T-KDP üyesi Feqi Hüseyin Sağnıç: “Sait Elçi”

T-KDP üyesi Feqi Hüseyin Sağnıç: “Sait Elçi

Sait Elçi ve Sait Kırmızıtoprak (Dr. Şıvan), birkaç makalede anlatılamaz. Gerek çağdaş, tarihimizdeki yerlerini ve oynadıkları rolleri ve gerekse de onlarla olan ilişkilerimi bir makalenin boyutlarına sığdırmam olası değil. Onlar hakkında bugüne kadar çok şey yazılıp çizildi. Kuşkusuz bugünden sonra da yazılıp çizilecek. Ancak uzun ince bir yolu birlikte kat ettiğimiz bu iki arkadaşımla ilgili daha geniş bir yazı planlıyorum. Çağdaş tarihimizin bilinmeyenleri arasında yer alan bu iki insanımızın özelliklerini ve hazin sonlarını, tarihin canlı bir tanığı ve sürecin sorumlularından biri olarak yazacağım. Bu nedenle buradaki makalemde ayrıntılara inmeden, diğer portlerde olduğu gibi Sait Elçitnin de portresinde sadece genel özelliklere değinip geçeceğim.

Sait Elçi Bingöllü’ydü. Zazacayı iyi derecede bilirdi. Kurmancayı sonradan öğrenmişti. Onu da en az Zazaca kadar iyi bilirdi. Elçi bir halk adamıydı. Öğrenim kariyeri yoktu. İlkokul mezunuydu. Bir aydında olması gereken bütün ileri özellikleri üzerinde taşıyordu. Kıvrak zekası ve güçlü iradesiyle altından kalkmadığı sorun yoktu. Kurmancayı sonradan öğrenmesine rağmen, günün ileri derecede kullanan ve yazanlar kadar kullanabiliyor ve yazabiliyordu.

Elçi de “49’lar”dandı. Harbiye hücrelerinde uzun bir dönem kaldı. Toplam 50 kişi tutsak edilmişti. Bu zindanlarda iki kişi tüberküloza yakalandı. Bunlardan biri Sait Elçi’ydi. Azmi ve kararlılığıyla tüberkülozu daha hücrelerdeyken yenmesini becerdi. Ancak Sait Elçi’den daha genç olan diğer arkadaşımız hastalığa yenik düşerek Harbiye hücrelerinde şehit düştü. Geriye 49 kişi kaldığı için onlara “49lar” ismi takıldı. Tanıklar, hücredeyken boğazından akan kana bağırarak “Boşuna beni yorma! Ülkem kurtuluncaya kadar ölmeyeceğim! Ciğerlerim yok olsa da o güne kadar ölmeyeceğim!” dediğini anlatırlar.

Sait Elçi Ziya Şerefhanoğlu’yla birlikte radikal bir parti kurar. Yurtsever bir çizgiyi esas alan bu parti illegaldi. Genel başkanlığını Ziya Şerefhanoğlu yapmıştı.

Bugünlere yanlış aktarılan bir konu da Sait Elçi’nin milliyetçiliğidir. Evet o milliyetçiydi. Ancak anlatıldığı gibi fanatik, genci ve bağnaz bir milliyetçi değildi. Genel hatlarıyla yurtsever, ideolojik-siyasal duruşuyla ilerici, burjuva demokrat biriydi. Günümüzde sıkça kullanılan bir deyimle, liberal demokrat biriydi. Kendisi Marksizmi incelemişti. Kapitalist üretim ilişkilerinin Marksist yorumunu çok iyi biliyordu. Tarihsel ve toplumsal sorunlara yaklaşımında diyalektiği yöntem olarak benimsemesi dikkat çekiciydi. Bu konuda özet olarak şunu söyleyebilirim: O kendi ulusunu ve kendi ülkesini ayaklar altında yoksul, aç, sefil, çaresiz, okumasız, tüm ulusal ve medeni haklarından mahrum bırakıp da başkasının derdine çare arayan günün bazı sosyalistlerinden değildi ve böyle oyunlara da gelmezdi. Kısacası lafzın değil elzemin peşine koşardı o.

Elçi 1965 yılında kurulan Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi’nin kurucusuydu. Partinin ilk toplantısında merhum Faik Bucak genel başkanlığa, Sait Elçi ise genel sekreterliğe getirildi. Ancak Faik Bucak’ın fiili bir infazla katledilmesi sonucu boşalan genel başkanlığa yeni bir atama yapılmadığından T-KDP, genel sekreterlik kurumuyla yönetildi. Parti merkez komitesinin tüm ısrarlarına rağmen Sait Elçi genel başkanlığı kabul etmedi. Faik Bucak’ın yerini kimsenin dolduramayacağını söyleyerek teklifleri geri çevirdi. Merkez komite de Faik Bucak’ın yerine atama yapmadı. Böylece parti, fiilen genel başkanlık sıfatı ve yetkileri giydirilmiş bir genel sekreterlikle yönetildi. Bu durum yaşamı boyunca böyle devam etti.

T-KDP’nin kuruluş sürecine kadar İstanbul’da ikamet etti. Partinin kuruluş süreciyle birlikte, halkıyla ve sorunlarıyla yüz yüze olmak ve partinin iskeletini sağlamlaştırıp tabanı kitleselleştirmek amacıyla Diyarbakır’a geçti ve yaşamının sonuna kadar orada kaldı. Diyarbakır’da da muhasebecilik yaparak yaşamını idame ettiriyordu. Ancak parti çalışmalarının yoğunluğu ve çekilen maddi sıkıntılar yüzünden daha fazla paraya ihtiyaç duyuyordu. Bu nedenle dışardan da iş alarak maddi sorunları aşmaya çalışıyordu.

 

T-KDP ile TİP arasında fiili bir dayanışma vardı. Ünlü ‘Doğu Mitingleri’ni de iki parti birlikte düzenlemişti. Elçi bütün mitinglere katıldı ve bir kısmında da konuşmacı oldu. 1960’lı yılların sonlarına doğru bu dayanışmayı bir yayın organıyla sürdürme kararı alındı. Bunun üzerine merkezi Diyarbakır’da olan bir şirket kuruldu. Şirketin 13 kişilik müteşebbis heyeti vardı. Ben ve Sait Elçi bu heyetin içindeydik. Çalışmalarımızda epey yol almıştık ki, 12 Mart süreci bir silindir gibi üzerimizden geçti ve şirketin faaliyetlerini durdurdu. Süreç içinde şirket tasfiyeye doğru gitti.

1968 yılının ilk ayında T-KDP bir operasyon yedi. Operasyon sonucunda parti genel merkezinin mührüyle oldukça yüklü arşivi ele geçirildi. Aralarında Sait Elçi’nin de bulunduğu 12 kişi yakalanarak sorgulandı. Aranan bir kişi Türkiyeli olmadığı için ele geçirilemedi ve dosyası tefrik edildi. Sorguları Diyarbakır’da tamamlanan 12 kişi güvenlik gerekçesiyle Antalya’ya götürüldü. Mahkeme Antalya’da açıldı. Sonradan 4 kişinin daha dosyası ana davayla birleştirilerek davadaki sanık sayısı 16’ya çıkarıldı. Bu mahkemede yapılan savunmalar dönemin bilgi birikimi açısından dikkat çekicidir. Sait Elçi’nin, duruşmalardaki katı ve tavizsiz tavrıyla adeta mahkeme heyetini yargılaması, dönemin geleceğe miras bırakılan siyasal savunmaların ilk nüvesiydi. Burada, partinin diğer merkez yönetim kurul üyelerinin iyi savunma yapmadıkları anlamı çıkarılmamalıdır. Diğerleri de büyük oranda kendilerini değil davalarını savunmuşlardır.

Ülkemizin güney topraklarında ölen Sait Elçi’nin kısa ama dopdolu bir yaşam öyküsü vardır. Kısacık ömrüne çok şey sığdırmayı becermişti. Sonraki kuşaklara örgütlülüğü, siyasal radikalizmi ve döne döne vuruşarak şehit düşmeyi öğretti. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

“Sait Kırmızıtoprak”

Daha çok “Doktor Şıvan” adıyla tanınan Sait Kırmızıtoprak tıp doktoruydu. Aslen Dersimliydi. Daha öğrencilik yıllarında 49’lar olayına adı karışmış ve o da Harbiye hücrelerinden nasibini almıştı. Öğrencilik yıllarında yurtsever bir kimliğe sahip olmasına rağmen, diğer üniversite öğrencileri gibi Türkiye’de gerçekleştirilecek bir sosyalist devrimle Kürt sorununun çözüleceğine inanmıştı. Fransızca’yı kısmen biliyordu. Arkadaşlarının öneri ve tavsiyeleri üzerine Marksist klasikleri aslından okumaya başlamıştı. Bu şekilde hem klasikleri aslına en yakın biçimde öğrenmeye başlamış, hem de Fransızca’sını iyice geliştirmişti.

Bu süreç Sait Kırmızıtoprak için dönüşüm süreciydi. Ulusal sorun ve sömürgeler sorununu iyice bilince çıkarmıştı. Sömürge toplumlardaki baş çelişki esprisini yakalamış ve bu çelişkinin çözümü gerçekleşmeden toplumsal devrimlerin önünün açılamayacağının farkına varmıştı. Farkına vardığı bir başka gerçek ise, Kürtlerin, Ortadoğu’da hapsedildikleri siyasal sınırlar içindeki devrimlerin toplumsal dinamizmini oluşturdukları ve sömürgeci burjuvazinin sömürgesinden elde ettiği tatlı kar üzerinde palazlandığıydı. Siyasal gericilik de esas olarak buradan besleniyordu. Ortadoğu devrimlerinin anahtarı burada gizlenmişti. Ulusların kaderlerini tayin hakkı, bağımsız bir ülke ve özgür bir toplumda ifadesini bulmalıydı. Her Marksistin ilk ve temel görevlerinden biri, devrimlerin önünü tıkayan sömürge statüsünü parçalamak ve buna uygun politikalar üretmekti.

60’lı yılların sosyalist dergilerinden “Yön”de sık sık yazıları çıkıyordu. Olgunlaşma sürecinin tarihsel belgeleri niteliğinde olan bu yazılar dikkatimi çekmişti. Hemen her yazısını okurdum. Makaleleri “Yön”deki diğer yazarlarınkinden farklıydı. Dikkatli her okur bu farkı hemen yakalayabiliyordu. Aynı yıllarda Diyarbakır’da tesadüfen karşılaştık. Gıyaben birbirimizi tanıyorduk. Şahsen tanışmak her ikimizi de sevindirmişti. 0 tarihten sonra dostluğumuz giderek pekişti. Şehadetine kadar ilişkimiz hiç kesilmedi.

Kırmızıtoprak’ın Faik Bucak’ın genel başkanlığını yaptığı T-KDP’nin üyesi olduğu iddia ediliyor. Gerçekte o bu partinin üyesi değildi. Partinin üyesi olması yönünde kendisine epey baskı da yapmıştım. Kırmızıtoprak partilere inanmıyordu. Ona göre partiden önce, vurucu gücü olan bir örgütlülüğün yakalanması gerekiyordu. Savaş örgütü kurmadan soruna çözüm getirmeyi düşünmenin hayal olduğuna inanıyordu. Che Guevara tipi bir mücadele biçiminden yanaydı. Ve zaten hiçbir zaman Che’ye olan sempatisini de gizlemiyordu. Siyasal bir partinin öncülüğünde mücadeleyi sürdürmek yada gerilla müfrezeleri halinde örgütlenerek mücadele etmek konusunda ayrı düşünüyorduk.

T-KDP yargılamalarının Antalya’ya alınmasıyla birlikte, tutsakları sık sık ziyaret eder ve hemen tüm duruşmalara dinleyici olarak katılırdı. Duruşmalar esnasında ya Antalya’da birkaç gün birlikte kalırdık yada Isparta’daki evlerine geçer orada birkaç gün kalır, siyasal sorunlarımızı ve bu sorunların pratik çözümleri üzerinde tartışırdık. Bu görüşmelerin birinde, Güney’e karma bir teknik heyetin gönderilmesini, bu heyetin bir yandan Güney’deki mücadeleye katkı sunmasını, öte yandan da Kuzey’dekilerin üssü olabilecek bir merkez oluşturulması için çaba sarf etmesi gerektiğini kararlaştırmıştık. Bu kararımızı öneri bazında arkadaşlara götürüp karara dönüştürdük. Önceleri 20 kişiden oluşturulan teknik heyet, pratik nedenlerden ötürü daha sonra 6 kişiye indirildi. Doktor Şıvan’ın da içinde bulunduğu bu heyet, 7 Ekim 1969 günü Güney’deki kurtarılmış bölgeye Şırnak üzerinden geçerek ulaştı ve hemen temaslarına başladı.

Heyet Güney’e gittikten yaklaşık 5 ay sonra, yani 11 Mart 1970 günü Barzani ile Irak devleti arasında bir anlaşmayla ateşkes ilan edildi ve barış sürecine girildi. Doktor Şıvan’a göre artık orada yapacakları fazlaca bir şey kalmamıştı. Tüm güçlerini kuzey parçasında yoğunlaştırmalıydılar. Şıvan burada kaldığı süre içinde, halkla ve mücadelenin sıcak nefesiyle bire bir yüz yüze gelmişti. Düşüncelerini yaşamla buluşturmayı başarmıştı. Ortadoğu’daki dengeler ve Kürt halkının toplumsal gerçekliği onu bir parti kurmaya itti. Ben, bir parti varken ikinci bir partinin kurulmasına karşıydım. Bana göre mevcut partimizi dönüştürmek mümkündü İkinci bir parti kurulacağına bu partinin daha doğru bir çizgiye çekilmesi gerekiyordu. Parti kurma fikrine şiddetle karşı çıkmama rağmen, Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi isimli partiyi kurmasını engelleyemedim. Bunun partisi Türkiye Kürdistan Demokrat Partisine benzemiyordu. Gerek tüzük, gerek program bakımından oldukça farklı bir partiydi. Parti, bütün iskeletini ve ünitelerini bir gerilla savaşına göre biçimlendirmişti.

Daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi Doktor Şıvan’ın ve Sait Elçi’nin öldürülmelerine giden uzun ince yolu ayrı bir incelemede ele alacağımdan, burada sürecin bundan sonraki bölümlerine girmek istemiyorum.

Şıvan oldukça yetenekli biriydi. Güney’e gittiğinde hemen hiç Kürtçe bilmiyordu. Güney’de kaldığı 18 ay içinde Kürtçe’yi ileri derecede öğrenmekle kalmadı, Kürt dili üzerine bir kitap bile yazdı. Yine bu süre içinde birkaçı Kürtçe olmak üzere toplam 8 eser tamamladı. I-KDP Şıvan’a bir malikane tahsis etmişti. Geniş bahçeleri olan bu malikanede her çeşit sebze yetiştirmekle yetinmiyor, arkadaşlarına bahçecilik ve sebze yetiştiriciliği üzerine dersler de veriyordu. Günün önemli bir bölümünü de doktorluk yapmakla geçiriyordu. I-KDP’nin üst düzey yetkililerinden sıradan halka kadar herkesin en gözde doktoruydu. Şıvan Güney’de kısa zamanda genişçe bir çevre edinmiş ve Kuzey’den Güney’e geçen insanlarımızın da çekim merkezi haline gelmişti. Siyasal faaliyetlerini de bu insanlarla yürütüyordu. Belli bir program çerçevesinde her gün siyasal teorik dersler ile askeri eğitim derslerini de aynı malikanede veriyordu. 18 ay gibi kısa bir zaman dilimine bunca şeyi yerleştirebilen Şıvan’ın uyumaya ve dinlenmeye fırsat bulup bulmadığı merak konusuydu.

“Devrimler en iyi evlatlarının başlarını yer” derler. Doğrudur. Kürt devrimi Sait Elçi gibi, Sait Kırmızıtoprak’ın da başını yedi. Ulusal mücadelemizin programatik hedefini toplumsal kurtuluşla taçlandırmak isteyen Doktor Şıvan’ın anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Yorum Yap »

You must be logged in to post a comment.

error: Content is protected !!