PKK–VEJİN (DİRİLİŞ) ÇATIŞMASI

PKK–VEJİN (DİRİLİŞ) ÇATIŞMASI

 

Türk kökenli PKK’lı bir militan Can Deniz’in anılarında Mehmet Şener olayı:

“Devrimciliğimin Anatomisi ve Tanrımız Apo!”

PKK davasından yargılanan, yıllarca cezaevinde yatan, Türk kökenli Can Deniz, Haziran 1996 yılında yayınlanan “Devrimciliğimin Anatomisi ve Tanrımız Apo!” adlı kitapta, PKK içerisinde yaşadıklarını anlatıyordu. Nasıl PKK’lı olduğunu, nasıl PKK’ya katıldığını, örgüt içindeki çalışmalarını, büyük hayranlık beslediği – tanıdıktan sonra nefret ettiği – Apo’ya karşı hislerini, Apo’nun “diktatörlüğünü”, “paranoyak” davranışlarını bütün çıplaklığıyla dile getiriyordu. Yaşadıklarında, Apo’ya ve PKK’nın örgütsel işleyişine karşı muhalefet eden ve daha sonra Apo’nun emriyle örgüt tarafından infaz edilen, başta Mehmet Şener olmak üzere birçok militanla ilgili bildiklerini ve gördüklerini anlatmaktaydı.

Can Deniz, büyük hayal kırıklığına ugradığı PKK’da, yaşadıkları karşısında PKK’dan nasıl nefret ettiğini bütün boyutuyla yazıyordu. Can Deniz kitabında PKK’nın düzenlemiş olduğu “zindan konferansında” “kişilik çözümlemeleri” adı altında insanların nasıl “Apo’ya biat” etmelerinin istendiğini ve bu konferans çalışmalarında hain ilan edilen Mehmet Şener olayı ile ilgili kendisinin ilk duygularını ve sonraki pişmanlıklarını şöyle dile getiriyor:

Kişilik Çözümlemeleri

“Evet, kişilik sorunları. Apo’ya karşı çıkış yapmak isteyenler, mücadeleye ihanet edip kaçanlar, parti içinde sosyalist yaşamı katletmeye kalkanlar gerilla taktiğini boşa çıkarıcı pratik sergileyenler, düşman karşısında teslimiyet içine girenler vb. daha bir dizi davranışlar, kişilik sorunları adı altında mercek altına alınıyordu. Bu sorunlar, iki ayrı nitelikte sınıflanıyordu. Birinci sınıfa giren davranışlar, parti içi eğitim, yaptırım ve disiplinle giderilebilecek olanlar, ikinci sınıfa giren davranışlar ise; hain, ajan, sömürgeci kişilikte olanlardı. Özellikle, ikinci sınıfa giren davranış sahiplerinin öykülerini, gerek parti yayınlarından, gerekse basında çıkan haberlerden öğreniyorduk. “Apo, feodal bir despottur, kanlı bir diktatördür, Suriye’nin uşağıdır” gibi söylemler karşısında alabildiğine öfkeleniyor “Sömürgecilere kendini satmış hain” diyerek, hemencecik o an düşüncemizde infaz ediyorduk. Başkanımıza nasıl böyle çamur atabilirlerdi! O, sosyalist bir önderdi. Bu, belli merkezlerin yürüttüğü psikolojik savaş metotlarından başka bir şey olamazdı.

Özellikle, bir süre önce cezaevinden çıkıp partiye giden M. Şener adındaki birinin, partiye ve Apo’ya karşı ihanet tutumu içine girdiğini öğrendiğimizde, kızgınlığımız bir kat daha artmıştı. Aramızdan çıkan birinin, böyle bir davranış sergilemiş olmasını kabullenemiyorduk. Cezaevindeki direnişçiliğimizi nasıl lekeleyebilirdi. Üstelik cezaevi direnişçiliğinde ön planda yer almış bir kişiydi. Böyle biri nasıl olur da partimizin gözünde bizleri, özellikle Apo’nun şahsıdaki saygınlığımızı sarsabilecek bir pratik içine girebilmişti. Bir türlü anlam veremiyordum. Mutlaka cezaevinden çıktıktan sonra yolunu şaşırmıştı.

Eğer parti birine “hain” diyorsa, o kişi, ne yaparsa yapsın haindir. Birey karşısında parti, her zaman haklıdır. Apo ise, bu partinin tek lideridir. Bir kadro, parti karşısında duramaz. Teslimiyet ve ihanet, bir devrimci için, mezardan daha ürkütücü kavramlardır. Gerektiğinde haksızlığa boyun eğ, ya da gerektiğinde boş yere ölümü göze al, ama sakın bu kavramların muhatabı olma! Çünkü, bu kiri temizleyecek hiçbir şey yoktur. İşte, bir yasa olarak algılanan, genel prensiplere ait bir nokta…

Partimize, “milliyetçi” yakıştırması yaparak, kara çalmaya uğraşanlar da vardı. Partim “milliyetçi” nasıl olabilirdi? En yetkin sosyalist örgüttü! Milliyetçi birikimler, taktiksel süzgeçlerden geçirilip, tabi ki sosyalizmin çıkarına kullanıla bilinirdi. Zaten, partimin de yaptığı bu değil miydi? Hareketimizin gelişmesinden korkanlar, nasıl da iftira olduğu açık seçik belli olan yollara başvuruyorlardı.

“Zindan Konferansı” ve Mehmet Şener Hakkında Örgütün Aldığı Kararlar

Cezaevinden gelenler olarak, bir çadırdaydık. Türkiye’nin çeşitli cezaevlerinden çıkıp, burada toplanmıştık. Ya aynı cezaevinden, ya da cezaevleri yazışmalarından, birbirimizi tanıyorduk. Birbirimizin huyunu suyunu biliyor, aynı pratik içinden gelmiş olmanın rahatlığını yaşıyorduk. Kamp ortamından daha ayrı bir duygu ortaklığımız ve düşünce yakınlığımız vardı. Adeta, bir cezaevinin koğuşunda buluşmuş gibiydik. Cezaevi konferansı için, aynı çadırda bir araya gelmemiz iyi olmuştu. Gelir gelmez çadırlara dağıtılsaydık, belki zorlanacaktık. Çünkü biz, cezaevine özgü bir canlılıkla gelmiştik. Kamp ortamı ise, doğal olarak, askeri kuralların altındaydı.

Cezaevi kaynaklı gündeme gelen olaylar, kamp ortamında belli bir önyargıya da yol açmıştı. Öyle ki, genel saygınlığa rağmen, bizim içi zindancılar tabiri kullanılıyor, adeta farklı bir gözle görülüyorduk. İlk günler bu duruma bir türlü anlam verememiştim. Çünkü bizler bu partinin gerçek sahipleriydik. Bu dava uğruna, en zorlu yılları cezaevlerinde karşılamış, en ölümcül eylemleri parti adına göze almıştık. Oysa, hakkettiğimiz saygınlık bir yana, beklediğimden farklı bir hava ile karşılaşmıştık. Daha dün cezaevlerindeyken okuduğumuz parti yayınlarında; “Zindan direnişçileri bizim komutanlarımızdır” diyen, başkanımız Apo değil miydi? Şimdi ne olmuştu? Bu güvensizliğin nedeni ne idi? evet, nedeni çok açıktı. Zaten zindan konferansı yapılmasının amacı da buydu. Öncelikle, sarsılan güveni onarmak.

Günde iki defa, sabah ve akşam içtimalarında, “Kanımız, canımız, Başkanımız Apo’ya feda olsun” temasına yakın slogan atar gibi, yemin ediyorduk. Her şeyden önce, askerdik. Emir komuta altındaydık. Yoldaşlık, bu yapı içindeydi. Çünkü biz, savaşan bir partiydik. Devrimci duygusallığa fazla yer olamazdı.

Partinin beşinci kongresinde, cezaevinden çıkma olan, M. Şener şahsında yaşanan çıkış, partiye ve parti önderliğine karşı bir ihanet olarak değerlendirilmiş, bunun yankıları, cezaevinde, bizlere kadar ulaşmıştı. Şimdi, bu olayın kökenini öğrenebileceğim bir yerdeydim.

“Ilımlı PKK”, “demokratik PKK”, silahlı mücadele ve gerilla yerine, demokratik yol anlayışını savunan M. Şener pratiği, kongre platformunda mahkum edilirken, cezaevleri süreci de bir bütün olarak sorgulamaya alınacaktı. Çünkü, bu pratiğin sahibi cezaevi kökenliydi. O nedenle, cezaevi direnişçileri mercek altına yatırılmalıydı. Kongreye kadar el üstünde tutulan bu direnişçiler, düşman rehabilitasyonundan arındırılmalıydı. Bizler, adeta, düşmanın koynunda yıllarca kalıp sonra birden bire çıkarak, parti merkezine kümelenmiştik. Beynimiz, düşmanın mikroplarıyla dolu olabilirdi. Bizler, düşmanın partiye karşı kurduğu sinsince bir tuzak olarak bırakılmış olabilirdik. Bunun en açık örneği, M. Şener’di. Parti Önderliği’nin yorumu böyleydi.

Büyük bir direnişçi önder olarak karşılanan, Apo’nun gözbebeği haline geliveren M. Şener, ileriye sürdüğü düşüncelerle her şeyi altüst etmiş, parti için kamuoyunda büyük bir saygınlığı olan cezaevi direnişçilerinin itibarını un ufak edip, güvensizliğe yol açmıştı. O yüzden herkes cezaevi çıkışlılara kuşkuyla bakıyordu. Ve o yüzden cezaevinden birer ikişer çıkıp gelenler hemen parti içi yaşama alınmayıp, öncelikle karantinaya çekiliyorlardı. İşte ben, tam da bu noktada gelmiştim kampa.

Öncelikle M. Şener pratiğine büyük bir öfke duyuyordum. Çünkü, her şeyden önce adımızı lekelemişti. Zindan direnişçileri olarak, parti içindeki yerimizi sarsmıştı. O, her yerde aranıyordu. Düşüncelerimiz de ise, zaten ölmüştü. Şimdi sıra bizlerdeydi. Çünkü, potansiyel suçluyduk. Zindan konferansı ile her şeyimizi yargılayacaktık. Başka çaremiz yoktu. Parti ile barışmak ve güven tazeleyip bütünleşmek için, kendimizi yere sermeliydik. Konferans, bunun zemini olacaktı.

Konferansa, delege sıfatıyla katıldık. Geceli gündüzlü çalışıyor, hararetli tartışmalar yapıyor ve taslaklar hazırlıyorduk. Kamp ortamından bir yanıyla uzaklaşmıştık. Ama, içtimaya gidip gelişlerde “Zindancılar lafı çok sever, fazla siyasi kalmışlar, gerilla sanatından anlamazlar” vb. söylenişler kulağımıza kadar geliyordu. Çok rahatsız oluyordum. Bu sorunları mutlaka aşmalıydık. Konferansın gücüyle sıçrama yapıp, bizlere dönük taşınan ön hükümleri parçalamalıydık. Gerekirse, her şeye sıfırdan başlamalıydık.

Konferans çalışmalarımızın hemen her akşamına katılan Apo, çadırımızda saatlerce kalıyor, M. Şener pratiğini yerden yere vurup, sözünü; konferansın nasıl bir yol izlemesi gerektiğine bağlıyordu. “Başkanımız”, perspektifimizi çizmişti. Çerçevemiz hazırdı. Biz, içini dolduracaktık. Bir ay bu tempoyla geçti.

Bu arada, 15 Ağustos kutlamaları için konferans çalışmalarına kısmen ara vermek zorunda kaldık. Çeşitli yerlerden gelen insanlar, Akademi Sahasını doldurmuştu. Yüksek tepelerin birinde, elimde silah, bu kalabalığa ilgiyle bakıyordum. Akademi etrafına daire biçiminde dağılmış, yüksek noktalarda nöbet tutuyorduk. Zindancıların çoğu, bu görevi üstlenmişti. Apo konuşuyor, kalabalık coşuyordu. Her şey güzeldi. Halk, o gece kampın spor sahasında çadırlarda yattı. Tepelerde nöbetleşe nöbetleşe uyuduk. Hazırlanan ekmek dürümlerini dağıttık. Gelenlerin çoğu grup grup çadırımıza uğruyordu. Zindancıları tanımaya, meraklarını gidermeye büyük gayret gösteriyorlardı. Avrupa’dan gelen basın bile, 15 Ağustos kutlamalarından daha çok zindan çadırıyla ilgileniyor, zindancılarla konuşuyor, bol bol resim çekiyorlardı. Tam bir ilgi odağı idik. Çeşitli sorular yöneltiyorlar, bizler ise, zindancılar olarak Apo’ya olan bağlılığımızı vurguluyorduk. M. Şener pratiğini lanetliyor, genel durum sahibi olanlar tavrımızı merakla öğrenmek istiyorlardı. Zaten, bu olayı, sadece buranın değil, Türkiye’nin, Avrupa’nın, özellikle de dağ ve cezaevlerinde bulunanların gündemini işgal eden önemli bir noktaydı. Konferanstan nasıl bir sonuç çıkacağını dört gözle bekliyorlardı.

Konferansta alacağımız tutum çok önemliydi. Ya M. Şener pratiğini onaylayacaktık ya da Apo’nun önderliğine olan bağlılığımızı yenileyecektik. İkinciyi yaptık. Birincisi zaten parti tarafından mahkum edilmişti. Böylece, içimizden çıkan bu pratiği şiddetle reddettiğimizi ilan ettik.

Düşman bizi rehabilitasyon politikası ile uyutmuştu. Objektif olarak düşmanla uzlaşmıştık. Açlık grevlerimiz bile, parti çizgisinden sapmış, Apo’nun deyişi ile bir tas çorba için eylemlere başvurmuştuk. Cezaevi direnişlerini, parti mücadelesinin önüne koymaya yeltenmiş idik. Temsil ettiğimiz zindan kişiliği, hastalıklıymış. Öncesi, ne direnişlerimiz parti çizgisine uygundu ne de kişiliklerimiz… Dolayısıyla, zindan şehitlerinin direniş pratikleri bir yana, cezaevi direniş pratiğimiz kişiliklerimizle birlikte mahkum etmekten başka çaremiz yoktu.

Konferansın hedefi, böyle bir mahkumiyetin kararına varmaktı. Aslında ortada bir sonuç vardı. Bizler, M. Şener pratiği ile ortaya çıkan bu sorunu onaylayıp, kabullenmeliydik. Konferans eleştirimiz, bu doğrultuda şekillendi. Yapının huzuruna çıkıp, Apo’nun ve kameranın karşısında, cezaevi pratiğimizi mahkum ettik.

“Konferans belgeleri” adı altında toplanan çalışmalarımız bir kitap haline gelip, dört bir yana dağıtıldı. Konferans kararları arasında M. Şener’in ölümle cezalandırılması da vardı. Kendi payımıza ise, o yılları ölüme mahkum etmek düştü. Konferans delegeleri olarak, cezaevlerindeki tüm PKK’lıları temsil etme yetkisini taşıyorduk. O nedenle, konferans kararları halen cezaevinde bulunanlar için bağlayıcı bir parti kararı olarak kabul görecekti. Sonuç olarak, sarsılan güven ilişkileri yeniden kurulacaktı. Bizden isteneni yaparak, konferansla kendimizi temizlemiştik. Şimdi yeni bir adım atıyorduk. “Yaşasın Başkan Apo” diyerek.

İçin için süren bir rahatsızlık vardı. Konferans kararlarını rahatça içimize sindirmemiz çok zordu. Açıkça karşı çıkmak da mümkün değildi. Böyle bir çıkış, hemen ihanet olarak damgalanacaktı. M. Şener’i onaylamak olacaktı.

Yüreğimin ezikliğine, beynimin yaşadığı isyana sadece vücudum tanıktı. Biliyordum ki benim durumumda olanlar da vardı. Yine de bazıları gayet rahattı. Gözlerini sadece sorumluluk almaya kariyer edinmeye dikmişlerdi. Konferans çalışmaları esnasında çadırımıza gelen Apo, bir konuşmasında, “Merkez komitesi için birçok boş yerimiz var, bu boşluğu sizlerle doldurmak isteriz” demişti. Bu konuşma, bazı delegeleri daha o an, bir yem gibi avlamıştı. Bazı delegeler ise zaten boş vermişti. Kimileri susuyordu. Ve hakim olan korkuydu.

Konferans bir buçuk aylık bir süreden sonra akademi yapısının huzurunda yaptığımız son yeminle tamamlandı. Bağlılık yeminimiz bol bol çekilen resimlerle ve video kaydıyla belgelendi. Bağlılık ebedileştirilmiş oldu. Apo, konferans delegelerine teşekkür etmek için özel bir yemek toplantısı düzenletti. Akademi ortamına göre güzel bir ziyafet ve ayrı bir lükstü. Apo’nun keyfi yerindeydi. Biz ise, partimizle barışmıştık(!)

“Mehmet Şener’in Öldürüldüğü Haberi Kampta Silah Atışlarıyla Kutlanmıştı”

“Parti içi düşmanlara karşı güvenliği koruma ve kollama amaçlı Apo’ya bağlı ve varlığı sadece Apo tarafından bilinen parti içi örgüt vardı. Herkes bu örgütün hayaletinden bile korkar, adından ürkerdi. Psikolojik bir disiplin ve denetim gücü sağlıyordu. Hiç kimse, Apo hakkında – düşünse bile – kötü konuşamazdı. En samimi iki arkadaş arasında dahi bu korkunun etkisi vardı.

Hepimiz bu korkuyu paylaşıyorduk. Oysa güveni paylaşmalıydık. Terslik buradaydı. Görüyor, düşünüyor ama konuşamıyorduk. Parçalanma buradaydı. Devrimciydik ama bir “tanrının” kulları rolünü oynuyorduk. Çelişki buradaydı. Bu, benliğimizde süren iç savaşın, hem nedeni hem de temeli idi.

Biliyordum ki, gördüğüm bu dayanılmaz manzaraya karşı çıkmak, beni ihanetçi yapacaktı. Bunu yapamazdım. Devrimciliğimi sürdürmeliydim. Ne olursa olsun, bu örgüt yapısı içinde yürümeye çalışmalıydım. Ben, Apo için devrimcilik yapmıyordum. Devrimcilik de Apo’nun tekelinde değildi. O halde, Sosyalist ya da devrimciliğimi, Apo’ya göre belirleyemezdim. Apo yüzünden, bu temel insani perspektiften çıkamazdım. Hem biliyordum ki, Parti içinde, çeşitli sosyal siyasal katmanların örgüt gücünden daha fazla pay alma çatışması vardı. Bu çatışma içinde, sosyalist bir kanadında kendisini temsil etmesi gerekirdi. Partiyi, Sosyalist kadro gücünün denetimine almalıydık. Parti, bu gücün denetiminden iyice çıkmıştı. Oysa, örgütü, bu sosyalist çekirdek kurmuştu. Şimdi ise, bu çekirdek, parti içinde kuruyordu.

Bu konunda göze batan bir çok örnek vardı. Kod Ebubekir, ya da Kod Cuma. Ve bildiğim daha başkaları… On yıllık bir dağ pratiğinden sonra kişilik değiştirmişlerdi. Partinin çekirdek yapısında yer alan bu isimleri, içi boş, sert kabuklar haline gelmişlerdi. Apo, sosyalist özlerini çürütmüştü. Bu örnek sahipleri, birer Apo taslağı idiler. Parti içinde sosyalist inisiyatif dağıtılıp, un ufak edilmiştir. Örgütün köşe başlarını tutanları gördükçe, başka bir yorum yapamıyordum. Apo ile buluşanlar, aslında farkına varmadan, sosyalist yönlerini kaybediyorlardı. Kaybettikleri sadece bununla sınırlı da değildi. Bu gerçeği görmek için, örgütün tarihini ve bu tarih içinde yaşanan parti içi savaşın yöntem ve sonuçlarını bilmek yeterliydi.

Yine, bir haberle, içtima alanında toplanmıştık. M. Şener, öldürülmüştü. Kendisini tutamayanlar havaya ateş ediyordu. Tabi silah kullananlar, daha çok, yönetimde bulunanlardı. Çünkü, adayların tatbikat dışı silah kullanması yasaktı. Zaten, Apo’nun kampta olduğu süre içinde mermiler toplanırdı. Zindan konferansına katılan kimi delegeler, bu haberi sevinçle karşıladı. Kraldan daha kralcı idiler. Oysa bu kişiler, cezaevinde yıllarca beraber yattıkları bu insanı çok iyi tanıyor, partiye ne kadar bağlı olduğunu biliyorlardı. Artık biliyordum ki, bu kişinin tek suçu, Apo’yu eleştirmesiydi. Bu haberi, üzüntüyle karşılayanlar da oldu. Bunların başında Şara kod geliyordu. Cezaevinden çıkıp gelen bu bayan arkadaş, Diyarbakır Cezaevinde M. Şener’le yıllarca kalmış ve evlilik için aralarında söz kesmişlerdi. Bu arkadaş, zindan konferansı boyunca, M. Şener’in ihanetçi olamayacağı konusunda dar bir tavır koymuş, ama çaresiz sonuca boyun eğmişti. Sonuçta bu arkadaş, kendisine ve partiye küstü. Bu küskünlük içinde, intihar eder gibi, kamptan ayrılıp, dağ pratiğine gitti. Bu gidiş tarzını yapı onaylamamasına rağmen, Apo bu gidişe göz yumdu.

Yorum Yap »

You must be logged in to post a comment.

error: Content is protected !!