TİP Genel Merkez Baskınıyla İlgili Dönemin Türk Solunun Önde Gelen Liderleri ve İsimleri Konuşuyor

 

TİP’in en uzun süreli genel başkanı Mehmet Ali Aybar:

“Kışkırtıcı ajanlar, devrimci harekete girmişler, sıkı devrimci rolündeydiler”

* Solcu gençler arasında TİP’in burjuva muhalefeti yapan bir parti olduğu, Parlakmenterist bir teşekkül olduğu, hakiki bir sosyalist bir parti olmadığı fikri yaygınlaşmaya başladı ve karşımıza solcu gençler TİP’e karşı duruma geldiler. Ve kısa bir zaman içinde bu tabi parti içindeki gençleri de etkiledi.

* Parti giderek parti olmaktan çıkıyordu. Aren–Boran’cı gençler kimi il merkezlerini işgal ediyordu. Dev–Genç’liler, MDD’ciler, Aydınlıkçılar ve daha nice keskin devrimciler ortalığı tozu dumana katıyorlardı.

* Söylemeye bile gerek yok ki, kurtuluşu şiddet eylemlerinde arayan gençlerin sahnelenen bu oyundan haberleri yoktu. Kışkırtıcı ajanlar, devrimci harekete girmişler, sıkı devrimci rolündeydiler. (1)

 

TİP’in son Genel Başkanı Behice Boran:

“Baskınlar Mihri Belli’nin başını çektiği gençlik grubunu aşmıştı.”

Genel başkan olabileceğim fikri, kanımca bu sekreterliğim döneminde kendiliğinden oluştu parti içinde. Dördüncü Büyük Kongre’ye hazırlık olarak yerel kongreleri yaptırmaya başladık. Bu kongreyi kazanırsak, Aybar ve MDD’cilere karşı ideolojik mücadeleyi de kazanmış olacaktık, görüş ayrılıkları, anlaşmazlıklar süreci noktalanacaktı; bitecekti. Malatya kongresinden sonra parti içinde beliren MDD’ci grubun haysiyet divanınca partiden ihraç edildiğini söylemiştim. 1960’ların sonlarında bu akım üniversite öğrencileri arasında yayılmış ve partinin içine de yansımıştı. Yerel kongrelerde karşımıza şunlar çıkıyordu:

Milli Demokratik Devrimciliğin altında da “işçi sınıfı öncülüğü”ne itiraz yatıyordu. Bu akımın başını çeken Mihri Belli ve yandaşlarına göre Türkiye’de hakim üretim ilişkileri kapitalist değil feodaldi; aynı zamanda yarı sömürgeydi. Bu nedenle devrim anti–kapitalist, anti–emperyalist değil, anti–feodal, anti–emperyalist olacaktı. Öncülüğünde işçi sınıfı değil ara tabakalar yapacaktı. Böylece Mihri Belli, benzer görüşleri savunan ve tarihsel olarak da ara tabakaların ve ordu kadrolarının devrimci işlev gördüklerini ileri süren aydınlar çevresine, giderek ordu kadrolarına yaklaştı. 1970’lerin başında birçokları gibi artık o ve arkadaşları da ordunun devrimci darbe yapmasını her an bekler oldular.

Bir yandan genel sekreterliğin olağan politik görevlerini yerine getirir, EMEK Dergisine de on beş günde bir yazı yetiştirmeye çalışırken, öte yandan da yerel kongrelere gidiyordum, bir baştan bir başa. Hepsine yetişmem mümkün değildi. Durumun kritik göründüğü yerlere, önemli il ve ilçelere gidiyordum. Kongrelerde muhalefet olarak karşıma hep MDD’ciler çıkıyordu, Aybar yanlıları hiç görünmüyordu, ya yoktular yada varlardı da sesleri çıkmıyordu, bilemiyorum. İl yönetimi Aybar yanlısı olan İstanbul’da bile Aybar muhalefeti kongrede yoktu. MDD’ci gençlik ise, daha il yönetimi salonu açıp düzenlemeye gelmeden oradaydı.

Yerel kongrelerin önemli bir bölümü zor koşullar altında yapıldı. İçeride, salonda sert tartışmalar oluyor, olaylar çıkıyordu. Dışarıda da yığılmışlar, kongreyi engellemeye hazır bekliyorlardı. Biz de otobüslerle partili gençleri götürüyorduk kritik kongrelere. Onlara verilen görev sataşmalara, tahriklere kesinkes tepki göstermemek, olay çıkmasına meydan vermemek, yalnızca kongreyi basma girişimi olursa, onu önlemekti. Gençler, şaşılacak bir soğukkanlılık ve sükunetle bu direktifi yerine getiriyorlardı. İzmir merkez ilçe ve il, Ankara ve İstanbul il kongreleri özellikle olaylı geçti. Bu arada parti merkezi basıldı. İki daktilo, bir hesap makinesi alınıp götürüldü. Baskınlardın maksat TİP’i kongrelerini yapamayan çökmüş bir parti durumuna düşürmekti. Baskınlar, Mihri Belli’nin başını çektiği gençlik grubunu aşmıştı. Sol gençlikten başkaları da katılıyordu. Bu gençlerin ardında başka etkenler de vardı. Kanımca gerek bize saldıranlar, gerekse silahlı eyleme geçen gençlik genel bir beklenti haline gelmiş olan askersel devrimin gerçekleşmesine hizmet ettiklerine inandırılmışlardı. Bu sözde devrime karşı olan TİP, ayağa batan bir diken gibiydi. Tasfiyesi hiç de fena olmazdı. Solu sola kırdırma iktidar ve polis için de çok geçerli bir yöntemdi.

Partiye cepheden böylesine saldıran MDD’cileri kolaylıkla haysiyet divanına verip partiden ihraç edebilirdik. Normal koşullarda, parti disiplininin ciddi ihlali halinde böyle yapılırdı. Ama parti üçe bölünmüş bir tablo sergilerken böyle bir işleme başvurmak sorunu çözmezdi. Kongrelerde yüz yüze ideolojik mücadele vererek, delegelikleri kazanarak ve nihayet 4. Büyük Kongrede de onları ve Aybar’ı ideolojik yenilgiye uğratarak partiyi toplayabilir, rayına oturtabilirdik. Öyle yaptık, sonuç da öyle oldu. (2)

 

TİP Yöneticilerinden NİHAT SARGIN:

“Ankara İl Kongresi ve Genel Merkezin Basılması”

12 Eylül cumartesi günü GYK toplantısı başlıyordu. Pazar sabahını Ankara İl Kongresi’ne ayırmıştık. Öğleden sonra GYK toplantısı devam edecekti. Ankara Kongresi’nin bir takım kötü sürprizler taşıdığını tahmin ediyorduk. Ancak artık yerel kongrelerin kesin olarak bitirilmesini istediğimiz Eylül sonuna kadar fazla Cumartesi–Pazar da kalmamıştı. Diğer yandan, bir iki ilçe dışında yitirdikleri ilçe kongreleri göz önüne alındığında MDD’cilerin Ankara Kongresi’ni almaları olanaksızdı, herhalde son kozlarını oynamak isteyeceklerdi. Bu yüzden diğer illerden takviye istemiştik. GYK üyeleri de, çoğu zaten aynı zamandan yerel yönetici olduğu için takviye üyelerle birlikte nasıl olsa Ankara’ya geleceklerdi. Onlara ikinci bir gelip–gitme olmaması için her iki toplantının alnı günlerde yapılmasını kararlaştırmıştık.

Rapor üzerine görüşmeler yapıldı ve ertesi gün öğleden sonra toplanmak üzere GYK toplantısının ilk oturumu sona erdi.

Ertesi sabah hepimiz GYK üyelerinin çoğunluğu da içinde Ankara İl Kongresi’nin yapılacağı Dışkapı’daki salonun önündeydik. Salonun ön ve arka olmak üzere iki giriş kapısı vardı. Her iki taraf da arkadaşlarca tutulmuştu. Delegeler de birer ikişer salonda yerlerini almaya başlamışlardı. MDD’ciler delege ve arkadaşları olarak caddenin karşı kaldırımında toplanmaktaydılar.

Ben bir ara, kapıdan kaldırıma çıkacak oldum. Hem durumu yerinde görmek istiyordum, hem de daha önce Çayan grubuyla geçirdiğim deneyimle çok küçücük de olsa olumlu bir olasılık mevcut olabilir mi, diye içimden geçiriyordum. Büyük aptallık. Hem de daha ilk etapta, İzmir kongresi öncesinde çocuklara, karşımızdaki büyük burjuvazidir, diye ısrar ettikten sonra…

Hesaba kitaba gelmeyerek küçücük bir kıvılcım bile yüreğimizi ısıtabiliyor. Ne demeli bilmem ki… İflah olmaz romantikleriz herhalde.

Kaldırımda daha birkaç adım atmamıştım ki, arkamda “ne zamandır bugünü bekliyordum” diyen bir erkek sesi ve sağ köprücük kemiğimde dayanılmaz bir acı, döndüğüm anda sol gözümün üstünde patlayan bir yumruk ve sendeleyip düşmek üzereyken görebildiğim bir parka ve postallar. Koşup yetiştiler ve beni hemen içeri aldılar.

Bu kavgaya başlamanın işareti oldu. karşıdakiler kapıya yüklendiler, arka taraftan da ellerinde zincirlerle gelmişlerdi. Salona çıkan merdivene erişemediler. Ama o kıyasıya dövüşte yüzü tanınamayacak kadar şişmiş Y. Cerit’i bir hafta sonra evinde ziyaretimde, hala yataktan kalkamayacak durumdaydı. Onun gibi birkaç genç daha.

İşaretleşmişler gibi birden yok oldular. Kongre başladı. Beni kongre başkanı seçtiler. Ertesi gün gazetelerde gözüm mosmor, dayak yiyen Kongre Başkanı diye fotoğraflarım çıktı.”

MDD’ciler için birden yok oldular demiştim ya. Kongre henüz bitmişti, haber geldi. Meğer gerçekten de aralarında anlaşarak vasıtalara atladıkları gibi genel merkezi basmaya gitmişler.

Biz ulaşıncaya kadar çoktan her şey olup bitmişti.

Başkan rahatsız, dediler. Hemen yanına gittim. O koca adam, her haliyle maddeten ve manen çökmüş, titriyor; dokunsan ağlayacak durumda.

Ağzından çıkan tek cümleydi. Beni esir aldılar. Arka arkaya bunu tekrarlıyordu.

Daha önceleri Yıldız’ın, kendisinin arzusuna karşın, genel başkanımız olarak onlara doğrudan karşılaşmasını istememiş, her seferinde bir takım nedenler ileri sürmüştük. O ise onlara ancak onların anlayabileceği dilden konuşmak gerekir; siz bunu yeterince yapamıyorsunuz, diyordu. G. Merkez için ayrı önlemler söz konusu olduğunda ise direniyor, merak etmeyin, gelirlerse görecekleri de var diye gülümsüyordu.

Baskın dolayısıyla öğrendik. Nereden bulmuşsa bulmuş, bir tabanca edinmiş Yıldız. Bize dokundurduğu da, güvencesi de buymuş meğer. Güruh merdivenlere dolup kapıya yüklendiğinde başkanlık odasının yanındaki öbür kapıdan çıkmış, dağılmalarını ihtar etmiş, dağılmadıklarını görünce de tabancayı çekmiş, önce biraz geriye doğru kaçacak gibi olmuşlar; sonra yeniden hücuma kalkınca tabancasını ateşlemek istemiş, fakat tabanca tutukluk yapmış.

Tabancasını almışlar, onu da ayrı bir odaya kapatmışlar. Genel merkezde bulunan birkaç arkadaşı, toplantı için G. Merkez’e doğru gelen Aren’i tartaklamışlar, G. Merkez’deki Parti demirbaşlarını da önceden getirdikleri bir çuvala koyup gitmişler.

Benim bildiğim Şaban Yıldız ateşli veya ateşsiz olsun, silahlarla haşır neşir olan, en azından avcılık filan yapmış bir kimse değildi. Daha önce bir tabancası olduğunu da sanmıyorum. Bu yüzden tutukluğunu önleyecek durumda da değildi. Bereket ki, tutukluk yapmış, ya yapmasaydı. Olacakları düşünmek bile istemiyorduk. Kendisini tecelli ettik ve yavaş yavaş, adım adım anlatmaya çalıştık ki, karşımızdakilerle böyle savaşamayız, hiç değilse şimdilik.

Nitekim iki gün sonra bir gazetede Turan Güneş, F. Baykurt, Mümtaz Soysal, D. Avcıoğlu vb.nin beyanları çıktı; “saldırının arkasında Hükümetin olduğunu” belirtmekteydiler.

GYK olarak yeniden toplanmamız akşam saatlerine sarktı. Sıcağı sıcağına saldırıyı kınayan bir bildiri yayınladık. Olup biteni ayrıntılarıyla veren bildiriyi aynen alacağım:

“Partimizin bugün yapılmakta olan Ankara İl Kongresi iğrenç bir saldırıya uğramıştır. Saldırganlar kendilerine “Milli Demokratik Devrim”ci sıfatı takan gruptandırlar. Bunlar, Kongre’yi dağıtma görevlerini başaramayınca büyük bir hınca kapılmışlar ve o anda ancak 3–4 kişinin bulunduğu Genel Merkez’i basarak, oradaki arkadaşlarımıza saldırmışlardır. Binayı tahrip etmiş, arkadaşlarımızı yaralamış, teksir makinesi ve 5 daktilo makinesi ile telefon cihazlarını alıp götürmüşlerdir.

Bu saldırı ve gasp olayı karşısında devrimci kamuoyuna duyuruyoruz ki, Türkiye İşçi Partisi kurulduğu günden bu yana egemen sınıfların sayısız tertip ve saldırılarını göğüslemiş ve devrimci mücadelesini gittikçe sürdürmesini bilmiştir. Ancak bu saldırının en ibret verici yanı, bunun, kendilerine devrimci yaftası takan kişiler tarafından yapılmış olmasıdır. Bu anarşist ve terörist küçük burjuva hareketi, başlangıçtan bu güne dek Parti’yi yıkma, devrimci safları bölme görevini yüklenmiş ve yürütmüştür. Başlangıçta sinsice ve teorik kılıflar altında yürütülen bu bozguncu çaba, artık bir süreden beri açık saldırı ve çapulculuk olaylarına dönüşmüştür. Bu son olay, Türkiye’de 9 yıldan beri emekçi sınıfların biricik umudu ve mücadele örgütü olan partimizin kişiliğine, varlığına karşı girişilmiş bir harekettir. Böylece devrimci yafta takılan “milli burjuvazi” dostlarının gerçek yüzleri ortaya çıkmış, Türkiye’nin nasyonal sosyalistleri yerlerini almışlardır.

Bundan böyle sosyalist devrimci safları, kendisine musallat olmuş bu bozgunculardan, faşistlerden kurtarmak için daha açık ve kesin mücadele verilecektir. Ve sosyalist hareketimiz, küçük burjuva anarşizminin, nasyonal sosyalizm yamaklarının tasallutlarından mutlaka kurtarılacaktır.”

Bugün, olayın üzerinde 30 yıl geçtikten sonra, serinkanlılıkla yeniden değerlendirdiğimde vardığım sonuç, bildiride yazılandan daha farklı değil. Bu olay, kim, hangi maksatla yapmış olursa olsun, nesnel olarak faşizmdir ve çapulculuktur.

Herhalde artık TİP’i ele geçiremeyeceklerini de, yıkamayacaklarını da anlamış olmalıydılar. Yeni bir örgüt hayali kurmaya başladılar. Ancak iş biraz ciddileşince yıkma konusunda birlik olanların sıra yapmaya gelince birbirlerinden ne kadar uzakta oldukları ortaya çıktı. Kongre günümüze denk getirdikleri toplantılarıyla ilgili olarak belki son bir kez onlara gene değinebilirim.(3)

 

TİP Yöneticilerinden Prof. Dr. Sadun Aren:

“Partiyi Basıp Tahrip Ettiler.”

MDD’cilerin TİP’e karşı olan tavırları hakkında bir fikir verebilmek için benimde içinde tanığı olduğum Genel Merkezin basılması olayına kısaca değinmek istiyorum. Bu olay şöyle cereyan etmiştir; 13 Eylül 1970 günü Altındağ semtinde bir salonda yapılmakta olan Ankara il kongresine bir grup MDD’ci girmek istemiş, fakat genel merkezin daha önce aldığı kongrelere dinleyici alınmaması yolundaki kararın gereği olarak içeri alınmamışlardı. Bazı zorlamalar yaptıktan sonra içeri giremeyeceklerini anlayan grup, oradan ayrılarak Kızılay semtinde olan genel merkezi basmaya gitmişlerdir. O sırada genel merkezde bulunan genel başkan Şaban Yıldız gelenleri tabanca tehdidiyle içeri sokmamıştır. Saldırganlar kapı önünde ne yapacaklarını düşünürlerken –olan bitenden habersiz olarak ben genel merkeze gelmiştim. Beni gören grup kollarıma girip beni siper ederek genel merkeze girmişler, Yıldız’la beni bir odaya koyduktan sonra, orada bulunan Savaş Al ve Attila Aşut’u insafsız bir biçimde dövmüşler ve bir süre sonra da orada bulabildikleri daktilo, hesap makinesi ve telefon cihazları gibi partiye ait eşyaları alarak gitmişlerdir. Partiyi basıp tahrip etmişlerdir. Bir saat kadar süren bu olaya polis hiçbir müdahalede bulunmamıştır.(4)

TİP’li aydınlardan Hamdi Konur:

“Üç kitap okuyan genç çıkıyor”

Üç kitap okuyan genç çıkıyor, iki kitap okuyanın yanında çok daha fazla laf ediyor. Dört kitap okuyan genç geldi mi bütün hepsini inkar ediyor ve bir küçük burjuva menşei de var. Literatür yayınlandıkça bir taraftan Mao’nun kitaplarının etkisi, bir taraftan Lenin’in kitaplarının etkisi, bir taraftan da Lenin’den evvelki sosyalist mücadele metotları gençler arasında tartışma konusu oluyor. Ve bu akımlarda bir yerde çözümlenemeyince, kaba kuvvet gösterisine kadar gidiyor. Ve ben bundan eğitim görevini yapmadığı için partiyi sorumlu tutuyorum.(5)

 

TİP’li Aydınlardan Fethi Naci;

“Gençler küfretmeyi öğrendi”

Lenin’in eserlerinin çevrilmesi bazı kesimlerdeki delikanlılara bir takım bilgiler öğrenmekten çok, Leninvari küfretmeyi öğretti. Oportünist, emperyalizm ajanı gibi… Bu kelimeler sosyalist hareketin içinde olan kimselere karşı da rahat rahat kullanılır hale geldi.(6)

 

TÖS Genel Başkanı Fakir Baykurt:

“İnanamıyorum”

İnanmıyorum. Çünkü bu ayrılıklar genel olarak teorik planda kendini gösteriyor. Teorik uzlaşmazlıklar daha anlaşılır bir deyimle görüş ve düşünce ayrılıklarıdır. Şiddetle görüşler ve düşünceler değiştirilemez ve yok edilemezler.(7)

 

CHP Genel Sekreter Yardımcısı Prof. Dr. Turan Güneş:

“Devrim kafa göz yarmak değildir”

Hayır. Bu kabil şiddet hareketlerinin genellikle sol akımların hitap ettiği halk kitlelerince iyi karşılanmadığı kanısındayım. Ayrıca iktidarın karşılıklı olarak izlediği vatandaşları birbirine vurdurma politikası sorunu olarak komandolar gibi örgütlerin sola musallat olması yetmiyormuş gibi, solcuların da birbirini vuran komandolar yetiştirmesi yeni belalar başa almaktan başka bir netice vermez. Ayrıca, şunu da belirteyim ki, dünyadaki bir çok devrimlerde, bu devrimler gerçekleştirilirken o günün şartları içinde belki de kaçınılmaz bulunan şiddet olayları oluşmuştur. Ancak, devrim kafa göz yarmak değildir. Anlaşılan Türkiye’de bazı çevreler devrimden sadece bu kabil hareketleri anlıyorlar.(8)

 

Hukuk Fakültesi Dekanı Uğur Alacakaptan:

“Sola Yapılan İhanet”

Hiçbir şekilde inanmıyorum. Bu sola yapılan en büyük ihanet oluyor. Demokratik yollardan solun Türkiye’de gelişebileceği inancındayım. Anayasal mücadelenin başka bir biçimde yansıtılabileceği kanısında değilim.(9)

 

SBF Öğretim Üyesi Anayasa Profesörü Mümtaz Soysal:

“Gerçek sosyalistler birbiriyle kavga etmez”

Gerçek sosyalistler birbiriyle kavga etmez. Bu gibi şiddet hareketleri, olsa olsa ancak Türkiye’de solun örgütsüzlük ve partisizlik yüzünden sapıtmasına ve sol tutumla hiç ilgisi olmayan başka hesaplara aracı olmasına yardım eder. Gerçek sosyalistlerin, birbirlerine karşı şiddet hareketlerine girişebileceklerini sanmıyorum. Girişenler de farkına varmadan solu ufalamadığı uman, sosyalizm düşmanlarına gelecek için ümit vermiş oluyorlar.(10)

 

Yön–Devrim Hareketinin Teorisyeni Doğan Avcıoğlu:

“Bence önemli olan pasifizm ya da şiddet değildir”

Bence önemli olan pasifizm ya da şiddet değildir. Önemli olan solun ortak hasımlarını bir kenara bırakarak içe dönük bir mücadeleye sürüklenmesidir. Sol şiddete başvurduğundan değil hasımları bırakıp münhasıran kendisi ile uğraştığından dağınık ve güçsüz görünüyor. Çeşitli sol gruplar projeksiyonlarını ayrıldıkları noktalara değil, birleştikleri noktalara çevirdikleri gün bu hastalık yenilecektir. Her grubun ideolojik plandaki görüşlerinden hiç bir fedakarlık yapmamaksızın ortak bir eylem programı etrafında toplanmasının mümkün olduğunu inanıyorum.

Fakat öyle görünüyor ki, bu eylem birliğinin gerçekleşmesi için tutucu güçler koalisyonunun şiddetinin artmasına, işçi, köylü ve gençlik eyleminin yeni bir aşamaya ulaşmasına ihtiyaç vardır.(11)

 

FKF Eski Genel Başkanlarından Hüseyin Ergün:

“Her bir fraksiyon kendini gerçek devrimci olarak lanse ediyordu. Bu ortamda birbirlerini de kırdılar”

Bir akşam, SBF kantininde oturuyorduk. Konu, Milli Demokratik Devrim–Sosyalist Devrim tartışmasına geldi. Masada bulunan bir arkadaşımız, bizim savunduğumuz sosyalist devrim tezini cani siperane bir şekilde savunuyordu. Ertesi sabah bu arkadaşa rastladım. Baktım yolunu arıyor. Ne oldu diye başka arkadaşlara sordum. Dediler ki dün gece yurda bir yüzbaşı geldi. Bazı öğrencileri topladı. Silahını çıkarıp masanın üstüne koydu. “Biz, devrim için hazırız. Bunun için gerekçe lazım. Siz ne duruyorsunuz”, dedi. Bu arkadaş o yüzbaşı gittikten sonra tutum değiştirdi. Bizi devrimin önünü kesmekle suçladı. Başlangıçta gençler, özellikle öncü gençler, barışçı çizgiden böyle birer ikişer koparıldılar. Sonra devrim kapıda havası yaratıldı. O zaman da kitle oraya kaydı.

12 Mart 1971 müdahalesinden sonra, Mamak Askeri Cezaevinde tutukluyduk. Birden yandaki koğuştan bağırış çağırış sesleri gelmeye başladı. Biraz sonra, tutuklu bulunan bir öğretim üyesinin hırpalanmış bir şekilde koğuştan kaçırıldığını gördük. Ertesi gün, koğuş arkadaşlarının, o öğretim üyesinin ajan olduğunu öğrendiklerini ve bunun üzerine onu hırpaladıklarını ve öğretim üyesinin de o nedenle idarece apar topar koğuştan çekilip alındığını öğrendik. Bu öğretim üyesi bir daha ortalıkta görünmedi, hakkında dava açıldı mı bilmiyorum. İşte bu kişi, 1968 yılında, bana, “Gel bize katıl. Devrimci olan bizleriz. Sen katılmasan da biz FKF’yi nasıl olsa ele geçireceğiz. Biliyorsun ben yurt dışından yeni döndüm. Orada örgütler nasıl ele geçirilir onu öğrendim, geldim”, demişti.

Hakikaten üç yıl sonra FKF’yi tam olarak ele geçirdiler. Adını Dev–Genç olarak değiştirdiler. Bu süreçte görünmez bir el gençleri her gün biraz daha şiddete yöneltti. Kaçaklar, kahramanlar yarattı. Bunlar basında öne çıkarıldı. Kantinde oturup, yurtlarda kalıp sağa sola ateş eden “kaçak”lar gençlik liderleri olarak takdim edildi. Onlar da bu oyundan hoşlandılar. Kendilerini Fidel’e, Che’ye benzetmeye başladılar. Bunlara fitili ateşlerlerse, halkın arkalarından geleceği söylendi. Amerikalılar’ı, İsrailliler’i kaçırmaları empoze edildi. Dağa çıkmaları için yönlendirildiler. Hapishaneden kaçırıldılar.

Elbette onlar, bunu kendi öz iradeleriyle yaptıklarını düşünüyorlardı. İş biraz alevlenip de bazı istihbarat örgütleri bunlarla açık açık temasa başlayınca, bunu da güçlendiklerine yordular. İyi niyetleri ve oyunu sezememeleri yüzünden, Türkiye, o dönemdeki en civelek gençlerini, hapislerde, pusularda, işkencelerde, idam sehpalarında kaybetti.

Tuzağın bir yönü de bu gençleri, onların yöntemlerini benimsemeyen TİP’in üzerine salmaktı. Bunlar birçok TIP binasını bastılar, kongrelerine saldırdılar. TİP Genel Merkezi’nde Prof. Sadun Aren’i yaraladılar.

Bu da yetmedi. Bu gençler, aşırılık yarışına sokuldular. Bin parçaya bölündüler. Her bir fraksiyon kendini gerçek devrimci olarak lanse ediyordu. Bu ortamda birbirlerini de kırdılar.(12)

 

FKF Eski Genel Başkanlarından YUSUF KÜPELİ:

“TİP’lilerle karşı karşıya gelmek istemiyorum”

Sabahleyin SBF’ye geldim. SBF’nin bahçesinde bir toplulukla karşılaştım. 8–10 kişi var. Başlarında Mahir. Bana, ‘Hadi sen de gel’ dedi. ‘Ben de gelmek istemiyorum’ dedim. Gerçekten istemiyorum. TİP’lilerle karşı karşıya gelmek istemiyorum. Arkadaşlarım var. Kötü bir şey olsun istemiyorum. ne olacağını da bilmiyorum. ‘Yok bir şey olmayacak. Gel’ dedi. Sürüklüyor. İtiraz edemedim. ‘Hadi hadi gel’ diye kolumdan çektiler. Aldılar TİP’in önüne götürdüler. Ben de ne sopa var, hiçbir şey yok. Ben öyle duruyorum. Bekliyorum ki, herkes tanıyor beni. ‘Gel gir’ desinler, kapıdan. Kapıya bir takım adamlar koymuşlar. O arada Mahir, bunlarla itişip kakışırken kafama bir zincir yedim. Koşarak Aydınlık dergisine geldim. aydınlık dergisine gelince yukarıda TİP’e bağlı SGÖ’ye gittim, kapıyı çaldım. Birileri çıksa onlara, ‘niye böyle yaptınız?’ diye kavga edecektim. Kapıyı kimse açmayınca, kapıyı kırarak içeri girdim. Elime ne geçerse kırmaya başladım. İnsan sinirlenince nasıl kaldırır tabakları atar, kırar falan. Onun gibi bir tepki. Boşalma. Ben kırmaya başlayınca öbürleri de kırmaya başladı. Beni şef diye görüyorlar ya. Ne yapıyorsam taklit ediyorlar. Kimler olduklarını bilmiyorum, hatırlamıyorum. Sakinleşince bıraktım her şeyi. Üzgün vaziyette, canım sıkkın çıktım oradan. Ondan sonra öğrendim olayları. Mahir, arkadan Aydınlık’a iki yazı azıyor: Stalin’i örnek gösteriyor vb. Stalin muhalefeti temizlemiş, bunlarda TİP’i öyle temizleyecekler.(13)

 

MDD taraftarı Dev–Gençli Zihni Çetiner:

“TİP baskını devrimci hareketin tarihinde de unutulmaması gereken yaralardan biridir”

Yine Ankara’da bulunduğum günlerden birinde TİP’in Kongresi vardı. Mahir Çayan, Yusuf Küpeli, Hüseyin Cevahir, Hüseyin Onur ve Oktay Etiman, Zafer Kutlu ile daha bir çok DEV–GENÇ’in önde gelen isimleri ve üyeleri kalabalık bir grup olarak, mongrenin yapılacağı Dışkapı’daki salona gitmeye karar verildi. Dar bir kapıdan sonra, salona gitmek için ince uzun bir koridordan geçmek gerekiyordu. Kapı TİP görevlileri tarafından tutulmuştu. Bizim arkadaşlar içeri girmek istiyorlardı. Kapıda bulunan Zülküf Şahin, Mümtaz Kotan ve Attila Arsoy kapıyı kapattılar. Bizlerin girmesine izin vermiyorlardı. Mahir, Yusuf ve Hüseyin Cevahir kapıyı çok zorladılarsa da içeri bir adım atmaları mümkün olmadı. Mahir ve Yusuf çaresiz kalmışlardı. Bunun üzerine, “ bırakalım burayı, gidip Genel merkezi işgal edelim” dediler. Orada bulunan herkes arabalara atlayarak Mithat Paşa Caddesi’ndeki TİP genel Merkez binasına hareket edildi. Üçer beşer kişilik bu gruplar, sonunda bina önünde toplandılar. Herkes bir yerden binaya girmek için saldırıyordu. Giriş kapısını Attila Aşut tutmuştu. Kendisini İLK–SEN’in Trabzon Kongresi’nden tanıyordum. İçeriye kimseyi bırakmıyordu. Boş bulunduğu sırada kendisini dışarı çektiler ve belindeki silahı aldılar. Birinci katta merdivenin başında Şaban Yıldız ve yanında Savaş Al duruyorlardı. Şaban Yıldız elini beline atarak silahını çekti. O anda gerçeği söylemek gerekirse kan gövdeyi götürecek diye korkmuştum. Hemen Savaş’a bağırarak, “söyle silahı beline koysun, başkaları da çekerse kan akar” dedim. O da siz kapıyı boşaltın mesele kapanır gibilerden şeyler söyledi. Kapıda büyük olay olmadı. On–on beş kişilik bir grup buldukları boş kasaları üst üste koyarak pencereden içeriye girmeye çalışıyordu. Sıçrayarak pencereye yaklaştım.

İşin doğrusu manzara utanç vericiydi. Çoluk çocuk koca Sadun Aren Hoca’yı aralarına almış, vuruyorlardı. Pencere kapalı ve açmak da mümkün olmuyordu. İstediğin kadar bağır sesini duyan olmazdı. Ben arkada bulunduğum sırada ön tarafın kapısını açan arkadaşlar içeri girmişlerdi. Odanın birinde Prof. Sadun Aren dövülmüş bir vaziyette sandalyede oturuyordu. Yan tarafta başka bir odada diğer bazı arkadaşlar, iyi bir arkadaşım ve sağlam devrimci karaktere sahip Savaş Al’ı dövüyorlardı. Odada bir masa vardı. Masanın başındaki sandalyeye Savaş başını dayamış, elleriyle de başını korumaya çalışıyordu. “Bırakın ulan, ömrü bu yolda geçmiş birini dövmek bize yakışır mı?” gibilerden sert bir çıkış yaptım. Tam o sırada Hüseyin Onur içeri girdi. Ona da “durdur şunları” dedim. O zaman Hüseyin DEV–GENÇ Merkez Yönetim Kurulu üyesiydi. İçerdeki grubu masanın etrafından, dolayısıyla Savaş’tan uzaklaştırdım. İkisinin arasında da ben durdum. Uzun bir bekleyişten sonra Savaş Al bana dönerek, “Zihni bir sigara ver” dedi. “Olmaz” diye cevap verdim. O ise “çok canım istiyor, ver “diyerek üsteledi. Ama ben, yine vermedim. Oysa Savaş da kim bilir kaç paket sigara almıştım, İzmir’de birlikte girdiğimiz eylemlerde. O an bir sigara versem, bizimkiler hemen, “bak bu da onların işbirlikçisi” derler korkusuna kapılmıştım. Bu olayı hatırladıkça çok utanıyorum. Ayrıca ne derece aptal ve kısır bir düşünce içerisinde sıkışıp kaldığımızı düşünüp üzülüyorum. Ya bir de o olgunlaşmamış halimizle devrim yapsak, kim bilir kaç dostumuzun canını yakardık?..

O gün bugün geçen süre içerisinde hala düşünüyorum ki Mahir başta olmak üzere Yusuf Küpeli ve bizler onca insanı ne amaçla davetli olmadıkları bir kongreye götürdük. İçeri giremeyince bir siyasi parti merkezine saldırttılar Kavramış ve anlamış değilim. Çünkü içeriye girilse bile, bir süre sonra polise haber verilecek ve polis bizleri zorla da olsa dışarı çıkaracaktır. Eğer bu bir gözdağı vermek idiyse TİP’ler zaten çok azınlıktaydılar, buna da gerek yoktu. Sekterlik sanki içimize işlemiş, bir gelenek olmuştu. Bu sekterlikle giderek kendimizi anlatamaz duruma geldik. DÖB geleneğinde bulunan, “nerde hareket orada bereket” anlayışı TİP kongresine saldırıda da kendisini göstermişti. Belki bu böyle algılanarak yapılmamıştı. Ama sonuç başka bir şekilde açıklanamazdı. Amacı belirlenmemiş bu saldırı bir güç gösterisinden ve gözdağı vermekten başka bir anlam taşımıyordu. TİP baskını elbette ki devrimci hareketi ve kadroları karalamak bağlamında anlaşılmamalıdır. Ancak benim yüreğimde olduğu gibi devrimci hareketin tarihinde de unutulmaması gereken yaralardan biridir.(14)

MDD Taraftarı Dev–Genç’li Şaban İba:

“Dev–Genç’liler Olarak Muhalefeti Desteklemek İçin TİP Kongrelerine Gidiyorduk.”

TİP muhalefeti Kongreleri takip ediyordu. Bu kongrelere TDGF’liler olarak yerel muhalefetleri desteklemek için gidiyorduk. çünkü, TİP’liler bizi kongrelere almıyorlardı. Biz de ya zorla girmeye çalışıyor yada kapı önünde bir tür sokak muhalefeti yapıyorduk. Bunun için, Ankara’da bir grup vardı. Bunlar, kendilerine esprili bir şekilde, ‘Devrimci Ayılar Birliği’ (DAB) diyorlardı. DAB esas olarak, öğrenci hareketi içerisinde faşistlere karşı oluşturduğumuz bir gruptu. Zaman zaman, TİP kongrelerinin öncesinde, herhangi bir kavga gürültüde iri, yarı, güçlü adamlar olan DAB grubunu biz biraz öne itiyorduk ister istemez. Ama daha sonra iş böyle planlı iş yapmaya dönünce, bu iri yarı adamları götürüyorduk. Örneğin TİP Antalya il kongresine, o takımla gittik. Karate, tekvando biliyorlardı. O kavgalardan kalan bir espriydi bu.(15)

 

Aydınlık Hareketinin Lideri Doğu Perinçek:

“İP Genel Merkezi, bir takım karanlık adamların kışkırtmasıyla basıldı, daktilolar götürüldü vb. Kışkırtıcılar baş roldeydi”

Maceracı eğilim bu dönemde başladı. Filistin’e adam yollama gibi aniden boy gösteren çocukluklar ve provokasyonların kucağına sürüklenen “gizli örgüt” toylukları yüzünden, FKF gençliğin kitle eyleminden kopuş sürecine girdi.

FKF, 1968 gençlik hareketine önderliğiyle halkın gözünde meşru bir örgüttü. Bu yasal örgütün başındakiler, yasal kitle hareketiyle yasadışı fokoculuğu birbirine karıştırdılar. Böylece yasal örgüt mevzilerinin kaybedilmesi tehlikesi doğdu. FKF’nin yasal faaliyet olanakları darbe yedi, örgütsel işleyiş zaafa uğradı. 1969 yazında FKF Genel Merkezi’nin kapısının bile doğru dürüst kapanmadığı, örgütün her tür tertibe açık olduğu bir dönem yaşandı.

FKF örgütünü dağıtanlar, TİP’e karşı da yıkıcı bir tutumun içine girdiler. 1969 yılında bütün TİP kongrelerinde kavga çıkardılar. “Oportünizmi şiddet kullanarak bertaraf etme” teorisi, bizzat Yusuf Küpeli–Mahir Çayan ikilisi tarafından açıkça savunuldu. TİP Genel Merkezi, bir takım karanlık adamların kışkırtmasıyla basıldı, daktilolar götürüldü vb. Kışkırtıcılar baş roldeydi. 1970’lerden sonra Sol örgütler arasında ve içinde cinayetlere kadar varacak olan Sol içi şiddetin kökleri oradadır. Ve bu kökler daha derinlere uzatılırsa, Süper NATO’nun güdümündeki istihbarat servislerinin tertiplerine ulaşılır.

Aydınlıkçılar, 1969’dan itibaren TİP içinde, FKF ve Dev–Genç içinde, sosyal demokrat veya CHP’lilere karşı şiddet uygulanmasına karşı çıkmışlardır. Hafta 1970 öncesindeki bölünmenin en önemli nedenlerinden biri budur. Aydınlıkçılar, “Oportünizmi açığa çıkaralım, ideolojik mücadeleyle yıkalım” görüşünü savunmuşlardır.(16)

 

Aydınlık Taraftarı (PDA) Oral Çalışlar:

“TİP Genel Merkezinin Basılmasını Onaylamadım”

Ben 70 kurultayına kadar TİP delegesi olarak geldim. 70 veya 69 yılıydı. Behice Boranlar, Nihat Sargınlar TİP kongresini kazanmak ve oradaki muhalefeti dağıtmak için kongreye geldiler. Onların adayı 3 oy aldı, bizim adayımız 42 oy almıştı divan seçimlerinde. O dönem TİP teşkilatlarından bir sürü kavga gürültü. Bugün geçmişe baktığımızda TİP yönetiminin o tutucu ve statükocu davranışına karşı bizim tepkilerimizde zaman zaman çok aşırı ve hoş olmayan sonuçlar yarattı. Kendi açımdan bu saldırıların hiçbirine katılmadım, hiçbir zaman içimden onaylamadım. Bu durum, daha sonra Dev–Genç içindeki ayrılığın temel sebeplerine dönüştü. Mesela TİP Genel Merkezi’nin basılmasını onaylamadım. Mahir Çayanlar basmıştı, Sadun Aren’i iki yerde tartaklamışlardı. Ben SBF Fikir Kulübü başkanıydım, o gece o eyleme katılan arkadaşları çağırdık, bir genel toplantı yaptık, ben “böyle bir şey olmaz, abuk sabuk bir noktaya gelindi” dedim. Hatta TİP’in basılması yüzünden Mahir’le yumruklaşmaya varacak kadar sert bir kavga da oldu aramızda. Daha sonra Dev–Genç içinde de ayrılıklar oldu. TİP’in bu dönemde doğru tavırları da vardı, haksız olanlar da vardı. Aybar çok aristokrat bir adamdı, müthiş bir otorite olarak davranırdı bize. Halbuki biraz daha hoşgörülü, biraz daha kazanıcı, kucaklayıcı bir tavır alabilirdi. Gençlik içindeki savrulma, belki bir ölçüde törpülenebilirdi.(17)



1 Mumcu, Uğur, “Aybar Ile Söyleşi”,  s.51,57,59.

2 Mumcu, Uğur, “Bir Uzun Yürüyüş”, s.67–69.

3 Sargın, “a.g.e.”, Cilt 2, s. 951–957.

4 Aren, “a.g.e.”, s. 139-140.

5 Yetkin, Çetin, “Soldaki Bölünmeler”, s. 257.

6 Yetkin, “a.g.e.”, s. 258.

7 Akşam, 16 Eylül 1970.

8 Akşam, 16 Eylül 1970.

9 Akşam, 16 Eylül 1970.

10 Akşam, 16 Eylül 1970.

11 Akşam, 16 Eylül 1970.

12 Feyizoğlu, Turhan, “Fikir Kulüpleri Federasyonu”, s. 18-19.

13 Feyizoğlu, “a.g.e.”, s. 622–623.

14 Çetiner, Zihni, “Ölümü Paylaştılar Ama…, Bir Ihtilalcinin Anıları”, s. 147–149.

15 Feyizoğlu, “Mahir”, s.258.

16 Feyizoğlu, “FKF”, s.30.

17 Baykam, Bedri, “68’li Yıllar Eylemciler”, s. 80-81.

Yorumlar kapatıldı.

%d blogcu bunu beğendi: