SÜRGÜN HAYATI

SÜRGÜN HAYATI ( 20 KASIM 1960 )
Roma’dan uğurlandık. Tripoli’de Libya Büyükelçisi Faiz Yörükoğlu, Elçilik Müsteşarı Sadi Caruk ve diğer elçilik erkanı Tripoli Hava Meydanı’nda beni karşıladılar. Çok nazik idiler. Elçi bey akşam yemeği için evine davet etti. 27 Mayıs’ı soruyorlardı. Bu hususta bilgileri çok noksandı. Otelde yerim ayrılmıştı. Sabah kalktığım zaman elçi bey lobide bekliyor, gördüm. Her sabah otelde beni ziyareti sürdürdü. Sayın elçinin bu nazik tutumunu hiç unutamam.
Elçilikte Devlet Müşavirliği görevini yürütüyordum. Fakat gerçekte sürgündük. Libya’nın yerli halkından olan ve elçilikte sekreterlik görevini sürdüren Suphi Bey, bir gün bana sordu:
— Biz elçilikteki memurlar sizi elçi beyden daha üstün bir statüde görüyoruz. Fakat sefirden üstün bir makam olmadığını da biliyoruz ve işin içinden çıkamıyoruz.
Sayın sefir beyin çok nazik ve çok mütevazi tutumu onlarda öyle bir intiba uyandırmış. “Sefir Bey benim amirimdir” dedim ve devam ettim:
— Ben Devlet Müşaviriyim o da Büyükelçi’dir.
Aradan 10 – 15 gün geçti. Bir ev kiraladım. İlk defa da orada kiralık ev eşyası olduğunu gördüm. Türkiye’de böyle bir şey olduğunu bilmiyordum. Buzdolabından mobilyaya, mobilyadan karyolaya varıncaya kadar kiralıktı. Bunların kirası da ev kirası kadar tutuyordu. Ev hazırlıklarını tamamladıktan sonra eşime bildirdim. Onlar da benden 15 gün sonra Tripoli’ye geldiler. Türkiye’nin Roma Askeri Ataşesi bulunan Albay Dündar Seyhan’a telefon ettim. Roma üzerinden Tripoli’ye gelecek olan eşimi ve çocuklarımı Roma havaalanında karşılamasını ve Tripoli’ye uğurlamasını rica ettim Allah razı olsun karşıladı ve Tropoli’ye gönderdi.
Tripoli hava meydanında çocuklarımla karşılaştığım zaman eşimde, çoçuklarımda, bende yıllarca birbirinden ayrı bir ailenin duygusallığı vardı. Eşim Meliha Er elini çantaya atarak; “Al sana Anadolu’yu getirdik” dedi. Bir avuç toprakla bir şişe suyu verdi. Bu su, ayrılırken istediğim su idi.
Benim sürgün hayatıma eşim Meliha çocuklarım Bahadır ve Kürşat da ortak olmuşlardı. Çocuklarımla anlaşmıştık bana Türk arkadaşım diye hitap edeceklerdi. O sürgün hayatımda arkadaşlığın ne demek olduğunu anlamıştım. Paris Büyükelçisi iken Ermeniler tarafından şehit edilen İsmail Erez -o tarihlerde büyükelçi değildi. Dışişleri Bakanlığı görevlisiydi- dış ülkelerdeki elçilikleri dolaşırken Libya’ya da gelmişti, beraberdik. Oğlum Bahadır ve Kürşat yanıma geldiler; “Türk arkadaşım biz bahçede oynayabilir miyiz?” diye izin istediler.
İsmail Erez bana döndü ve sordu:
— Ahmet bey bunlar sizin çocuklarınız değil mi?
Cevap verdim:
— Evet çocuklarım…
Tekrar sordu:
— Neden öyle hitap ettiler?
Cevapladım:
— Buradaki hayatımda arkadaş boşluğu meydana geldi. Onu doldurabilmek için birbirimize böyle hitap etmekte anlaştık.
Erez düşündü, düşündü… Bir süre öylece kaldı.
Bu sürgün hayatında bir çalışma programı hazırladım. Bu programın özeti şuydu:
1. Lisan öğrenmek.
2. Afrika’yı özellikle Kuzey Afrika kuşağını ve bilhassa Libya’yı inceleyip, araştırmak.
3. Amerika ekonomik tarihini incelemek.
4. Kur’an ve Hadis üzerinde çalışmak.
5. Türk İslam Kültür ve Medeniyeti üzerinde araştırma yapmak.
Bizler her ne kadar Devlet Müşaviri görevi ile yurt dışına gönderilmiş isek de gerçekte bize resmi hiçbir hizmet verilmemiştir. Programladığımız bu çalışmaları yapmak için bol zamanımız vardı. Amerika’nın Tripoli’deki Vellüs Hava Üssü’ndeki kütüphanede Amerika’nın ekonomik tarihi ile ilgili eser buldum. Bu kitabı aslen Kıbrıs’lı olan ve o tarihte Libya’da görevli bulunan ekonomist Turgut isminde bir genç arkadaşla gece gündüz çalışarak kısa bir zaman içinde özetlemiştik. Programladığım diğer konular Kur’an Hadis üzerineydi. Sürgün hayatımdaki zamanımın yüzde seksenini belki daha fazlasını bu çalışmalara ayırdım. Bu yoldaki çalışmalarımı Türkiye’ye döndükten sonra da bu güne kadar sürdürdüm. Allah izin ve sağlık verirse ömrümün sonuna kadar da sürdürmek niyetindeyim. O tarihlerde Libya ile Türkiye arasında sosyal, siyasi, ekonomik münasebetler çok zayıftı. Libya Ticaret Odaları Genel Başkanı, Salih Ender isminde Türk asıllı muhterem bir zattı. Kendisine rica ettim:
— Ülkenin iş adamlarıyla ticaret erbabı ve sanayicileriyle bir toplantı yapabilir miyiz?
Bu teklifimi memnuniyetle karşıladı. Ülkenin iş adamlarını Tripoli’ye davet etti ve bize toplantıyı haber verdi. Yanıma elçilik müsteşarı Sadi Çoruh’u da alarak toplantıya gittim. Türklere ve Türkiye’ye karşı yakınlık duyan insanlardı. Birbirimizle tanıştıktan sonra sordum:
— Libya’nın Türkiye ile ticari münasebeti neden zayıftır?
Onlar cevap verdi:
— Bizim isteklerimiz şunlardır: A- Ödemede kolaylık, B- Fiyatta uygunluk, C- Kalitede üstünlük Türkiye bu şartları yerine getirmiyor. Mesela biz Türkiye’ye çekirdeksiz kuru üzüm siparişi verdik. Türkiye’den bize kereste geldi.
— Nasıl olur? dedim.
Bir kasa üzüm getirdiler tahta bir ambalajdı ve çok kötüydü. Onlar da bunu ifade etmek istiyorlardı. O üzümden 1 kilo aldım, eve götürdüm. İthal edilen bu üzümün standartlara uygun olmadığını gördüm. Üstün numaralı üzüm ile düşük numaralı üzümün paçal edilmiş olduğunu gördüm. Bu toplantıda Türkiye’den ne alabileceklerini sordum sınai ve tarım ürünü olmak üzere toplam 20 kalem madde saydılar. Bu isteklerini not aldım ve büyükelçiliğe de intikal ettirdim, Dışişleri Bakanlığı’nı bilgilendirmesini tavsiye ettim. Ben de özel teşebbüs alanında tanıdığım bazı kimselere yazdım ne devletten cevap geldi ne de özel sektörden.
Toplantıdan çıktık elçiliğe gidiyorduk. Müsteşar Sadi Bey bana döndü:
— Siz bu türlü çalışmaları bırakın.
“Neden bırakayım?” dedim, cevapladı:
— Çünkü sizin siyasi bir geleceğiniz var sonra hakkınızda bu çalışmalardan ondalık aldığınızı iddia ederler ve sizi karalamak isterler.
Yeniden sordum:
— Şu anda ben bir ondalık talebinde bulundum mu?
Cevap verdi:
— Hayır bulanmadınız.
Ve ben devam ettim:
— Böyle bir talepte bulunur muyum? Buna ihtimal verir misiniz?
Cevap verdi:
— Katiyyen buna ihtimal vermem, böyle bir talepte bulunmazsınız.
Tekrar sordum:
— Bu türlü bir iftiraya uğrasam lehimde şahitlik eder misiniz?
— Ederim, cevabını verince, devam ettim:
— Benim senin şahitliğine de ihtiyacım yok. Çünkü Allah Azimi Şan her şeyi görüyor ve biliyor.
Bu konuşmadan sonra çok düşündüm. İnsanlar çalıp çırparken korkmuyorlar da Allah rızası için devletine milletine hizmet verirken korkuyorlar ve çekiniyorlar bunu bir türlü anlamak mümkün değil. Bu sürgün hayatımızda bizleri en çok üzen hadise vatan hasretiydi. Resmi bir bayram günü elçilikte bir yemek verilmişti. Elçiliklerin tabaklarında bardaklarında vesair malzemesinde Ay-Yıldız resmedilmiştir. Elimde boş bir bardak üzerinde Ay-Yıldız ayağa kalktım davetlilere hitaben, orada yazdığım şiiri okumaya başladım:
“Elde kadeh
Bade sen
Sen varken içinde
Bir hoş olurum
İçsem de içmesem de
Gene sarhoş olurum.”
Ve bardağın üzerindeki ay yıldızı öptüm. Derhal tercümeler başladı. Yabancı misyon şefleri, Libya’nın devlet adamları tercümeleri aldılar. Alkışlar içinde kendi lisanlarıyla bir daha bir daha diye bağırmaya başladılar. Bu şiiri iki üç defa tekrar ettiğimi hatırlıyorum.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: