Sait Elçi’yi Şıvan’ın Katletmesi Affedilmez Bir Hataydı

T-KDP’li M. Sıraç Bilgin: “Sait Elçi’yi Şıvan”ın Katletmesi Affedilmez Bir Hataydı

Çevre devletlerden Türkiye, 12 Mart 1971 askeri müdahalesi ile çalkantılı bir döneme girmişti. Sol kesim ve Kürt hareketi, sıkıyönetim süresince önemli bir darbe yemişti ve darmadağın duruma düşmüştü. Kuzey Kürdistan’da ulusal kurtuluşçu çizgideki bölünmüşlük de facto olarak artık vardı. Sait Elçi bu durumu arkadaşlarıyla görüştükten sonra, direkt olarak Barzani’ye giderek karşı tarafın da çağrıldığı bir toplantıda meseleye bir çözüm getirme görevini üstlendi. Hem kendisi de artık askerler tarafından tutuklanmak üzere aranıyordu. Bundan dolayı önce Nusaybin’e gitti. Oradan partili arkadaşları tarafından ertesi gün sınırdan geçirilerek Kamışlı’ya gönderildi. Sait Elçi burada Mehemmede Bego ile birlikte Barzani’ye gitme niyetini açıkladı.

 

S–KDP’lilere Zaho’da şoförlerin grev halinde olduklarını, gitmemelerini salık verdilerse de, iş acildi; vazgeçiremediler. Bunun üzerine kendisinin yalnız bırakmayan Mehemmede Bego ile birlikte Zaho’ya geçti. Burada İsa Suvar’dan araba istedi. Dayanışma grevi nedeniyle isteği yerine getirilmediyse de, o sırada Zaho’ya gelmiş olan Doktor Sait ve Hikmet Buluttekin ile buluşturuldu. Bunlar Sait’le Mehemmede Bego’yu yanlarına alarak Qumri’ye götürdüler ve orada tutukladılar. Sait Elçi ve arkadaşını Türk MİT’inden birer ajan olarak suçlamışlardı. Başlarına adi suçtan aranırken Güney Kürdistan’a kaçıp KDP kampına sığınmış olan Mahmut Tilki nöbetçi olarak dikildi. Mahmut Tilki Sait Elçi’yi tanıyordu. Ama Sait’in bütün ısrarlarına rağmen Tilki, durumu Esat Hoşevi’ye bildirmeye yanaşmadı. Çünkü Doktor’dan korkuyordu.

 

Bu sırada Sait Elçi’nin Zaho’da dini öğrenim gören yeğeni Molla Abdullatif Savaş, dayısının durumunu merak ederek Qumri’ye gelmişti. Abdullatif ayrıca Qumri kampındaki Doktor Faik Savaş’ın da yeğeniydi. Doktor Sait (Şıvan) onu da casus olarak tutuklattı. Bu üç kişi “halk mahkemesi” denilen bir kurulda ölüme mahkum edildi. Politbürodaki ölüm oylamasında bir kişi hazır bulunmamıştı. Molla Abdulkerim Ceylan’ın muhalif oyuna karşılık üç evet oyu ile idam kararı kesinleşti. İnfaz, bizzat Doktor Şıvan ve arkadaşları Hikmet Buluttekin (Çeko) ile Hasan (Brüsk)’ın eliyle gerçekleşti. Olaydan sonra kamp sessizliğe gömüldü. Herkes olaya kapanmış gözüyle bakıyordu. KDP–T lideri artık Kuzey Kürdistan’da tek adam olduğuna inanmaya başlamıştı.

 

Arkadaşlarının dönmediğini gören T–KDP yöneticileri toparlanarak durumu direkt Barzani’ye bildirmeye karar verdiler. Bu iş için halen hayatta ve Kürdistan’da bulunan bir merkez komitesi üyesini görevlendirdiler. Görevli kısa sürede Barzani’ye ulaşarak parti sekreterinin Güney Kürdistan kurtarılmış alanına girdikten sonra kaybolduğunu, hayatından endişe duyduklarını bildirdiler. Barzani hem üzülmüş, hem de hiddetlenmişti. Derhal Esat Hoşevi’nin nezaretinde soruşturma açtırdı. T–KDP kamp mensupları toptan sorguya çekildi. Sonunda Mahmut Tilki ve Şıvan’ın bizzat itirafıyla olay aydınlandı. Sait Elçi ve arkadaşları 25 Haziran tarihinde kurşuna dizilmek suretiyle öldürülmüş ve cesetleri bir mağaraya atılmıştı.

 

T–KDP suçluların kendilerine teslim edilmesini istedi. Barzani bunu reddetti. Bunun üzerine T–KDP görevlisi yargılanmalarını ve hükmün infazını istedi. Sonunda suçlu bulunan Şıvan, Çeko ve Brüsk idama mahkum edilmişti.

 

Bu olaydan sonra birçok iddia öne sürüldü. Bunlardan biri, Barzani’nin Türk yönetiminin isteği üzerine KDP–T yöneticilerini ve T–KDP sekreterinin birlikte öldürttüğü merkezindeydi.

 

Ortaya çıkan kanıtlar bu iddiaları çürüttüyse de, olay anlatılan biçimde cereyan ettiği halde uzun süre inandığını ifadeye devam eden şahıslar görüldü. Oysa Barzani bir tasfiye hareketini amaçlamış olsaydı; tüm kampı havaya uçurur, sonra suçu rahatlıkla BAAS’çıların üstüne atabilirdi. Eğer tüm Kuzey Kürdistan partilerini tasfiye kararını almış idiyse neden T–KDP’yi sonuna kadar tanımaya devam etti? Zaten 1971 yılının Mart ayından beri Türk hükümeti geniş boyutlardaki iç çalkantılarla boğuşmak durumundaydı. Potansiyel bir Kürt hareketi ile mücadele etmek de gündemdeydi. Ama bu, bilindiği gibi onları güç durumda bırakacak anlaşmalara kalkışacakları düzeyde değildi.

 

Zaten 1974–1975 yılları boyunca Türkiye devletinden yükselen düşmanca sesler de aralarında bir anlaşma olmadığının en iyi kanıtıdır. Hem 1975’teki geri çekilme kararından sonra KDP’nin bir sinek ile dahi yaptığı anlaşmalar ortaya çıktığına göre, neden TC ile yapılanı ortaya çıkmıyor? Zaten T–KDP, olayı en ince ayrıntılarına kadar ortaya çıkarmış ve hiç kimseye adam öldürme imtiyazı tanımadığım göstermişti. Yıllar sonra bu kamp mensuplarından Nazmi Balkaş’ın ifadesi ise bu konuda en iyi kanıttır. Çünkü biliyoruz ki, o bir KDP–T yetkilisi idi.

 

Öte yandan Kuzey Kürdistan yurtseverleri 12 Mart hapishanelerinde anlamsız bölünmeler sergiliyorlardı. DDKO davalarında görülen durum itibariyle iki taraf arasında önemli bir görüş ayrılığı yoktu. Ama yine de hatların keskinleşmesi için adeta özel gayret sarf edilmekteydi.

 

Buna rağmen 1974–1975 savaşı boyunca tüm Kuzey Kürdistan yurtseverleri, ulusal lider Barzani’nin yanında; bir ulus gibi davranmak üzere yerlerini almışlardı. Herkes, tıbbi, gıdasal ve diğer elinden gelen yardımı esirgemiyordu. Buna T–KDP’lisi, KDP–T’lisi ve bağımsız, kim olursa olsun “evet” demekteydi.

 

Yorum Yap »

You must be logged in to post a comment.

error: Content is protected !!