Olaylı Kongreye Katılanlar Anlatıyor.

Olaylı Çankaya ve İstanbul İl kongresine katılan taraflardan MDD’ciler anlatıyor;

PDA’cı Gün Zileli: “Behice Boran’ı kişisel olarak da hedef alan, ajitatif bir konuşma yaptım.”

Aybar, Çankaya İlçe Kongresi’nde yaptığı konuşmada, Çekoslovakya’nın işgalini kınamasının yanı sıra, ilk kez “güler yüzlü sosyalizm”den söz ederek, Sovyetler Birliği’nin “asık yüzlü sosyalizm”ine karşı bir alternatifi sunmuş oldu. Ardından daha da “ileri giderek”, sadece Marx ve Engels’i okumakla yetinmenin doğru olmadığını, örneğin Proudhon’u da okumak gerektiğini ekledi. Biz Ortodoks Marksistler için artık bu kadarı fazlaydı. Aybar’ın yaptığı, “zındık”lığın dik alasıydı. İçlerinde benim de yer aldığım, salonun arka tarafındaki bir grup MDD’’ci, Aybar’ın bu sözlerini yuhalayarak yanıtladı. Herhalde Aybar, ilk kez, Genel Başkanlığını yaptığı TİP’in bir kongresinde, kendi partisinin üye ve delegeleri tarafından böylesine açıktan açığa yuhalanıyordu. Bu tür şeylere pabuç bırakmayacak ölçüde sağlam ve korkusuz bir kişiliğe sahip olan Aybar, yuhalamalara rağmen sözlerini sürdürdü ve ortodoksinin çığırtkanlığına yüz vermedi.

Doğrusunu söyleyeyim, Proudhon adını, Aybar’dan önce, bir kaç kere kulaktan dolma işitmiştim. Proudhon, şu Marks’ın, Felsefenin Sefaleti’nde yerden yere vurduğu, “mülkiyet hırsızlıktır” deyişinin mucidi, “küçük burjuva anarşisti” değil miydi? Ama bütün bildiğim bundan ibaretti. O zamana kadar, bildiğim kadarıyla, ne Proudhon’un bir kitabı Türkçe’ye çevrilmişti, ne de Sol Yayınları tarafından basılan Felsefenin Sefaleti’ni okuyup, Proudhon’un Marks tarafından neden eleştirildiğini öğrenmiştim. Aslında Proudhon’a ait olduğu söylenen “mülkiyet hırsızlıktır,” sözü kulağa hiç de kötü gelmiyordu, ama nedense Marks, bu deyişi de eleştirmişti. O eleştirdiğine göre, bunda bir hikmet olmalıydı. Önemli olan, bizim “ustalarımızı” izlememizdi. “Küçük burjuva” deyişi, aramızda yaygın bir kınama sözcüğüydü. Bu deyişi, Gorki’nin, Küçük Burjuvalar adlı oyunundan hatırlıyordum. Herhalde Gorki de o oyununda “küçük burjuvaları” kınamış olmalıydı. Birisinin “küçük burjuva” olduğunu söylemek, nerdeyse onun “aşağılık bir lağım faresi” olduğunu söylemekle aynı şeydi. Bununla birlikte, aramızda sık sık, küçük burjuva alışkanlıklarımızı terk etmemiz gerektiği de konuşulurdu. Demek bu “küçük burjuvalık” denen şey, kötü bir hastalıktı. Ondan sakınmalıydık, çünkü bu mikrobu kendi içimizde de barındırmaktaydık. “Küçük burjuva” deyişinin ayrılmaz bir parçası olarak kullanılan “anarşizm” konusunda ise aramızda iyiden iyiye bir kafa karışıklığı söz konusuydu. İçimizden birisi, “bozguncu” bir davranışta bulunduğu zaman, bunun “anarşistlik” olduğu söylenirdi. Öte yandan, en atılgan arkadaşlara da, “anarşist” lakabı uygun görülürdü. Yani “anarşistlik” biraz başıbozukluk, biraz da aşırı cesur olmak gibi, kısmen olumsuz kısmen de delikanlılığımıza uygun düşen bir olumluluk öğesini içeren karmakarışık bir şeydi kafamızda. Ama, “anarşizmin” teorik yanı hakkında bilgimiz kocaman bir sıfırdan ibaretti. Proudhon’un “anarşist” fikirleri konusunda hiçbir şey bilmiyorduk. “Küçük burjuvazi”nin istikrarsız ve bireyci davranış tarzıyla “anarşizmi”, kafamızda belli belirsiz birleştirsek de, bu yalnızca sezgilere dayanan bir “bilgi”ydi ve karşımızdakine bunu teorik olarak izah edebilecek bilgi birikiminden yoksunduk.

Aybar’ı yuhalamamıza yol açan ise, onun, bir “küçük burjuva anarşistinin” de okunması gerektiğine ilişkin bir görüş ileri sürmüş olmasından çok, ezberlediğimiz Marksist önderler soy zincirinin dışında bir isim kullanmış olmasıydı. Aybar, o anda, Proudhon yerine, J.J.Rousseau, J.P. Sartre, J.Stuart Mill, Churchill, Thomas More, E.H. Carr yada o sırada ismini bilmediğimiz Marksist tarihçilerden, örneğin, Eric Homsbawn’in ismini de kullanmış olsaydı, fark etmezdi. Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao, Lin Biao, Ho Şi Minh, Castro, Che Guevara dışında kimin ismini duyarsak duyalım, kulağımıza yabancı geleceği için yuhalayacağımız kesindi.

Bu kongreden bir kaç hafta sonra yapılan TİP Ankara İl Kongresi’nde daha da kötü şeyler yaşandı. Bu kötü şeylerin başında, Ankara il delegesi olarak tarafımdan yapılan konuşma geliyordu. Konuşmam güya MDD’ci tezleri izah etmeyi hedeflemişti. Oysa, kongrede Genel Merkez adına bulunan Behice Boran’ı kişisel olarak da hedef alan, ajitatif tekrarlarla dolu, kışkırtıcı bir mahalle camii vaazından başka bir şey çıkmadı ortaya. Zaten iyi bir konuşmacı değildim. Hele bir de, “gerçekler” adına ezberlediğim formülleri ajitasyonla karışık bir havada ortaya dökünce, ortaya berbat bir şey çıkmıştı. Ne var ki, “hedefime” de ulaşmıştım. Konuşmam SD’cileri kızdırmış, Behice Boran yaptığı konuşmada, ismimi zikrederek bana yanıt vermişti. Şimdi düşünüyorum da, Behice Boran gibi tecrübeli bir insanın, bu gencin zırvalamalarını kaale almaması daha doğru bir davranış olurdu.

Benim konuşmam, Behice Boran’ın yanıtı ve karşılıklı atışmalarla kongrenin ortamı iyice gerilmiş, MDD’cilerle SD’ciler arasında o yıl boyunca süregelen gerilim, Ankara İl Kongresinde zirve noktasına ulaşmıştı. Böyle bir atmosfere bir kıvılcım yeterdi. Nitekim o da gecikmedi. Salonun arka taraflarında MDD’cilerle SD’ci TİP görevlileri birbirine girdi. Salon bir anda karıştı. Sandalyeler havada uçuştu. Bir ara Fehmi Erbaş’a gözüm ilişti. Nerden geçirdiyse eline bir hortum geçirmiş, önüne gelene kamçı gibi indiriyordu. Çıkan bu kavgada Behice Boran’a da bir kaç darbe indirildiği söyleniyordu. Somut olarak gözlerimle görmedim, ama inanırım, olmuştur.”[1]

 

Dev–Genç İstanbul BYK üyesi Nahit Tören: “İstanbul İl Kongresini zorbalıkla aldık.”

O dönemde İstanbul TİP’in ele geçirilmesi istenmişti, MDD’nin o günkü önderleri tarafından… Bir kampanya başladı, bir kavga başladı. Hatta İstanbul İl Kongresi’ni döverek, zorbalıkla aldık.[2]

 

 Dev–Genç İstanbul yöneticilerinden Mustafa İlker Gürkan:

“Dev–Genç’in demir yumruğu revizyonistlerin tepesine inecektir.”

Gittik o kongrede yönetimi ele geçirmeye kalkıştık. Üstelik Dev–Genç’in demir yumruğu pasifistlerin, revizyonistlerin tepesine inecektir diye bir de konuşma yaptım. Bu da olacak şey değil elbette. Senin TİP’le ne ilgin var. Eğer öyle bir iddian varsa, ben TİP’in gençlik koluyum diyorsan (ki yok öyle bir şey) o zaman ne hakla demir yumruğunu bağlı olduğun partinin tepesine indiriyorsun?[3]

 

TİP İstanbul İl Sekreteri THKP–C davası sanığı Mehmet İncili:

“TİP kongresi sanki Dev–Genç kongresi gibiydi.”

1970 Nisan’ında, İstanbul TİP İl Kongresine delege olarak katıldım. Yapılan marşlı, kavgalı, gürültülü, daha çok bir Dev–Genç kongresi gibi geçen günün sonunda, MDD’ci görüşleri savunan bizler seçildik. O sıra TİP’i işçi sınıfının öz örgütü haline getirmekti sloganımız. Bu amaçla çalışmaya başladık. Pek çok Dev–Genç’li İstanbul’da Türkiye İşçi Partisine kaydoldu. Yönetim kuruluna bağlı, Marmara Trakya Komitesi adlı bir kurul oluşturuldu. Bu kurul, Marmara–Trakya bölgesinde, TİP’lilere MDD görüşünü benimsetmeye çalışacaktı. TİP’e üye olan Dev–Genç’li arkadaş, parti çalışmasını benimseyemediklerinden kısa sürede üniversite kantinlerine döndüler.[4]

 

EMEK ve TÜRK SOLU dergisinde olaylı İstanbul Kongresiyle yapılan değerlendirmeler:

SD taraftarı EMEK: “Burjuvazi, TİP’e karşı dışardan saldırıları fayda vermeyince içerden, MDD maskeli ajanlarını harekete geçirmişti.”

Kongre, delegelerin büyük çoğunluğunun katılmasıyla başladı. Fakat parti üyesi olmayan bir güruhun müdahaleleri yüzünden sosyalist bir parti kongresi olmaktan, daha başlangıçta uzaklaştı. Molotof kokteyli, dinamit lokumu, tabanca ve daha birçok zorbalık aleti ile donatılmış bu güruhun müdahaleleri ve zorbalık gösterileri altında ve tam bir faşizan hava içinde devam edip bitti.

Kongre Başkanlığı için yapılan ilk oylamada Sosyalist Devrimciler’in adayı Ali Yaşar 40 oy farkla Kongre Başkanı seçildi. İşte bu sonuç, zorbalıkların başlamasına yol açtı. Kongreyi açan eski il başkanı, başkanlık divanı seçimlerini yenilemeye zorla(n?)dı. Çıkan kavga yatıştıktan sonra, tam bir terör havası içinde faşist sloganlarla yeniden oylamaya gidildi. Kongre, artık parti dışı unsurların, bir anarşist güruhun tasallutu altında cereyan ediyordu. Delegelerin sağlıklı oy kullanmalarına, gerçek kanaatlerini belirtmelerine artık imkan yoktu. Sosyalist Devrimci kongre başkan adayına oy vermek tam bir cesaret meselesi idi. Çünkü bunu yapanların aldığı en hafif karşılık histerik bir «yuh» dalgası oluyordu. Arkasından tehditler, en yakası açılmadık soyundan küfürler geliyordu. Bu tasallut, böyle bir havaya hazır olmayan partilileri şaşırttı, morallerini bozdu. Parti kongresine tasallut eden anarşist güruha, Parti içinden destek olanların bulunması, partili sosyalistlerin hiç anlayamadığı bir şeydi. Bu faşist tasallut altında yenilenen Kongre Başkanlık Divanı seçimini, kesin olarak sosyalist devrimci olan delegeler dışındaki bütün kaypak unsurların oylarını toplayan ve faşist tasallutu Parti içinde tezgahlayanların adayı Gani Gürbüzer kazandı. Bu sefer de 40 oy fark vardı. Bu arada Kongre Başkanlığı’na saldırgan güruhun dışarı çıkarılması yolunda bir önerge verildi. Fakat Başkan, bunlar güvenlik ekibidir, diye isteği reddetti. Oyun böylece açığa çıkıyordu.

Bu zorbalık ortamında Kongrenin sağlıklı bir sonuca varmasını imkansız gören Sosyalist Devrimci partililer toplantıyı peyderpey (ardı ardına) terk ettiler. İç ve dış tasallut güruhunun kongre taktiği şu idi. Ya her türlü aracı kullanarak kongreyi kazanırız, yahut kongre, çıkaracağımız ve sonunun ne olacağı bilinmeyen bir kavgayla sona erer, yapılamaz.

Nitekim, Sosyalist Devrimciler’in ayrılmasından sonra bile, zorbalık ve şiddet uygulamalarına kalkıştılar. Söz isteyen G. Sekreter Behice Boran’ı konuşturmak istemediler. Ancak beş dakika konuşabileceğini söylediler. Boran, orada bulunan G. Başkan’ın müdahalesi ile ve uzun tartışmalardan sonra konuşabildi. Yarım saatlik konuşmasında Boran’ın en az elli kez sözü kesildi, yuhalandı ve en aşağılık cinsinden küfürler edildi kendisine. Genel Sekreter, bütün bunlara aldırmadan, sabırla ve ısrarla konuşmasını bitirdi.

Kongre açıkça gösterdi ki, Parti, şimdiye kadar olanlardan çok daha tehlikeli bir saldırıyla karşı karşıyadır. Burjuvazi, TİP’e karşı dışardan saldırıları fayda vermeyince içerden, MDD maskeli ajanlarını harekete geçirmiş ve aldatılmış genç öğrencileri de desteklerine vermiştir Bununla amaçlanan şudur: Parti ya bunların eline geçerek sosyalist niteliğinden uzaklaşıp bir küçük burjuva anarşist partisi haline gelecek, yada içerden ve dışardan saldırılarla zayıflatılıp çökertilecektir.. Nitekim, İstanbul İl Kongresi’nde bir konuşmacı açıkça “Ya bu kongreyi alırız, yada yıkarız” demiştir. Kongrede kabul edilen karar tasarısı da gerçekten Parti’yi aldıklarında da yıkacaklarının su götürmez belgesidir. Esası, sosyalist hareketi henüz tomurcuk halinde iken bir maceraya sürüklemek ve ezdirmektir İstanbul İl Kongresi, maskeleri kesinkes düşürmüş, tehlikeyi herkesin kolayca anlayacağı kadar yakınlaştırmıştır. Şimdi bütün sosyalistlere, bütün partililere, TİP’in bu duruma erişmesi için olmadık kahırlara katlanmış bütün arkadaşlara ve bütün namuslu insanlara burjuvazinin bu yeni oyunu karşısında el birliği ile savaşmak düşmektedir. Bu tehlike, sosyalistler arasındaki bütün öteki çelişmeleri ikinci plana itmiştir…[5]

 

MDD taraftarı Türk Solu: “Zafer Çığlıkları Atanlar Alınan Sonucu İyice Gözden Geçirmelidir”

Proleter devrimcileri saflarımızdaki çelişmelerin çözümünde kuvveti, ancak bir savunma aracı, demokratik tartışma ve eleştiri ortamının korunmasında bir araç olarak kullanırlar. Kaba kuvvet, oportünizmle mücadelede kitleleri ikna eden bir silah değildir. İstanbul İl Kongresi bunun en son kanıtı olmuştur.

Zafer çığlıkları atanlar, alınan sonucu iyice gözden geçirmelidirler. 313 delege ile başlayan Kongre’de bu büyük zafer (!) ancak 104 delegenin oyu ile sağlanabilmiştir. Geriye bilinçlendirilmesi gereken 170 delege kalmıştır. Evet, bu bir zaferdir, ama bir Pirus zaferi! Uzlaşmaların reddi biçimindeki bu sol sekter görüş kendi içinde de tutarlı olmadığından kısa zamanda sağ pazarlıkçı tutuma dönüşebilirdi. Nitekim öyle oldu. Kongre’ye Aybar–Aren oportünizminin etkisi altında oldukça kalabalık bir delege çoğunluğunun geldiğini gören ilkesiz birlik cephesi, «kongreyi almanın kendileri için önemli olmadığını (!)» unutup proleter devrimcilerine ve Ant dergisi etrafında toplanan Eminönü ilçesine ikişer B. Kongre delegeliği verebileceklerini belirterek Aybar–Aren oportünizmine karşı ortaya çıkan karma listenin desteklenmesini istediler. Proleter devrimciler, sol sekter tutumdan birdenbire geçili veren sağ pazarlıkçı tutum karşısında da aynı kararlı tavrı sürdürdüler.

Birlikte mücadele politikasının reddi ne kadar yanlışsa, Aybar–Aren oportünizminin ekmeğine yağ sürmekse, pazarlıkçı bir tutum da o kadar yanlıştı. Proleter devrimcileri birlikte mücadelenin esasının güç dengesi olmadığını, delege sayıları üzerinde pazarlığa dayanmadığını açıkladılar. Birlikte mücadele politikasının esasının Aybar–Aren oportünizmine karşı aktif ideolojik mücadele ve birlikte çıkarılabilecek en iyi liste olduğunu belirttiler.

Bu kararlı tutum karşısında başından beri birlikte çalışma politikasını reddedip, Aybar–Aren oportünizmine karşı gerçek bir zafer kazanılmasını engelleyenler pazarlığa yanaşmadığı için proleter devrimcileri suçlamaya çalıştılar ve tehditler savurdular. Aybar–Aren oportünizmi Kongre’yi kazanırsa suç proleter devrimcilerinin olacaktı. Zira onlar pazarlığa yanaşmıyordu. Nitekim, bir süre sonra, proleter devrimcilerine yöneltilen tehditler kürsüden de dile getirildi. Mustafa Gürkan yaptığı konuşmada proleter devrimcileri “kendilerini desteklemediği takdirde DEV–GENÇ’in demir yumruğunun beyinlerine ineceğini” söylemekten geri kalmadı… İl Kongresi’nde Aybar–Aren oportünizmine karşı gerçek bir zafer kazanılmış değildir. İdeolojik mücadelenin yetersiz kalışı, Milli Demokratik Devrim Teorisi’ni sözde benimseyenlerin sekter ve zorbaca davranışları, İl Kongresi’nde proletarya ideolojisinin yol gösterici ışığının hakim olmasını engellemiştir. Yeni Yönetim Kurulu’nun çoğunluğu proleter devrimci hareketimizin temsilcileri olmaktan uzak, fakat iyi niyetli kişilerden oluşmuştur. Bu Yönetim Kurulu’na karşı tavrımız dostluk ve eleştiridir. Ortaya konan her doğru eylemi destekleyecek, fakat ideolojik mücadeleyi bir an ihmal etmeyeceğiz.[6]



[1] Zileli, “a.g.e.”, s. 267–269.

[2] Feyizoğlu, Turhan, “Mahir”, s. 168.

[3] Feyizoğlu, “a.g.e.”, s. 168.

[4] Feyizoğlu, “a.g.e.”, s. 169.

[5] Emek, 13 Nisan 1970, sayı 25, sayfa 4.

[6] Türk Solu, 14 Nisan 1970, sayı 126, sayfa 8-9.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: