yapan kişinin, Devrim olduğunu da anladım. Bunu, içimdeki “Ben”in kendisi hissettirdi.

İnfazı yapanların her biri, birer sırtlan gibi yerlerini almışlardı. Bunlardan bazıları ağır ağır yerde uzananları süzerek, infaz olacak iki kişiye ‘..az sonra sizin de sonunuz böyle olacak. ’ mesajını veriyorlardı. Murat Karayılan infaz anının uzanmasından rahatsız olmuş olacak ki, birden hiddetle yerinden fırlayıp, yan tarafta duranın (Ne olduğu anlaşılmayan bir şeyle) yüz kısmına sapladığını gördüm. Bu saldırıya uğrayan kişiden, uzun bir iç çekişle, acı bir çığlık çıktı. Bunun, vadide yaşayan her canlı yaratık tarafından işitildiğine hatta toprağın derinliğindeki tüm canlıların bununla ürperdiğine emindim. Ceylan yavruları gibiydiler. Doğanın sadist avcılarına karşı çaresiz olanların bu çığlıkları, belleğimde ve yüreğimde acı bir titreme yarattı. Titremem, Murat Karayılan’ın, silahını bellinden çekip, soldakinin başına dayayarak sıktığı bir tek kurşun sesiyle sarsıntıya dönüştü. Bir can daha halkımın yüreğinden kopup, gitmişti; sonsuzluk yolculuğuna.

Ölüm sessizliğine bürünmüştü Bekaa vadisi. Bir tek sırtlanların ayak sesleri işitiliyordu, vadinin sessizliğinde. Gün yoktu ki, bir can gitmesin. Bunu kimsecikler bilmiyordu. Bilenler de, cehennemin şarabı olan kanla, kadeh tokuşturup, yüreklerindeki sevinçlerini kutsuyorlardı.

İçimdeki “Ben”le hissi iletişim devam ederken, mağaradan gelen çığlık sesleri insanın kulak zarını yırtarcasına, kulağın içinde yankılanıyordu. Yerde uzanan bedenlerin sayısı dörde çıkmıştı. İnfazcıların karşısında tek kişi kalmıştı. Sorgu ve iddialar tüm dehşetiyle onun üzerinde yoğunlaşmıştı. İnfaz timinde yer alanlardan Korkmaz, Elif ve Selcan silahlarının namlularına takmış oldukları süngülerle, infaz edilecek olanın bacaklarını, baldırlarını rast gele süngülüyorlardı. Zorlukla ayakta duruyordu. Canında açılan her yarayla sendeliyor, bükülüyor tutunacak bir yer arıyordu. Parçalanan elbiselerinden etleri sarkıyordu. Çevresinde bir iki kez dönüp dirseklerinin üstüne düştü.

Küçülmüş bedeniyle, cellatlarına kanlı gözleriyle yalvarıyordu. Ağlıyordu. Fısıltıyla “Ben, hain değilim”, “Ben burada büyüdüm”, “Beni zorunlu askerlik yasasıyla, henüz on iki yaşındayken evden kopardınız” diyordu. Solukları hırıltıyla kesiliyor yeni bir çırpınışla dinliyormuş gibi açıyordu gözlerini, sesini zorlukla duyabiliyorduk. Çaresizdi ve iddialar saçmaydı. Büyük bir güçle öne doğru kalkmaya çalışarak cellat timine inansınlar diye, kendisine bir şans tanımalarını ve her yanına saatli bombalar bağlamalarını, kendisini düşmanın askeri garnizonlarına salmalarını istiyordu, ıslık gibi bir sesle. Bu büyük bir cesaretti. “Serok” bile bu cesareti gösteremezdi. “Ajan” olmadığını “Serok”a bağlı olduğunu, bütün bildiği namus üzerine edilen yeminlerle yalvarıyordu.

“… Hiç olmazsa ölüme giderken bir “ajan” olarak değil, özgürlük savaşçısı olarak gitmek istiyorum. Bana bu şansı tanıyın!”

Tüm bu yalvarışlara karşın, arka arkaya süngüler bacaklarına iniyordu. Çirkin kahkahalar içinde: “… siz ajanlara bu zevki tattırmayacağız.” diyorlardı, kendisine.

Cellatlar karalara bürünmüş, nefret ve kinle beslenmişti. Kurbanın tüm yakarmasına kulak tıkamışlardı. Öte yanda, duvara yaslanmış, dirseklerini kendine destek yaparak oturan Murat Karayılan, soğuk, küstah ve zalim bakışlarını infaz edilenin üzerine dikmişti. Arka arkaya iddialarını sıralayıp duruyordu. Bir süre sonra, bu sorgunun kendisine artık keyif vermemiş olacak ki, ayaklarının üzerine doğrulup, sırtındaki silahını kılıfından çekerek can çekişenin üzerine tuttu.

Murat Karayılanın bu hareketi, kendisi için artık son anın geldiğine işaretti. Son kez yüzünü, silahın namlusundan sol yana doğru çevirip, yaşamına son verecek silahın, bu çirkinlikle bütünleşmiş insanların, iğrenç yüzlerini görmek istemiyordu, sanki. Kendisine doğrultulan silahın hala neden ateşlenmediğine anlam vermiyordu. Kısa bir an sonra, çaresizlik içinde başı aşağıya doğru sarktı. Ağlaması içler acısı derin hıçkırıklara döndü. Murat Karayılan bundan zevk duymuştu.

Uzatıyordu bu anı ha bire. Dürterek;

“… Son şansını kullan, ajan olduğunu kabul et.” diyordu.

Zaman durmuş her şey sessizleşmişti. Murat Karayılan’ın bu teklifine karşın benden yana bilinmez düşüncelerin içine dalmıştı, ölümle burun buruna olan kişi. Omuzları çökmüş, gözleriyle kendisini kurtaracak şeyi bulacakmış gibi, toprağı eşeliyordu. “Ajanlık” denilen bu bela kendisine nasıl bulaşmıştı. Kim bilir belki ajanlığın ne olduğunu da bilmiyordu. Ama, nasıl kurtulmalıydı. Kimleri bu uçuruma sürükleyebilirdi. Böylesi bir tavır af edilme olasılığını artırabileceğini biliyordu. Çünkü, gerçekten “Serok” bile, “ajan” diye suçlanan bu insanların, ajan olmadığını biliyordu. Üstelik, “Serok” için ajanlık önemli değildi. “Serok”un düşündüğü ajanlık sendromunun parti ortamında canlı tutulmasıydı. Dolayısıyla, buna herkes tabi tutulabilirdi. Bunları içimdeki “Ben”, duyumsatıyordu.

Kısa bir sessizlikten sonra kan revan içinde olan bu çocuk;

“Ben ajan–majan değilim.” dedi. Besbelli ki, içinde bulunduğu acıya, çaresizliğe başka bir yoldaşını ortak etmek istememişti. Kendi yaşamıyla insanlığı doğrulayan bir tutumdu bu. Bunu insanlığın bir erdemi olduğunu, içimdeki “Ben”a fısıldadım. içimdeki “Ben”in, insan hakkındaki aşırı karamsarlığına karşın, infaz edilecek olanın bu tavrı, insanlık düzeyini yücelten bir tutumdu. İçimdeki “Ben”de bu tutumu onayladı. ilk kez içimdeki “Ben”e karşı, hiç bir karşılık beklemeden ve kötülük beslemeden, insan olmanın onurunu yaşadım. Tam bu sevinci yaşıyorken bunu kursağımda bırakan içimdeki “Ben” değil, çirkin insanlığın merhametsiz tavrıydı. Bir kez daha insanlığın kanına girilmişti.

Ahra Mainyu’nun çirkinlikleriyle, kötülükleriyle kendini kutsayan “Serok” sırtlanlarından Murat Karayılan, çirkin silahını çocuğun üzerine boşaltmış, onun canlı vücudunu yere indirmişti. Henüz yaşamına son verilmemişti. Çünkü; mermiler, diğerlerine sıkıldığı gibi başına sıkılmamıştı. Bu sefer ayaklarına, diz kapaklarına sıkılmıştı. Artık ağlamıyordu, zavallı çocuk. Ağlamayı beceremiyordu. Kim bilir, belki de ağlamayı içine akıtıyordu. Murat Karayılan’ın yanı başında duran diğer sırtlanlar Korkmaz, Suryaz, Elif devreye girip süngüleriyle, yüzüstü yere düşenin sırtını var güçleriyle süngülediler. Süngüler kalbine, ciğerine girip çıkıyordu. Süngü darbelerinden sonra, infaz kurbanının vücudu artık, cansız ve hareketsizleşmişti. Az öncesine kadar can havliyle toprağı tırmalayan eller düşmüş, başı kendi kanında kaybolmuştu. Bir kez daha insan kanıyla kutsanıyordu “Serok”. Bedenine giren Ahra Mainyu’nun pis, çirkin ruhu yatışsın diye.

Karanlığın yolculuğuna bir insan daha çıkarılmıştı. Oysa, her birimiz nasıl bir inançla ekmiştik umut çiçeklerimizi; yeşersin diye… Bin yıllardan beri sırtımıza yapışmış kölelik zincirleri kırılsın diye, sevdiklerimizi bile unutmuştuk. Yüreklerimize sevdalılarımızı değil yarınlara olan inançlarımızı koyup yatıyorduk. Tükenmeyen, enerji yayan birer eylem adamıydık her birimiz. Aramızda Diyarbekir’in vahşet burçlarında insanlık onurunu bayraklaştıran eylem adamları da vardı. Her biri bilinmez ve görünmez zamanlarda aramızdan götürülüyor, bilinmezlere karıştırılıyordu. Kimin nerede yok edildiği bilinmiyordu. isimleri bile unutturuluyordu. Çünkü, insanın kendisi, kendisine unutturulmuştu. İnsan hayatı iki paralık adamın avuçlarında eritiliyordu burada. Bu cehennem vadisinin gerçekliğiyle yüzleşince kendimizi, yaralayan bir sarsıntı içinde buluyorduk. Bunu herkes görüyordu. Bunu herkes biliyordu. Gören birbirine anlatmıyordu. Susan, suskunluğunun nedenini bilmiyordu. Ne bilinmez bir bilmeceydi bu insan dünyası. Bizi saran evren ise, ölüm sessizliğine bürünmüştü. Bilen, bildiğini inkar ediyor. Gören, kör olduğunu iddia ediyor. Herkesin gözü önünde canlar gidiyordu bilinmez yolculuklara. Giden her yürek, halkımın bağrından kopup gidiyorlardı.

Bunu kimse görmeyecekti. Hiç kimse görmemeliydi kendilerini sonsuzluğa yolculayanları. Cehennem vadisinin şefleri, böyle buyurmuştu. Yasa kendileriydi.

Sırtlanlar bir bir ölüleri, ayaklarından tutup, bir yerlere doğru sürüklediler. Götürdükleri yer, infaz yerinden fazla uzak değildi. Yirmi adımlık öteydi. Daha önce kazılmış bir sığınaktı, bu yer. Kapağını açarlarken anladım. Ölü bedenleri bir bir kazılmış sığınağın içine paldır küldür attılar. Kapağını kapatıp, belli olmasın diye, üzerine mağaranın içinden getirdikleri kuru toprağı serptiler. Arkalarında hiç bir iz bırakmamak için özenle kuru toprağı genişçe bir alana serpiyorlardı. Bunu kimse görmüyordu. Tüm olan bitenler duyum sanabilirdi ancak. Çoğu kez bundan bile kaçınılıyordu. Çünkü, olanları duyumsayan canlı tanıklar istenmiyordu. Canlı tanıklar da görünmez bir şekilde kaybettiriliyordu. Kaybedilen, kaybedildiğini bilmiyordu, herkes kim olduğunu unutmuştu, unutturulmuştu. Kimsenin ne oldu diye soranı bile yoktu. Kimse kimseyi tanımıyordu herkes “Heval” bilinemezciliği içinde tanınıyordu. Birbirini tanıyanlar, sahte isimlerle birbirinden unutturulmuştu. Kaybolan kişi kardeşi tarafından bile sorulmuyordu. Karanlık bir sisin içinde kaybettirilmişti aileler, kardeşler, sevgiler, umutlar.

Her dönemin sonucu, o dönemin bütün canlı tanıklarının da sonuydu. Böylece her yeni dönem, yeni kurbanların bulunmasıyla başlardı. Yeni kurbanlar, eski dönemi “Serok”un başarı ve engin savaş zaferleriyle kutsayarak kaderlerini çizerlerdi. Ta ki, kendi dönemlerinin son anı, gelinceye dek. Sonra onlar da kaybolurdu. Bilinmezlere karışırlardı. Bunlardan bazıları şanslı sayılırdı. isimleri büyük “ajan” diye parti tarihine yazılırdı. Ama, bu şans herkese tanınmıyordu. Yüzlerce insan isimsiz olarak yargılanmıştı. “Serok” kendisi bile bu isimsizleri tanımıyordu. Kaldı ki, bu, pek kendisi için önemli de değildi. Çünkü; her infaz, arkada kalanları kendisine kölece bağlıyordu. Kendisi için Önemli olan da buydu. Üstelik her infaz onun adıyla anılıyor ve kutsanıyordu. Bu, “Serok”u, Şam şeflerinin gözünde yüceltiyordu. Ona da bu gerekliydi. Zira, her köle, efendisinden daha zalim olurdu. Ama, her kölenin unuttuğu bir şey vardı: onun da, sonunda bir çıkar uğruna ölüme sunulacağıydı!

Her dönemin kurbanı, daha önce çizilmiş gizemli kaderinin içinde, bilinmez bir sonla yok olup gidiyordu. Üstelik yaşadıkları süre içinde, sadece kendilerine kötülük yapmakla kalmıyorlardı. Kendinden sonra gelenlere de, aynı gizemli kaderlerini, bilinmez akıbetlerini bırakıyorlardı. Yaşamı; korkunç, iğrenç ve karanlık buluyordum. Oysa yaşam sadeliğiyle yaşanabilirdi. Ama, bu, yapılmıyordu, yapılamıyordu. Yaşam, insanın yarattığı korkuyla zehirlenmişti. Devrim yaşanmadan, devrim zehirlenmişti. Yaşam bir trajediydi. Kanla dolu bir çukurda debelenerek ölüm demekti.

Ajanlık ve düşmanlık sendromu, korku olarak içlerimize yerleştirilmişti. Kurtuluşun yolu, seçeneksiz olarak önümüze serilmişti. Bu, “Serok”un uzun söylevlerinde sık sık dile getiriliyordu; “… Başka seçeneğiniz yoktur. Ya düşman sizi bitirir, yada düşmanın bitirmediğini ben bitiririm.” Önümüze seçeneksiz bu kader sunulmuştu. Ölüm ve öldürme arasında seçenek yapmalıydık. Üstelik yüreklerimizdeki korku bunu gerektiriyordu. Birey, insan olmaktan çıkartılmıştı. Ya kendi canına yada yoldaşının canına yönelen bir caniydi. Bunun dışında bir seçenek yoktu. Daha fazla öldürmek için, ölüme yatmayı buyuruyordu, “Serok”.

Dedim ya; yaşam, ölüm ve kanla kutsanmıştı. Yaşamı sevdiğimizden değildi bu. Ölmek ve ya öldürmek. Sunulan seçeneksiz yaşamdan bıktığımızdandı: Sunulan bu geleceğin, kader olmadığını, bunun korkuyla yaratıldığını söyleyemiyordu. Bu kanlı ve sır dolu tarihin, canlı tanıkları ya yok edilmiş yada sonsuza dek susturulmuşlardı. Her yeni kuşak, eski tarihin korku histerisiyle, tarihi irdeliyordu. Yüreğiyle hissetmemeli olanları; gözüyle görmemeli yaşamı. Her şey “Serok”la hissedilmeli. Her şey “Serok”la görülmeli. Yazılmış resmi tarih, korkuyu böyle öğütlüyordu.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: