TAŞRA MEMURİYETİNDEN KESİTLER

TAŞRA MEMURİYETİNDEN KESİTLER
BİR eski tahta masa, üstünde yırtılmaya yüz tutmuş sümen içinde kırmızı ve siyah mürekkeplerin bulunduğu iki gözlü hokka.
Burası iki şefi, iki memuru ve iki tahsildarı bulunan, kapısında “Tahsilat ve Tahakkuk Şefliği” tabelası asılı bir odaydı. Oda da saçları dökülmüş, tel çerçeve gözlüklü, emeklilik günlerini bekleyen bir grup memur çalışıyordu.
Biraz heyecan, biraz sevinç duygusu içinde memuriyete alışmaya çalışıyordum.
Ömrünün otuz beş yılını bu masaya bağlayarak terfi günlerini bekleyen, sabırlı, çalışkan ve o nispetle devletini düşünen bir babanın yerine geçeceğim hiç aklıma gelmezdi. Rüyamda görsem inanmazdım.
Ama nasip kapısı aralanınca nerede ve nasıl olunacağı ortaya çıkıveriyordu. Dolayısıyla umduğumuzu değil, bulduğumuzu sevmeye çalışıyor, giderek durumu kabulleniyorduk.
……….
Ankara’da değişik bakanlıklarda uzun yıllar sürecek olan, maceralı memuriyet hayatım Afyon’un Bolvadin ilçesinde bu şartlarda başlamıştı.
Düşüncelerim ve beklentilerim ilçenin sınırlarını aşıyordu. Büyük kentlerde, kitap ve yazarlar dünyasına girmek istiyordum.
Önce bu dar odaya sıkışmış emekliliklerini bekleyen beş eski personeli tahlil etmeye çalıştığımı hatırlıyorum.
Kimdir bunlar? ne iş yaparlar? isimlerinin altında bir unvan taşıyorlar. Şef ne yapar, sorumluluğu nedir? Hareketlerini, insanlarla olan ilişkilerini gözledim günlerce.
Kendilerini daha önceki kişiliklerini kısmen tanımama rağmen, bu ortamda farklı bir tip sergiledikleri belliydi. Hepsi de ayrı bir karaktere ve ruh yapısına sahipti. Kuşkucu, dikkatli, görevine sadık tipler kadar gününü gün etmek isteyenler de vardı. Sanki özelikle seçilerek bu odaya konmuşlardı. Çok sesli bir koroyu andırıyorlardı.
Her konuşmanın arkasından bir yorum, bir istihza, bir espri geliyordu. Konuşurken seçtikleri kelimelere dikkat ediyordum. Mahalli dilin kapsamına giren ilginç sözler ve ifadeleri kullanıyorlardı. Bunların birisi istisna oluşturuyordu. Tam bir Osmanlı tavrı sergiliyordu. İnsanlara hitabı diğerlerinden çok farklıydı. Eski kültürümüzün inceliklerini taşıyor, Necip Fazıl hayranı, Büyük Doğu dergisini oku-yordu.
Kültürüne ve orijinal fikirlerine benim dışımda ilgi gösteren yoktu. Zaman zaman ortaya attığı fikirleri belli ki nezaketen dinliyorlardı. Çalışmaları bir alemdi; bir yığın vergi mükellefine ait mektuplar, formlar, yazılıp, elden ele dolaştırılıyor, imzalar, paraflar ve resmi yazı rutininde bir bir yerini alıyordu. Sonra vergi mükelleflerinin elinde vez-neye kadar gidiyordu.
Memuriyette ilk hayal kırıklığım devlet dairelerinde basılı evrakların çokluğundan olmuştu.
Yıllar sonra Ankara’da, Devlet Malzeme Ofisi’nin himayesinde yapılan ve kurum temsilcilerinin katıldığı bir toplantıda karşılaştığım manzara gerçekten hazindi. Devlet kurumlarında kullanılan basılı evraklar önümüze konulmuştu. Bunların yüzlerce türü vardı. Ne kadar üzülmüştüm.
Oysa, aynı şeyleri ifade için bir basılı evrak dörtte bire indirilebilirdi. Böylece kayıt israfı bir ölçüde giderilmiş olurdu. Nerede o sorumlu bürokrasi? Ne yaparsanız yapın, ülkede zaman ve kağıt israfını önlemek kolay görünmüyor.
Konudan oldukça uzaklaştık… Sabah mesaisinin başlamasıyla birlikte önce çaylar içilir, arkasından mahalli havadisler bir bir ortaya konurdu. Kim vergi kaçırıyor? Kim ne almış? Kim evlenmiş? Belediye bu kötü yolları ne zaman düzeltecek? Ve başka sorular arka arkaya gelirdi. Bütün bunları dedektif gibi araştıran, bulan, yorum yapan bir memur vardı ki, sohbetin ilk kapısını açar, keyifle gördüklerini, işittiklerini bir dedikodu üslubu içinde anlatırdı. Artık sorular başlardı, yarı ciddi, yarı alaycı. O bunlara aldırış etmeden heyecanla cevap verir ve kendi sahasına giren konu olduğu zaman da “Hemen zabıt tutup dosyaya koydum” diye şefine mesaj verirdi.
Bunca deneyim sonrası geriye dönüp ilk taşra memuriyetime baktığım zaman bana çok garip geliyor. Orada her şey bir başkaydı. İnsan ilişkileri ve resmiyet.
Hiç unutamam; bir gün il defterdarı ilçeye gelecek ve malmüdürünü ziyaret edip bir anlamda denetleyecekti. Telaşlı bir hazırlık başladı. Öğle yemeği için fırında pişi-rilmek üzere et alındı, taze kaymak tabakları bir köşede saklandı. Bu, amire öğle yemeğinden çok ziyafet anlamı taşıyordu. Bu arada bana bir eski memurun söyledikleri şuydu: “Defterdara kendini göster, gerilerde durma. Bu senin ilk memuriyetin. İleride çok faydası olur” Gülüp geçtim. Orada ne kalmak niyetindeydim, ne de kendimi defterdara ispatlamak. Sadece olup bitenleri gözlüyordum.
Hâlâ düşünürüm; onlar da şimdi yaşadığımız sıkıntıların yüzde birini yaşadılar mı acaba?
Yıllar sonra görüyorum ki ortada ne o tarihi hükümet binası var, ne de o eski memurlar. Bina günün şartlarına göre yenilenmiş memurların ise hepsi rahmetlik olmuş.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: