Sait Elçi ve Dr Şıvan’ın Ölümleri Üzerine

DDKO Kurucularından Necmettin Büyükkaya:

Sait Elçi ve Dr Şıvan’ın Ölümleri Üzerine”

Şıvan’ın yakalanışı üzerine Parti yönetimini devralması gereken sorumlular, ölü bir sessizliğin, korkunç bir pasifizmin içine gömüldüler. İşin enteresan yanı yakasına yapışılacak kimse de belli değil, Şıvan’a yakın olan Çeko ve Brüsk onunla birlikte öldürüldüler. Diğer yakın arkadaşları ise her nedense hala susmayı tercih ediyor. Bir parti ki genel sekreteri ile birlikte iki yiğit elemanı canice katlediliyor. Bunun karşısında Parti sanki üzerine ölü külü dökülmüş gibi susuyor. Bu nasıl olur?

Gerek bu hususta ve gerekse bizatihi Sait Elçi’nin Şıvan’ın ölümleri üzerine çok şey söylenecek. Çok şey yazılacak. Kürt ulusal mücadelesinin çok acı ve insafsız olan bu olay mutlaka aydınlığa kavuşturulacak. Aslında olay açıktır. Ancak olayı yaşayanlar susuyor. Katillerden açıklamayı beklemek ise hayal. Bu açıdan ben kendim bildiklerimi objektif ve tarafsız olarak yazmağa çalışacağım. Bu olayı bilen herkesin de benzer hareket etmesi o kimsenin Kürt ulusal hareketine beklediği saygı ve sorumluluğun icabıdır. Ben Irak Kürdistan’ına gittiğimde Sait Elçi öldürülmüş bulunuyordu. Daha ben Türkiye’de iken bir Partilinin evinde konuşma arasında Sait Elçi ismi geçtiğinde ev sahibi:

– ‘Sait Elçi’nin Irak’a gitmesi iyi olur. Oraya gider gitmez Şıvan’ın icabına bakar!’ demişti. Ben bayağı tuhaf karşılamıştım. Fakat üstüne de düşmedim. Ev sahibinin birlikte mevzuu konuştuğu kimse Sait Elçi’nin Partisinin eski mensubu idi. Ve o sırada partimizde idi. Sonraları çok tutarsız ve karanlık bir kimse olduğu anlaşıldı.

Ben Suriye üzerinden Irak’a geçmiştim. Suriye’de iken de bir yerde Sait Elçi’nin şahsiyeti ve niteliği hakkında benden sorular sorulmuştu. Türkiye’deki arkadaşın o konuşması dikkatimi çektiği için bu sorular karşısında bilinç altından gelen bir hisle çok dikkatli cevaplar vermeğe çalışmıştım. Doğrusu merak etmeme rağmen bir şey anlamamıştım. Merak ettiğim daha çok Irak Kürdistan’ı, Irak Kürt ihtilali, ismini duyduğum kumandanlar ve özellikle Dr. Şıvan’dı. Sait Elçi sevilmediğine göre demek ki hareket sol bir çizgide idi vs. kafamda–ki cevapsız sorular çoğalıyordu.

Şıvan’la ilk defa Zaho’da karşılaşmıştım. Şıvan o sırada Gılala’dan geliyordu. Ben ise O’nu bekleyeli iki gün olmuştu. Lıcne’de kalıyordum. Lıcne sorumlusu Molla Taha ve Zaho Belediye Reisi Osman Kadı’ye bir mektup getirmiştim. Başta kimliğimi ve mektubu saklamıştım. Çünkü Lıcne’ye gittiğimde şaluşapıklı peşmergelerin yanında resmi kıyafetli askerleri de görünce meseleyi kavrayamamış ve o resmi elbiseli askerleri Irak Hükümet Kuvvetleri zannetmiş ve ihtiyatlı davranmıştım. Sadece Osman Kadı’nın ismini sormuş ve kendisine verilecek bir mektup getirdiğimi söylemiştim. Benden parola sorulmuştu. Parola yok, her şey mektupta demiştim. Ancak birkaç saat geçtikten sonra konuştuğum adamın Molla Taha olduğunu anlamış ve mektubun O’na da verilebileceğini ve O’nunla da açıkça konuşabileceğimi hatırlamıştım. Fakat bu sefer O ketum davranıyordu.

Dr. Şıvan diye kimseyi tanımadığını, istersem Osman Kadı’yı bekleyebileceğimi söylemişti bana. Zaho’ya vardığımdan iki gün sonra birden peşmergelerden biri işte Dr. Şıvan’la geliyorlar demişti. Merakla ikisinin arka arkaya Lıcne’ye gelişlerini ve doğruca Molla Taha’nın odasına girişlerini seyrettim. Birkaç peşmerge de arkalarından sandıklarla bazı şeyleri taşımıştı. Eşyanın Dr Şıvan’ın olduğu belli idi. Çünkü kendisi ilgileniyordu. Biraz sonra Molla Taha geldi. Bir kağıt uzattı ve hüviyetimi, ne iş yaptığımı vs. yazmamı söyledi. Kağıda istenenleri yazıp verdikten hemen sonra Şıvan geldi ve kendisini takdim ederek hasbıhal etti. Sonra dönüp İsa Suvar’a takdim etti. Biz o gece Heci Qado’nun evinde beraber kalmıştık. Şıvan Heci Qado ile evin dışında epey uzun konuşmuştu. Sonra Osman Kadı’nın evinde öğle yemeği yemeğe gitmişti. Osman Qaz i bana:

– Neden okulumu bırakıp buralara geldiğimi, bunun doğru olmadığını, kendisini dinlersem gidip okulumu tamamlamalıyım’ demişti.

Beni sınıyor diye yorumlamıştım. Gayet içten bir şekilde ve inanarak, üniversiteyi bilerek ve isteyerek bıraktığımı, dağları göstererek, işte bu dağların mücadelemde bana üniversitelik yapmasını arzuladığımı ve bu dağlardan diploma almağa geldim cevabını vermiştim.

Sonra Şıvan’la birlikte üssümüzün bulunduğu köye gelmiştik. Üs’te daha önce tanıdığım bazı kimseler vardı. Üs’tekiler bazen çoğalıyor bazen eksiliyordu. Üs’te yabancısı olduğum garip bir hava vardı. Herkes biraz sinirli ve birbirine karşı oldukça resmi idi. Tavırlar bana biraz zoraki, biraz da yapmacık gibi geliyordu. Fakat mükemmel bir disiplin vardı. Rüyalarım gerçekleşmişti. Kendimi sonsuz bir coşku ile işe vermiştim. Her ne olursa olsun iş işti benim için. Sanki senelerden beri burada idim ve her şey sanki alın terimle ben burada toplamıştım. Öylece her şeye gönüllüce koşturuyordum: Üs’ün ve bahçesinin bakımı, temizlik vs… Bir iki şeyi teksirle çoğaltmış, bahçede karpuz, domates, patlıcan, biber ve fasulye yetiştirmiştik. Fasulyelerimiz gerçekten bulut gibi yükselmişti. Artık yeşil fasulyemiz yetişmişti bile. Birkaç sefer yemiştik.

Bir ara teksir makinesine kağıt, mürekkep almak ve Üs’ün bazı ihtiyaçlarını temin için Zaho’ya, oradan Musul’a gitmiştik. Tam o sıra Şeyh Osman’la bir anlaşmazlık çıkmıştı. Musul öncesi savaş patlayacağı korkusu ile Dohuk’ta taşınıyordu. Bizi dışarı bırakmamışlardı. Eşyayı da alamamışlardı. Dohuk’a döndük. Dohuk’ta Vali Muavini Eli Sıncari’ye çıkıp durumu, ihtiyaçlarımızı Şıvan’ın selamları ile birlikte iletmiştik. Fakat Eli Sıncari fazla yüz vermemişti bize. Aslında benimle gelen arkadaşın davranışları da çok tuhaftı. Başta Zaho’da aslen İstanbullu olan bir Türk lokantacının yanına yemeğe götürdü ve benim de Türkiye’den geldiğimi söyledi. Sonra birlikte fotoğraf çektirmek istedi. Eleştirdim ve fotoğraf çekmedim. Lüzumsuz para harcıyordu ve bize verilen görevi de fazla önemsemiyordu. Oldukça lakayt davranıyordu. Şıvan’ın yanında ise iki yüzlü ve sahtekarca davranıp yaltaklandığı dikkatimi çekmişti. Hemen o sıra Şıvan’a adamın tavrını beğenmediğimi hissettirdim ve eleştirdim. Sonraları bu adam ajan çıktı.

Şıvan bana Türkiye’ye gitmeye hazırlanmamı söylemişti. Sabırsızlıkla gideceğimiz günü bekliyor ve hazırlanıyordum. Tam bu günlerde Essat Hoşevi’den Şıvan’a bir mektup geldi. Mektupta: Selim’in oğlu Dara hastadır, durma gel deniyordu. Üs’ümüz Tışeş köyünde idi. Tışeş, Behdinan bölgesinde Metina dağı ile Türkiye sınırı arasındadır. Tışeş’ın batısında Essat Hoşevi’nin eski meşhur üsü (meqeri) Qumru bulunuyordu. Qumru Kalesi de meşhur eski bir kaledir. Üs’ümüzden Türkiye sınırına yayan altı–sekiz saatte gidiliyordu.

Şıvan hemen gitti. Gidişinin ertesi günü bir grup peşmerge geldi. Şıvan’la Eshat’ın bizi Bamemi’ye çağırdığını söylediler. O sırada orada, sorumlulardan birkaç tane Merkez Komitesi üyesi, bir de Politbüro üyesi vardı. Bu sorumlularda bir tedirginlik hissediliyordu. Fısıldanan sebepler çeşitliydi:

1. Türkler yerimizi tespit etmişti. Esas onlar Türklerin üssümüze yapacağı bir baskından çekiniyorlardı. Onun için yerimizi değiştirmemizi istiyorlardı.

2. Irak Kürdistan ihtilalinin yöneticileri, bu günlerde aktif bir şekilde, Türkiye’de faaliyet göstermemizi arzu etmiyorlardı. 11 Mart 1970 Antlaşmasından sonra gittikçe ABD ile ilişkilerini güçlendiren Barzani Yönetimi, Türkiye Kürdistan’ında faaliyet gösteren bizlere destek olmakla ABD safındaki Türk Hükümetini ve ABD’yi gücendirmek istemiyordu.

3. Bizim devrimciliğimiz, sosyalistliğimiz öğrenilmişti. Eshat Hoşevi onlar bizleri Ürdün’deki Filistin devrimcileri, kendilerini Kral Hüseyin gibi görüyor ve bu kadar daha o zamanlardan bizden çekiniyordu. Onun için de çalışmalarımızdan tedirgindiler.

4. Dr. Şıvan Irak Kürdistan’ında seviliyor sayılıyordu. Özellikle tanındığı yerlerde köylüler ve peşmergeler tarafından çok sevilen, sayılan ve saygı duyulan Dr. Şıvan’ın bazı kumandan ve yüksek mevki sahibi dalavereciler hiç sevmiyor ve çekemiyorlardı. Hatta Şıvan’ın aylık almadan Devrime hizmet etmesini kendilerine indirilmiş bir darbe olarak görüyorlar ve bu yüzden ayağını kaydırmağa çalışıyorlardı.

5. Hareketi istismar etmek için yanıp tutuşan bazı Türkiye Kürdistan’ı sahte milliyetçi zadeganları, sınıfsal ağırlıklarını ve dalaverelerini Barzani nezdinde Şıvan aleyhinde kullanıyorlardı. Mehmet Cemil Paşa ve oğlu Mustafa Cemil Paşa, Dr. Hüsnü Haco ve çevresi, Ziya Şerefhanoğlu vs. gibi.

Barzani Yönetimi aslında Şıvan ve arkadaşlarının niteliğini iyi tanımışlardı.

Bir sefer, Şıvan’ın üssünde sözde Şıvan’ın muhafızı fakat aslında Eshat’a üs hakkında devamlı bilgi veren Suriyeli bazı peşmergeler yanında bizzat Barzan’lı peşmergeler de vardı. Bunlar da üste yapılan seminerlere ve konferanslara katılıyorlardı. Orada arkadaşlar arasında yapılan tartışma ve konuşmalara şahit oluyorlardı. Okunan kitapları ve üsse gidip gelenleri görüyorlardı ki okunan bütün kitaplar devrimci, ilerici, Marksist–Leninist kitaplardı. Kürt Tarihi ve Edebiyatı ile ilgili kitaplar dışında.

……

Şıvan’ın öldürülmesinin nedenleri:

1– Türkiye, Iran ve Amerika’yı memnun etmek, biraz daha fazla silah ve para temin etmek için.

2– Sınıfsal çıkarları ve sınıfsal karakteri nedeni ile ezilen sınıfın çıkarlarını gözeten bir partinin diğer Kürdistan parçalarında çalışmasına göz yummak istemiyordu.

Yorum Yap »

You must be logged in to post a comment.

error: Content is protected !!